Rüzgar Ve Zaman

Etrafıma bakındım. Hiç bilmediğim bu yerde, bilmediğim zamanda, bembeyaz karların arasında yalınayak duruyordum. Üşümüyor gibiydim. İnce, uzun parmaklı ellerime baktım, bu defa ufak bir kızarıklık bile yoktu. Oysa en ufak bir soğukta bile ellerim çatlar, kızarırdı. Hava soğuk muydu değil miydi anlayamıyordum. Nereydi burası? Etrafta kar olmasına rağmen neden soğuk yoktu? Veya soğuk vardı da üşüdüğümü mü hissetmiyordum? Merak ediyordum ben sahiden ben miydim? 

Adım atmak istedim ama parmağımı dahi kımıldatamadım. Anlaşılan o ki soğuk etrafa yayılıp mevsimin varlığını hissettirmek yerine güçsüz bedenimin etrafını sarmış, kaskatı eden o keskin zincirleriyle olduğum yere prangalamıştı. Ben o anda yüzyıllardır olduğu yerde kalan dağlar gibiydim, etrafsa zamana ayak uyduran her şey gibiydi, akıp gidiyordu kimine ağır kimineyse oldukça süratli gelen bir hızda. Yalnızca benim kendimi benzettiğim dağlardan tek farkım, onlar gibi güçlü ve dimdik durmamamdı. Çok zelzelelerim olmuştu, her zelzele beni eksiltmiş ufaltmıştı. Esen her rüzgarda, kopan her fırtınada biraz daha küçülmüş biraz daha ufalanmıştım. Git gide eriyip yok olmuştum. Öyleyse ben kendimi bir dağa da benzetemezdim. Ben neydim? Ben kimdim? Bilmiyordum… İnsan neyi bilerek yaşamalıydı? Kendini bilmeden yaşanır mıydı? Etrafta kendini bilmeden yaşayan milyonlarca insan vardı, peki ben böyle yaşayabilir miydim? Bunu da bilmiyordum.

Tüm bilinmezlerim, öğrenmeyi sonraya ertelediğim her şey bana alayla bakan insanlar suretine bürünmüş, karşıma geçmiş beni izliyordu şimdi. Bu bakışlar beni eziyordu, bu bakışlar beni yıpratıyordu. Öyle kalabalıklardı ki bu beni ürpertmişti. Yorucuydu bilinmezlerin cevabını aramak. İnsan  dünyaya yalnızca bir defa geliyordu, adam akıllı yaşamak yerine tüm ömrünü koca ve kalabalık bir arayışla geçirmek haksızlıktı.

O anda uğultusunu duyduğum rüzgar donup kalan bedenime çarptı. Ancak aslında üşüdüğümü hissettim. Esen o rüzgar aklımda yanan tüm mumları söndürdü. Önümdeki kalabalık arkasını göremediğim mat camlardan ibaretmiş zaten, rüzgar o camları da tuzla buz etti. Rüzgar, bir anda tüm bilinmezlikleri ortadan kaldırıvermişti Niçin eserdi rüzgar? Etrafıma tekrar bakındığımda savrulan kar taneleri yüzüme çarptı, kim bilir daha neler savrulacaktı. Öyleyse rüzgar bir şeyleri savurmak için esiyordu. Belki şimdi olduğu gibi kar tanelerini, belki de zihinlerimizde yer alan sayfalarca düşünceyi… Pekala, başka neden eserdi ki? Ardından gelecek olan fırtınanın haberini vermek içindi belki veya yalnızca soğuğu bir bedenlerimizde değil zihnimizde de hissetmemiz içindi. Aslında önemli olan neden estiği de değildi. Bizi savurup attığı yer, yön ve zamandı ve bizler de düşüncelerimize, hatta kalbimize etkisini bırakan şeylerin rüzgarına kapılmaz mıydık hep? Ne istersek sonucunda ona bağlı bir yerde, ona bağlı bir zamanı yaşardık sonuçlarına ona göre katlanırdık. Kimi zaman katlandığımız şeyler mutluluk, kimi zamansa pişmanlık verirdi bizlere. Ama biz yine de bir rüzgarla bu sonuçlar kıyısına savrulduğumuzu anlamazdık…

Bir şey oldu, bir anda koca bir karanlığın içinde buluverdim kendimi. Neydi bu? Kabus mu? Daha az evvel bembeyaz karların arasında rüzgarı hissetmiyor muydum? Anlamlandıramadım, sadece yürüdüm yürüdüm ve yürüdüm. Neden yürüyordum onu da bilemiyordum, ayaklarım benden bağımsız hareket ediyordu ve ben yine reflekslerimi kontrol edemiyordum. Her şey olabildiğince olağan dışıydı. Sonra bir ses duydum ve ayaklarım kendiliğinden durdu. Bir uğultu yankılanıyordu her yerde ama rüzgarın sesine hiç benzemeyen, tanımadığım bir uğultuydu bu defa, belki görsem neye benzediğini anlayabilirdim. 

Etrafımda bir kaç tur döndükten sonra sesin kaynağını görebildim. Kocaman bir kum saatiydi, üzerinde bana tanıdık gelen fakat anımsayamadığım bir tarih yazılıydı ve saatin neredeyse yarısından fazlası dolmuştu. Bu beni ürküttü. Saate koşup kum tanelerini bir şekilde durdurmak istedim ama az evvel karların arasında olduğu gibi kımıldayamadım. Ve o an anladım ki istediğim şeyler aslında imkansız olduklarından kımıldayamıyordum ben. Rüzgarı istesem de dizginleyemezdim, o beni alır, istediği -yani benim farkında olmadan istediğim- yere savurur, sonunda beni kendi fırtınamla baş başa bırakırdı. 

Uzun uzun baktım kum tanelerine. O kadar yavaş akıyorken nasıl yarısından çoğu dökülüvermişti? Zaman kavramını hiç anlamlandıramadım zaten. Güneş doğardı, gün nasıl geçmiş anlamadan karanlık çöküverirdi. Ama bu bir günümüze kısacık gelen süre zarfı aynı zamanda yollarca uzun gelirdi sanki. Hem sonra zamanın bazı olaylarda, örneğin hiç bitmesini istemediğim bir anda hızlandığını ya da çarçabuk bitmesini istediğim bir anda da kaplumbağa kadar ağırlaştığına kalıbımı basardım. Zaman dediğimiz şey, yaşadığımız ana göre göreceli davranırdı ve bunu yaparken pekte düşünmezdi.

Bu göreceli kavramı ifade etmemiz için saatler icat edilmiş, içlerine sayılar yerleştirilmişti. Acaba zamana sayı gibi bir kavram yerleştiren kişi ne düşünmüştü? Belki de anı sayılarla kısıtlayarak kendini rahatlatmak istemişti bilemiyorum. Ama bence zamanı en iyi açıklayan şey sahiden kum taneleriydi. Tek bir kum tanesi belki zihnimizde kalan tek bir anıyı, belki de tek bir günümüzü ifade ediyordu ve o kadar küçüktü ki, yaşadığımız dünyada bir nokta kadar bile değeri yoktu. Ve bir o kadar büyüktü ki o büyüklüğün içinde kum tanelerinin nasıl çoğalacağını asla bilemeyecektik. O küçük taneler büyüyecek, çoğalacak ve adına ömür dediğimiz kocaman bir çöl oluşturacaktı. Garipti.

Saatin üzerindeki tarihe tekrar baktığımda kafamın içinde bir kum fırtınası oluştu ve anılar etrafa saçılan siyah beyaz fotoğraflar gibi beynimin içinde oradan oraya savruldu. Savurma işini üstlenen yine rüzgardı. Fırtına sonunda durduğunda anladım ki zaman aslında gardiyandı. Doğduğumuz andan itibaren başlar, adına zihin dediği hapishanede hatırladığı tüm anıları tutsak ederdi. Hepsine müebbet bir hapis kararı verir, hapishanenin etrafında dolanır dururdu ve biz bunun da farkında olmazdık.

Zihnimin içinde bir şimşek çaktığında tüm kum taneleri, tüm kar tanelerine karıştı ve uğultulu bir rüzgar hepsini bilmediğim bir yere savurdu. Uzandığım yatakta yavaşça doğrulduğum ve tavana bakmaktan yorulan gözlerimi ovuşturup kalktım. Yorgunca bir iç geçirip pencereye yaklaştıktan sonra eski, kırmızı perdeyi araladım. Dün akşam haberleri sunan muhabirin söylediği kar fırtınası başlamıştı, yollar ve ağaçların üstü gitgide kara bürünüyordu. Bir müddet öylece yağan karı seyrettikten sonra ağırca duvardaki sarkaçlı saate çevirdim gözlerimi. Akrep ve yelkovan gecenin üçünü gösteriyordu, ben yattığımda henüz yeni sekizdi. Zaman ne çabuk geçiyordu. Bunu fark etmek hafifçe dudaklarımın kıvrılmasına sebep oldu. Az sonra uğultulu bir rüzgar estiğinde gülüşüm dudaklarıma iyice yer etmişti. Rüzgar ve zaman sıkı dostlardı anlaşılan. Biri savurup bırakırken diğeri savrulduğunda seni şaşırtacak kadar hızlı tükeniyordu. Bu… Garip ve engel olunamaz bir kaideydi.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

4 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.