Bir Veda Önsözü Fakat Kime, Nereye?

Bulutlar güneşin sarı sıcak renklerini havadan çalıp kendilerini turuncu ve pembenin tonlarına boyarken sıcaklığı çalınmış çevre, soğuk bir rüzgara göğüs germeye çalışıyordu. İlkbaharın ilk günleri olsa da yeni atlatılan kış mevsiminin ayazı özellikle sabahın bu saatlerinde insanı iliklerine kadar üşütmeye yetiyordu. Gün doğumunu yıllardır tanıdığı bu soğukla karşılayan şehir yeni yeni uyanıyordu.

Saat sabah beş sularıydı. Deniz yakın olduğundan havada uçuşan martıların sesi yakındaki tren garının içinden bile duyulmaktaydı. Şimdi terkedilmiş gibi bir izlenim veren bu garda bekçilik yapan Cemal, her sabah yaptığı gibi martıların sesini derin bir dalgınlıkla dinlemekteydi bir süredir. Havadan denize doğru süzülen kuşların sesi ona acı çığlıklar gibi gelirdi hep, duyduğunda ürperirdi. Fakat bir kaç saate kalmaz vapurun, simitçinin ve gara doluşan insanların sesiyle hemencecik unutuverirdi içine doluşup tüylerini havaya diken bu hoşnutsuz hissiyatı.

İzlerdi. Başka şehirden gelen insanlara simit satan kaldırım kenarındaki simitçiyi, vapura yetişmek için koşan insanları, hangi trene bineceğini birilerine sorup duran kişileri hep izlerdi dikkatli bakışlarla. Ellerinde bavullarıyla, yalnız başına dolanıp duran, trene binene değin içlerinden geçen bin bir sıkıntıyla etrafı izleyen insanları izlemeyi severdi en çokta. Hoş, bu sevgi ona kendini hatırlatan bir hüzün de getirir, bu hüzün ona çay yanına konan bayat bisküvi gibi bir tat verirdi. Yiyince ağzı tatlanacak sanırdı ama verdiği acımtırak tatla yediğine pişman olurdu. Tüküremezdi de. Kötü olduğunu bile bile yutmak zorunda kalırdı. Önce yalnız başına, ardında koca kalabalıklar bırakarak giden o tek bavullu insanlara üzülür, sonra kendi yalnızlığına bakıp daha da körüklerdi bu üzüntünün ateşini. Bunlardan sonra da sadece düşünürdü. Düşünürdü ve kendi kendine derdi ki, “En azından onların gidecek yerleri var. Geçmişlerini bırakmayı göze de almışlar. Sen kalsan kimin var, gitsen kimin var? Tek bir bavulu dolduracak kadar eşyan bile yok. Annen yok, baban yok, malın mülkün yok… Yok oğlu yok. Boşa gitmeye heves etme, oğlum Cemal. Burada çok düzgünmüş gibi bir de yaban ellerde mahvolma.” İşte hep böyle yapardı. Bir anda kendini gitmeye cesaretlendirir, hemen ardından gidecek yeri yurdu olmadığı için vazgeçerdi bu düşünceden. Hem gitse ne olacaktı ki zaten? Kendini bildi bileli yalnızdı, yine yalnız kalacak, bir dala tutunamayacaktı. Göze alamadığı şeylerden biri de buydu.

Hiç bir yere gidemediğinden yazardı Cemal. Kıyıdan köşeden bulduğu kağıt ve mürekkebi bitmek üzere gelen kalemlerle, garın girişindeki küçük kulübesinin bir köşesinde duran eski yatağa oturur ve kime yazdığını bilmediği veda cümleleri kurardı kağıtların üstüne. Geceleyin yine doldurmuştu kenarı yırtık bir sayfayı. Bir veda mektubu bırakacak kimsesi olmadığından çöpe atacak olsa da yazmadan edemiyordu belki bu kez gitmeye cesaret ederim umuduyla. Fakat bir mektup daha veda önsözü olarak kalmıştı, yine cesaret edemedi.

Atmadan evvel son bir kez gözlerini mürekkebi silik kelimelere çevirdi ve çöpe atmak üzere okuyup içten içe alay etti yalnızlığıyla,

“Yaşıyoruz, ya da yaşadık. Yaşam kimine güzel gelen bir yudum suymuş belki, bunu anladık.  Büyüdük, koştuk, yaralandık, oyunlar oynadık… Yavaş geçiyor, canımı yakıyor, bir an önce bitsin dediğimiz günler oldu ve de olacak, ölmeye ramak kala o günlerin de çabucak geçtiğini hızlıcana kavradık. Belledik. Kimimiz iyi yaşamayı, kimimiz yalnızca yaşamayı, kimimizse sövgüler eşliğinde birilerinin anasını babasını… Yaşadık mı? Yaşadık. Bazen güzel bazen, bazen lanetler okuyarak bir şekilde yaşarken şunun veya bunun için, onun veya kendimiz için bir şeyler yaptık. İçin için yaşadık, bir şeyleri birileri için yaptık. Farkında olmadan ya da olarak, öğrenerek ya da bilmeyerek birilerinin çıkarı uğruna, belki kendimizi mutlu etmek adına ‘için’ li sebepler içinde tüm dünyayla yarışa koştuk. Aslında hep yarıştık. Yanımızdakinden iyi yaşamayı amaç edinirken, karşımızdakinden  daha üstün olmayı dilerken ‘hayal kuruyorum’ diyerek koştuğumuz yarışı gözümüzün görmeyeceği kör bir noktaya attık. Aslında hep korktuk. Yaşamaktan korktuk. Kimisi can korkusu dedi, kimisi Allah. Oysa sorsan yaşamak için bize can veren de Allah.

Yaşıyoruz işte değil mi? Ertesi gün ölmeyeceğimizi kim bilebilir peki? Ben her zamanki gibi bilemem. Yani belki kendim için bilirim de bu da demek değildir her şeyi kendim için biliyorum. Bahsettiğim şey ölmek konusu. Herkes kendi ölümünü bilir. Bilemese bile en azından hisseder. Kalanlarsa sadece “bu dünyadan artık gitti.” demeyi bilir ardımızdan. İşte bu yanlış bir bilmektir. Bu, gitmekle ölmeyi bilmemektir. Gitmek, bu dünyadaki yaşamanın içindedir. Var olduğu söylenen öteki dünyada yaşayan bir beden cennet veya cehennem dışında nereye gidebilir? Gitmek sadece gitmektir işte. Bazen bir tercih ve bazense bir zorunluluktur. Bunu da öğrendim ve bildim sanıyorum.

Şayet bir gün gitmeyi tercih edersem, “Üzülmeyin, bunu ben seçtim. Bundan sonrası benim kendime bıraktıklarım. Size ardımda yalnızca anılarım kalacak. Üzülmeyin. Bir gün siz de gitmek tercihinde bulunursanız anlarsınız beni.” gibisinden bir şeyler söylerim veya yazarım. Yazmak her zaman daha kolay gelmiştir bana. Ah! Vazgeçtim. Söylerim yalnızca. Çünkü geride size fiziki bir şey kalmayacak derken sözün uçup yazının kaldığını bir anlığına unutuverdim. Evet evet, kesinlikle söylerim. Ya da buraya yazmak yine kolayıma geldiğinden şimdi söylerim diye kendimi kandırdım, eminim ki söylemeye cesaret bile edemem.  Bilemiyorum. İşte bilemediğim bir şey daha. Her neyse. Ölmek demiştik bir de. Ölmekse zorunluluktur sadece. Bir tercih şansı onun da olsa bile yine de zorunluluktur o da.

Doğduk, yaşadık ve zorunda olduğumuz için bir şekilde öleceğiz. ölenlere ve öleceklere, yarışı artık bitirmişlere rahmet, gidenlere aklı geride kalmamak dileklerimle selam olsun.”

Cemal camın ardından gördüğü yolcuları fark edince kenardaki eski masasının üzerinde duran sigaralardan bir tanesini ince dudaklarının arasına yerleştirdi ve elindeki kağıdı buruşturup yatağın ilerisindeki kovaya fırlattı. Madem kendi gidememişti, bir başına gidenleri izleyerek giderirdi gitmek hasretini.

*****

Umuyorum okurken keyif almışsınızdır. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

6 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.