1.Bölüm

Birkaç gün önce yaşananlar aklına gelince kollarını vücuduna sardı. O gün madam ona hiçbir şey dememişti. Parayı alıp onu tek başına bırakmıştı. Ardından birilerine emir verip Ni’yi ayağından zincirlemişti. Ana salonda duvarın dibinde oturuyordu o günden beri. Kendine kızıyordu. Neden o gün annesinin yanında durmamıştı da ana salonda oturmuştu ki? O gün oturduğu yerde günlerdir oturuyordu. Yerdeki kan lekesini temizlemişlerdi fakat Ni kanı orada görebildiğine yemin edebilirdi.

 Çığlık sesleri kesilince ellerini kulaklarından çekti. O da o çığlık atan kız gibi mi olacaktı? Ya da sürüklenen bir ceset mi olacaktı? Hayır, bunu kabul edemezdi. Annesi ona her zaman masal gibi bir geleceği olacağını söylerdi. Saray gibi bir evde yaşayacak, yakışıklı bir prensle evlenecek, dünya tatlısı çocukları olacaktı. Ama o bunları istemiyordu. Tek istediği annesini bu cehennemden kurtarmak ve birlikte kaçmaktı. Kendi evlerinde yaşamak, belki aç ama mutlu bir yaşam istiyordu. Fakat bunu nasıl yapacaktı? Küçük bir kız olarak annesini ve kendisini nasıl kurtaracaktı? Ayağındaki zincirden bile kurtulamıyordu daha.

Kafasını dağıtmak için odayı incelemeye karar verdi. Ezbere bildiği koridorlar hemen karşısındaydı. Sağında dans gösterilerinin yapıldığı sahneye giden ahşap merdivenler vardı. Kumaştan perdeler sahneyi görmesini engelliyordu. Başını kaldırınca ikinci katı gördü. Burası genelde özel müşterilere ayrılmıştı. Sonra aklına yaşlı adam geldi. Eğer önemli biriyse neden aşağı kattaydı? Adamı ve yaşananları aklından silmesini hatırlatarak incelemeye devam etti. Etrafındaki sayamadığı kadar çok muma baktı. Öğle vakti olduğu için hiçbiri yanmıyordu.

Koridorun bitiminde sağ tarafta buradan göremediği bir merdiven vardı. Annesiyle orada yaşıyordu. Küçük bir odaydı, mütemadiyen karanlıktı fakat mumları israf etmemeleri konusunda ciddi bir şekilde uyarılmışlardı. O kadar ciddi ki o kadar ilaca rağmen annesinin yüzündeki derin yaralar iyileşmemişti. Yüzündeki yara kabuk bağlamış fakat ara sıra kanıyordu.  Bir de sürekli olarak tokatlandığı düşünülürse bu çok da tuhaf sayılmazdı. Belki yüzü hala güzel olsaydı o çığlık atan kadın annesi olacaktı. Buna şükretmeli miydi? Eğer annesi onu doğurmasaydı en popüler kız olmaya devam ederdi. O zaman durumu bu kadar kötü olmazdı. Başkalarının pisliğini temizlemek zorunda kalmaz, diğer kızlar tarafından zorbalığa uğramazdı. En ufak hatasında kırbaçlanmazdı. Annesini düşününce gözlerinin önüne acı çekse bile ona gülümseyen yüzü geldi. Gözleri dolmaya başladı, dudaklarında acı bir gülümseme oluştu. Ona her zaman kendi ekmeğini verir, kılına zarar gelmemesi için her şeyi yapardı.  Her şey için kendisini suçladığında annesi şiddetle karşı çıkardı.

“Sen benim bu hayattaki tek doğrumsun. Seni doğurduğum için pişman olduğum bir gün bile olmadı.” derdi.

Ni buna inanmak istiyordu fakat kendini suçlamadan edemiyordu. Annesi hala çok gençti fakat yüzü çökmüştü bile. 26 yaşında bir kadın böyle olmamalıydı. Cıvıl cıvıl olmalıydı. Yanakları kıpkırmızı olmalı, gülmekten yanakları ağrımalıydı. Gülümsediğinde yüzünün acıyla boyanmaması gerekirdi. Kendisini ve kızını korumak için her şeye göz yummamalıydı. Kendi evinde, onu seven bir kocayla yaşamalı, saçında renk renk tokalar olmalıydı. İpekten elbiseleri olmalı fakat ışıldayan gözleri o elbiseleri, tokaları, mücevherleri sönük bırakmalıydı.

Annesi o kadar zayıftı ki dokunduğunda annesinin kemiklerini hissediyordu. Elmacık kemikleri dışarı fırlamıştı. Elleri cam gibi kırılgan gözüküyordu. Vücudu yaralarla doluydu. Ni annesine her dokunduğunda annesinin acıyla inlediğini fakat kızı endişelenmesin diye belli etmemeye çalıştığını biliyordu. Bu kadar iyi bir anne böyle bir yaşamı hak etmiyordu. O el üstünde tutulmalıydı. Köpek gibi önlerine atılan birkaç lokmayı yemek zorunda olmamalıydı. Kendisinden daha genç ve tecrübesiz kızlar tarafından zorbalığa uğrarken susmak zorunda hissetmemeliydi. Ni hep kendisi olmasaydı annesinin bunlara tahammül edip etmeyeceğini merak ediyordu. Belki var olmasaydı annesi daha rahat bir hayat yaşayabilirdi. Bunu düşünmeden edemiyordu.

Hemen sağındaki odadan makyajı dağılmış, saçı bozulmuş bir kadın çıkmıştı. Hemen arkasından da orta yaşlı, nispeten hoş görünümlü bir adam çıkmıştı.

“Beni görmeye geleceksin değil kocacığım?”

Sesini incelterek sorduğu bu soruya karşılık adam gülümseyerek cevap verdi. Eline iki bakır para bırakıp gitti. Adam gidene kadar arkasından baktı. Kapıdan çıktığını görünce yüzünü astı.

“Cimri piç!” dedi öfkeyle.

Ardından Ni’yi fark etti. Yüzünde alaycı bir ifade oluştu.

“Sen hala burada mısın küçük? Madam seni bırakmadı mı hala?”

Ni cevap vermeden ona bakmaya devam etti. Ju ablayla bir sorunu yoktu. Onu biraz överek kendisini yüce hissetmesi sağlandığında birçok şey yaptırılabilirdi. Madam onu döverken onu durdurabilen tek kişi oydu. Genelevin en popüler kızı oydu çünkü. Onu memnun etmek birçok şeyi yapardı.  Prensler bile onu isterdi. Böyle önemli bir kızın neden fakir bir adama hizmet ettiğini anlamadı. Hele gündüz vakti neden çalışıyordu ki? Gece kendisine ait bir dans sergileyecekti, dinlenmesi gerekmez miydi?

“Küçük beni duyuyor musun?” diyerek elini Ni’nin gözünün önünde salladı.

Ona biraz yaklaşınca kokusunu aldı. O çiçek bahçesi gibi kokarken kendisi ahır gibi kokuyordu. Bunu fark eden Ju burnunu tuttu. Öfkeyle söylendi.

“Bu kadın da fazla oluyor. Ya senin bu berbat kokun önemli müşterileri kaçırırsa? Hiç işten anlamıyor. Buranın madamı ben olmalıydım, fakat madam olmak için çok güzelim.”

Kendi tespitine gülünce Ni kaşlarını kaldırarak ona baktı. Evet, güzeldi. Yüzündeki bembeyaz pudrayı, kırmızı ruju, pembemsi farı sildiği zaman bile güzeldi. Yine de dedikleri doğru değildi. Çünkü madam da ilerleyen yaşına ve göz kenarlarındaki kırışıklıklara rağmen hala güzeldi. Tabii bu kadar acımasız birinin güzel olduğunu sesli bir şekilde dile getirmeyecekti.

“Haklısın Ju abla. Belki madamla konuşursan-“ derken sözü kesildi.

“Bana Leydi Ju demeni söylemiştim.”

Ona boyun eğmekten nefret etse de şu anda ondan başka güvenebileceği biri yoktu. Derin bir nefes alıp dizlerinin üstünde oturdu. Bileğindeki zincir zaten yaralanmış ayağını daha da kötü hale getirmişti. Kanının aktığını hissedebiliyordu. Yüzünü buruşturup sakinleşmeye çalıştı.

“Leydi Ju, siz çok yüce gönüllüsünüz. Yalvarırım beni bu eziyetten kurtarın.” diyerek başını zemine dayadı.

Ju’nun gülüşü kulaklarına doldu. Elindeki mendili sallayarak kalkmasını söyledi. Ni dizlerinin üstünden kalkıp bağdaş kurdu. Etraftaki birkaç hizmetçiye baktı. Hepsi Ni’ye acımayla bakıyordu. Zaten tek yaptıkları da buydu. Zavallı gözükenlere acırlar, kendileri o durumda olmadığı için şükrederlerdi. Zararları olmasa da faydaları da yoktu.

“Bugün prensim gelecek o yüzden de keyfim yerinde. O yaşlı bunakla konuşup temizlenmeni sağlarım. Hatta yediklerimin artığını bile veririm.”

Sanki bir iyilik yapıyormuş gibi konuşuyordu. Madamın kedisinin bile kendisinden daha iyi davranıldığını düşününce yumruklarını sıktı. İstemese de zoraki bir şekilde teşekkür ettikten sonra Ju odaya girdi. Kapıyı açınca odanın içinden gül kokuları geldi. Biraz da ter. Orası annesinin yeriydi, yıllarca orada yaşamıştı. Ama artık orada bir yerleri yoktu. Ölseler bile kimse umursamazdı aksine sevinirlerdi belki. Bir şekilde bu hayattan kurtulmaları gerekiyordu. Ni kendi kendine söz verdi. Annesiyle birlikte buradan gidecekti.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.