in ,

Mavi

Saçımı okşamasına gidiyor gözlerim. Kucağına yattığımda “saçlarımı sevsene” dememe takılıyor gözlerime yapışan yalan yanlış anılarım. Kaç yaşındayım 6’mı? Hatırlayamıyorum ama çok sevgi doluyum. Uzun tırnaklarıyla okşamayla karışık biraz kaşıyor başımı. Birazcık, azıcık. Sıkılıyor sonra. Çekiyor elini. Çok uzun sürmüyor. Hâlbuki benim en sevdiğim şey belki de her şeyden çok hatta şimdi bile sevdiğim o “şey” şefkatten yola çıkan gerçek sevgi. Hani medeniyet gelmemişken, hani henüz sunî ışık keşfedilmemişken. Adem’le Havva’nın içgüdüsel aşkı yüz kızarklığına dönüşmemişken… 

Medeniyetle bulduk kendimizi, uygarlıkla kaybettik. Eşanlamlı olan ne varsa bulup; hangisini beğenirsek onu etiketledik kendimize. Beğenmedik sonra. Başka dillerde olanları seçtik ve nihayet modernleştik. Modernleştikçe uygarlaştık, uygarlaştıkça yeni “şey”ler ürettik. Sonra da gerçeğimizi bir AVM’nin kapısında, bir mağazanın soyunma odasında, denizkızlarının bardaklara kustuğu kafelerde aradık. Kendine has, kendi gibi olmak isteyen herkesi, farklı gördüğümüz her durum ve kişiyi kendimize benzetmek için çok uğraştık. Benzemeyince uzaklaştık. Uzaklaşan ya da uzaklaştırılan bireylere ne oldu? Bazısı nerede olmaması gerektiğinin, şimdi nerede olması gerektiğinin ayrımına vardı. Kendimize; hüsran, tatmin gibi ve daha niceleri gibi kelimeler uydurduk ki duygularımızın bir ismi olsun. Bugün bütün duygularımızın bir ismi var. Dahası da var. Çünkü hem uygar hem de medenî’yiz biz, eşanlamlıyız. Biri olmazsa diğerini kabul etmek üzere planlıyız. Seçilmişlerden seçmek zorundayız. Özünü inkâr eden, ettiren, gerçeğinden uzaklaştırmak için çekiştirilen, gelişmiş, geliştirilmiş, geliştirilmeye devam eden Adem’den olma Havva’dan doğma, asma yaprağını dolma yapıp yerken uygarlaştırılmış varlıklarız. Asma yaprağını yanlış anlamış Adem’le Havva. Sahi onu oraya kim koymuş? Yine de bu durumdan memnun görünüyoruz ve “böyle gelmiş böyle gider” i hiç değiştirme ihtiyacı hissetmeden yaşayıp gidiyoruz. Değiştirmek, değişmek, kabullenmek, bildiğini görmeye başlamak can çekişmeye neden oluyor. Bırakmak… Doğru yerde bırakmak ve olması gerektiği gibi bırakmak. Doğası bu. O kadar sancılı, o kadar acılı, o kadar tarifsiz ki. Uyuyamadığımız gecelere uykusuzluk katmak o kadar işkenceli ki. Deri değiştirmek, kızamık olmak, ürtikerle savaşırken zona’ya tutulmak. Uydurduğumuz kelimelerin hiçbiri bunu anlatmaya kâfi değil. Olmayacak. Duyguların sözcükleri yok, yokmuş, bazı şeyler anlatılamazmış, anlatmaya çalışılmamalıymış. Bunu anlatmaya çalışmak bile… Çok tuhaf.

Ensemizden çekiştirip, saçımızı yolanlara, tırnaklarıyla bahçe yaratanlara, oralara çiçek ekenlere, renklere, renklilere, kendine has olabilen, dönüşü olmayan çiçekli yollara girenlere, kaktüslere, kuşlara, anılara, anlara, prensesi öpen prens ve yedi cücelere, Hansel ve Gratel’e, Güzel ve Çirkin’e, Benim Annem Bir Ajan’a diğer tüm masal kahramanlarına, adı olmayan bütün duygulara… Ve tabii “Ne demiş ki şimdi bu” diyenlere ama en çok Mavi’ye…

yazar

Yazar: Didem Yuce

“Söz Uçar Yazı Kalır”

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.