Mapushane Kapısı

Nâzım Hikmet, 1933–1934 / 1938– 1950 yılları arasında asılsız suçlamalarla Türkiye hapishanelerinde tutuldu. Yaklaşık 13 yılı bulan hapisliğinin 11 yıla yakınını Bursa Hapishanesi’nde geçirdi. Nâzım, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı biçimde sürüp gittiği bir dünyada, elleriyle değil, ancak sözleriyle duvarlarını yıkabileceği demir parmaklıklar ardındaydı. O, yaklaşık 800 mahkûmun yattığı Bursa Hapishanesi’ne getirildiği ilk günden itibaren umutsuzluğa düşmemiş, duvardaki sarmaşık gibi yaşama tutunmuş, diğer mahkûmların da umudu olmuştu.

Nâzım, zamanının büyük bir bölümünü mahkûmları eğitmekle geçirmiş; onlara tarih, felsefe, politika ve sanat dersleri vermişti. Bir başka deyişle onlara, yaşama başka bir gözlükle bakmasını öğretmişti. Bir yandan annesi Celile Hanım’dan öğrendiği resim tekniği sayesinde tutsakların resimlerini de yapıyor; diğer yandan kimi tutsaklara resim dersi veriyordu. Hapishanedeki arkadaşlarından İbrahim Balaban’ın ressam olmasında büyük pay sahibiydi. İbrahim Balaban Nazım Hikmet’ten öğrendikleri ile resim çizer, resimleri de üstad Nazım Hikmet’e gösterirdi. Nazım, İbrahim’in çizdiği resimleri yorumlar, değerlendirirdi.

Bir gün İbrahim Balaban cezaevinin dışına çıkıp kapıda bekleyenlerin resmini çizebilmek için Bursa Cezaevi Müdürü Münevver Aydın’dan izin istemiş ve jandarma eşliğinde kapıya çıkartılmıştır.

İbrahim Balaban resmini çizip içeri girmiş ve çizdiği resmi her zaman olduğu gibi Şair Baba’sına – Nazım Hikmet’e Şair Baba derdi – göstermeye gitti. Nazım daha önce çizmiş olduğu her resmi yorumladı fakat bu sefer sadece bakmakla yetindi ve hiçbir şey söylemeden yanından ayrıldı. Nazım 15 dakika sonra geri gelir ve der ki bak bir şiir yazdım;

Mapushane Kapısı

Altı kadın vardı demir kapının önünde / beşi toprağa oturmuş, ayakta biri;

sekiz çocuk vardı demir kapının önünde/ besbelli henüz öğrenmemişler gülmeyi.

Altı kadın vardı demir kapının önünde / ayakları sabırlı, ellerinde keder,

sekiz çocuk vardı demir kapının önünde/ cin gibi bakıyor kundaktakiler.

Altı kadın vardı demir kapının önünde / sımsıkı gizlemişler saçlarını,

sekiz çocuk vardı demir kapının önünde / biri kavuşturmuş avuçlarını.

Bir jandarma vardı demir kapının önünde / ne dost ne düşman, nöbet uzun, hava sıcak.

Bir beygir vardı demir kapının önünde / nerdeyse ağlayacak.

Bir köpek vardı demir kapının önünde / burnu kara, tüyü sarı,

kamış sepetlerde yeşil biber vardı / torbalarda kömür, heybelerde soğan sarmısak.

Altı kadın vardı demir kapının önünde

ve demir kapının ardında beş yüz erkek vardı efendim;

altı kadından biri sen değildin, ama

beş yüz erkekten biri bendim…

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet öylesine etkilenmiş ki bu resimden 15 dakika içinde yüreğinden dökülmüş sözcükler, tabloyu gören herkesin hemen hatırlayacağı o güzel şiiri yazmış.  O Mapushane Kapısı yıllar sonra Yeni Türkü’nün toplatılan ilk albümü Buğdayın Türküsü’nde Selim Atakan bestesi olan bir şarkı oldu. Şarkı da tablo kadar bilinir oldu. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.