Geldim. Bunda böbürlenecek bir şey yok.

Bir sabah kendimi şubat ayının kızılımsı ışığında, Scheldt Nehri üstündeki bir rıhtımdan demir alan küçük bir yük gemisinin güvertesinde buldum. Nehrin soğuk sularının üstüne vuran güneş, Japon bayrağını andırıyordu. Geniş tarlalarda saman yığınları buz tutmuş, yaban otları da cam gibi kırılgandır herhalde. Manş Denizi’nden geçip Scilly Adalarını ardımızda bıraktık; İngiltere, bu noktadan sonra bir şamandıra gibi geminin dümen suyunda artık. Finistère ile Cornwall arasında gemi, rüzgâr yumruklarının ve gökten çivi gibi inen sağanakların altında Atlantik sularını yarıyordu. Köprü üstündeki harita masasından, dalga boğumlarının pruvaya çarptığı ve dağılarak güverte boyunca havada asılı kaldığı görülüyordu. Dalgalar güvertede ne var ne yok, hepsini alıp götürecekti neredeyse.

Denizin nemli soğuğunun ortasında, rüzgârdan kaçmış martılar sanki görünmez tellere asılıymış gibi miyarın üstünde süzülüyordu. Geceleyin, bavullar kamara duvarlarını dövüyor, kuzinenin tavanına asılmış kap kacaktan, tabaklar ve bıçaklar düşüyordu. Bir bıçak, aşçının ayağını kesti. Gemi, küçük bir kız çocuğu sanki işkence görüyormuş gibi inliyor, omurgası çatırdayarak yoluna devam ediyordu. Monoton bir salınım içinde İspanya ve Fas burunları, Cebelitarık, Ceuta, Cadiz ve Algeciras’ın eşekarısı kovanlarını andıran dik tepeleri, derken Herkül Kayalıkları, birer uyarı tabelası gibi yanımızdan geçti. Bunlar, ufukta düz bir duman olup sönene dek gözlerimiz onları izledi. Vernikli harita masanın başında uzun süre onlar hakkında yorum yaptık. Uçan balıklar, birer kurbağa gibi pruva bodoslamasının altına dalıp çıkıyordu. Kimi kıyılara yanaştığımızda acayip kuşlar bacanın üzerinde uçuyordu.

Termometre her gün biraz daha yükseliyor, güneşler dönüşüyor, günler ve geceler gözleri kör eden parlak ve kurşuni bir ışığın altında eriyerek son buluyordu.

Malta sularında Amerikan kruvazörleri dolanıyor, harp okullarının top atışları gökyüzünün görkemli tablosunun sessizliğinde derin oyuklar açıyordu. Malta ile Girit arasında bir sabah, bir grup denizaltının, yüzmekten yorgun düşmüş bir denizaslanı sürüsü gibi, sırtları yüzeyde süzüldü. Avrupa, tarihin en ürkünç sembolleriyle kendisini güneyindeki topraklara gösteriyordu. Satılık kadınları, Suriyeli Yahudileri, kızıla çalan lağım kokulu denizi, kömür taşıyan hamallarla dolup taşan liman kenti ve British India şirketlerinin kalıntıları olan yumurta sarısı yolcu vapurlarıyla Port Said’i ardımızda bıraktık; gemi Compagnie du Canal’ın içine doğru usulca sokulanların arasından kuzeye sıyrıldı; kum tepeleri arasında Süveyş’e dek ağır ağır ilerleyen gemiler sonraları Sina’yı görecek, ardından Kızıldeniz’e kavuşacaktı. Mars gezegenindelerdi sanki: Burası çölün deniz sırtı.

Kıbrıs, suyun üstüne ölü bir el gibi serilmişti ve uzaktan bir cesedin devamıymış gibi yüksek omurgası seçiliyordu. Deniz, yumuşakçalar gibi salınıyordu; tekhücreli bir protoplazma gibi şişiyor, geriliyor, büzülüyor ve patlıyordu. Kaprisli bir kadına değil de daha çok hayvanların en ilkeline benziyordu.

Bir sabah rezervuar köpeklerine benzeyen bodur adalar, beyaz duvarlar, kırmızı çatılar çıktı karşımıza. Burası Ege Denizi. Yunus sürüleri adalar boyunca beceriksizce sırtüstü dönüp hayvanat bahçesindeki maymunlar gibi yemek dilendi; geceleri projektörümüzün ışığından mest olan güveler gibi dans ettiler suyun altında; onlar da diğer hayvanlar gibi. Yunan gümrük memurları benzin tenekeleri dizili tankerler ve uzun borular boyunca nöbet tuttu; bunların arasından mavi beyaz desenli hasır perdeler ve bunaltıcı bulutların, yay şeklinde sokak lambalarının süslediği siyah bir gökyüzü seçiliyordu.

Karaya indik: Bileklerinde koca koca prangalarla kürek mahkumları gibi sokakları arşınlayan insanlara karıştık. Lületaşından sigara kutuları, kadın kolyeleri, deri çantalar satılıyordu. Mavi masalar üstünde içtiğimiz içkilerden sonra, yanlarında kadınlarıyla evlerinin teraslarında oynaşan memurları daha fazla görmemek için gemiye döndük.

Bunun üstüne bir de radyoların akşam boyunca çaldığı oynak melodilere katlanmak imkânsızdı. Herhalde kader arkadaşlarını neşelendirmek için Yunan mitolojik varlıkların ruhlarını Ege’ye çağırıyorlardı. Ama ben ruh çağırma seansı için burada değildim.

Yere çömelmiş Gürcü tayfalar gecenin geç vakitlerinde fısır fısır laflıyorlardı. Bir ağustosböceğini andıran vantilatörün kanatları, masanın üstüne açılmış iskambil kağıtlarını dağıttı; demir yığınlarının, petrol birikintilerinin, gemiden indirilmiş işçilerin idrar kokularının arasında birkaç terli el, yerdeki kartları geri topladı.

Akdeniz ikliminin şimdiden kendini hissettirmeye başladığı bu boğucu iskeleden ayrıldık. Akdeniz İklimi: Tükenmez bir öfke, bazen de müthiş bir cinsel dengesizlik demekti.

Bilmem kaçıncı günün sabahı, Ege Denizi’nin üstünde menekşe rengi yapılar yükseldi. Deniz daraldı. Hint fakirlerinin sadece bakışlarıyla boy attırdıkları bitkiler gibi dakika dakika büyüyordu bu yapılar. Flamalar miyarda dans etti. Kılavuz kaptan ve doktor gemiye çıktı, makineler rölantideydi. Usul usul, insanların barındığı gösterişli evleriyle, çatlak kayaların ve denize dik uzanan dağların gölgesindeki şehvetli bir kenti seçti gözlerimiz. Demir atıldı, denizde bir kum bulutu yayıldı: 38 derece 25 dakika kuzey enlemi, 27 derece 5 dakika doğu boylamı: İzmir.

Geldim. Bunda böbürlenecek bir şey yok.

yazar

Yazar: Peaky Monkey

Bilerek ve isteyerek bir işe girişmiş ama sonunda kendi çukurumu kazmıştım. İki işten birini seçemez olunca, ikisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim. Sırf, salt hıncımdan dolayı sevmediğim işi yapmaz olabiliyordum. Bu hıncımla kime kötülük ettiğimi açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da iş yapmamakla bütün zararı olsa olsa kendimin çekeceğidir. Gelecek zararı bilmekle birlikte, denizciliği bırakma fikri bile tek başına, dertlerime tuz biber ekiyordu.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.