Çocukken En Çok İlker İnanoğlu’nu Kıskanmıştım…

 

Çocukken En Çok İlker İnanoğlu'nu Kıskanmıştım...

Hatıraların, iç ödeşmelerin zamanı artık. Ellili yaşların neredeyse sonundayım çünkü.Hüznün vazgeçilmez pusulasında yön bulmaktan yana yaralı. Kendi hayaletimi sürüklemekten azıcık yorgun.

17. Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödül Töreni sonrası fuayedeyiz. Kameralar onur ödülü alan Filiz Akın’a dönmüş. Tarih:25 Nisan 2011. Pazartesi.

Dümdüz üzerine doğru yürüdüm. Gözlerime meydan okuyan bir ifade vermeye çalışıyordum ya, boşuna. Karşı karşıya geldiğimizde birbirimize baktık bir an. Nasıl oldu bilmem, içimde senelerce tortulanmış o duyguyu, itiraf ediverdim:

“Bütün çocukluğum sizi kıskanmakla geçti…”

“Biliyorum,”dedi gülümseyerek.

“Ee…”diye saçma sapan, ünlem ile soru işaretleri dolu birkaç harf daha çıktı ağzımdan.

Yalnızlık, çocukken kaçamadığım bir ökseydi adeta. Yalnızlık canımı yaktığında, sığındığım sarı saçlı, ela gözlü o hayal kahramanla ilk defa gözgöze geldiğimdeyse sadece altı yaşındaydım. Damarlarımda hissettiğim bir sevgi, hayranlıkla bağlandım ona. Hiç ihanet etmeden sadece onu sevdim. Kimseyle paylaşmadım bu sevgiyi. Kimseyi onun kadar da sevmedim zaten.

Ve hayatımda en çok İlker İnanoğlu’nu kıskanmam, hatta anne-oğul birlikte çekilen fotoğraflarını, neden saklayayım ki artık, makasla kesmem yine o yıllara dayanır.

Koskoca bir geçmişi şu birkaç satırla özetledikten sonra, özellikle “Arka Sokaklar”daki başarısının, oyunculuğunu böylesine geliştirmesinin, böylesi inanılır ve sahici olmasının gerisinde, daha ilk çocukluğunda bir çok farklı ustayla kamera karşısına geçmesi, yaşamdan alınan acılar, deneyler, birikimler, eğitimler yatıyor, biliyorum. Çocukluğunu özgürce yaşamaya vakit bulamadığından da eminim.

Çocukken En Çok İlker İnanoğlu'nu Kıskanmıştım...

“Onlar çocuk değildi aslında”, demişti Tuna Kiremitçi bir defasında:”Büyüklerin gözündeki çocuk imajına hizmet eden insancıklardı. Onlardan çocuk olmaları, değil, çocuk rolü oynamaları beklenirdi. Rolü yazan da büyüklerdi tabii. (… )Normalde hiçbir çocuk onlar gibi davranmaz, konuşmazdı. Bu yüzden çocuklardan çok, büyükler tarafından sevilirdi çocuk yıldızlar. Amaç da buydu zaten: Dikenlerinden arınmış, ehlileştirilmiş çocuk modelleri…”

Laf aramızda, o ehlileştirilmiş çocuk karakterlerinden benim yaş grubumdaki her çocuk öyle ya da böyle payını almış, hep onlarla kıyaslanmıştık… bu haksız rekabet kıskançlığımı daha da çoğaltıyordu, doğal olarak.

Yıl 1969. Türker İnanoğlu Ses Mecmuası’nın Filiz Akın ile yapacağı fotoğraf çalışması için konu ararken, gözüne ilişen he Kid filminin fotoğrafından esinlenerek, bir öneri geliştirdi. Filiz Akın Charlie Chaplin, İlker İnanoğlu’da Jackie Coogan giysileriyle fotoğraf stüdyosunun yolunu tuttular. Çekilen fotoğraflar adeta olay yaratıyor ve İlker İnanoğlu daha filmde rol almadan, onu bırakın anne ve babasının ünlerini algılamasına fırsat bile kalmadan ünlü oluveriyordu.

Dört yaşındaydı. Antalya Film Festivali’nde en iyi çocuk oyuncu ödülünü kazandığında ise beş yaşına henüz girmemişti bile. Neredeyse sinemanın içinde dünyaya gelmiş, sinemayla dolu bir ortamda büyümüştü.

Çocukken En Çok İlker İnanoğlu'nu Kıskanmıştım...

Aslında Filiz Akın’ın bazı çekinceleri vardı. Küçük bir çocuğun sinemanın büyüsünden etkileneceğini, iç dünyasıyla dış dünyanın çelişebileceğine yönelik kaygılardı bunlar. Doğrusu başlangıçta İlker İnanoğlu’nun sinemayla tanışmasına mesafeli durduğunu, söylemişti.

Oysa “Yumurcak” filmi gösterie girdiği andan itibaren İlker İnanoğlu adeta bir kahramana dönüşüyor, hasılat rekoru kıran film, patlayan flaşlar ve Çankaya Köşkü’nde Cevdet Sunay’ın konuğu olmak. “Yumurcak” adı verilen sinema salonları, apartmanlar derken Yumurcak gerçek anlamda bir sosyal fenomendi artık. Adı(dönemin tüm şöhretli star’larından önce ) afişlerin en üstüne sol başta yazılıyordu. Sonrasında çekilen tüm “Yumurcak” filmleri, daha film gösterime girmeden tükenen biletleri, gişe rekorlarıyla birer olay haline geliyor, Fransa, Yunanistan, İsrail, Almanya, Güney Amerika, Uzak Doğu , Suriye, Lübnan’da gösteriliyor, 23. Cannes Film Festivali’nde yarışma dışı izleyiciye sunuluyor, yabancı televizyon kanalları da bu küçük çocukla söyleşi yapmak için sıraya giriyorlardı. O artık bir yıldızdı. Hem de çok önemli bir yıldız. Sadece Türkiye’de değil, Yunanistan’da da. Sinema tarihimizde çoktan unutulmazlar arasına giren, eskimeden klasikleşen, ikonografik ve toplumbilimsel değeri asla yadsınamayacak bir yıldız oyuncu. (Çocuk oyuncu olarak, 1969-75 yılları arasında rol aldığı altı filmde, gerçek anlamda dünya standartlarında bir performans sergilediğini de, vurgulamak isterim.)

Çocukken En Çok İlker İnanoğlu'nu Kıskanmıştım...

Birazda Kemalettin Tuğcu romanlarından çıkıp gelmiş gibiydi hayatlarımıza. Çekmediği acı kalmamıştı… çok yaramazdı. Uğradığı onca haksızlığa rağmen doğrudan, iyi olandan sapmamıştı hiç. Sokaklarda işportacılık yapar, taksi duraklarında “Haydi kalkıyor bir iki” diye bağırır, balon ya da gazete satardı. Neyse ki onu hep koruyan aşçı Necdet, komiser Hulusi, bahçevan Sami, dadı Mürüvet, uşak Cevat, en yakın arkadaşı Çitlembik vardı… ve tabii, Nubar amca. Eminim ki, gönlünce koşup oynayamadı sokakta. Üstünü başını rol gereği değil, sahiden kirletmek yasaktı ona. Verilen imajı korumak zorundaydı.

Küçücük bir çocuk için sette çalışmak elbette kolay değildi, ama set aralarında Hulusi Kentmen’e koşup onunla, Hüseyin Baradan ile oynamak hoşuna gidiyordu.

Toplumun ilgi odaklarından biriydi… adına senaryolar yazılıyor, her haberi ilgiyle karşılanıyordu.

Filiz Akın anlatıyor : “İlker banyoda gemisini yüzdürmeye bayılırdı. Bakıcısı duş yapıyormuş, kapıyı kilitlemiş. İlker de tekmeleyerek kapıyı kırmış. Bu yaramazlığını babana söyleyeceğim, bu nereye kadar artık, dedim. Geceleri uyumak bilmeyen çocuk, saat beş civarı galiba ateşim var anne diye yatağa girdi. Babası geldiğinde, olanları dinlerken çok güldü. Ama otoriteninde olması gerekiyordu. İçeri bağırdı ‘İlker buraya gel çabuk’diye. ‘Uyuyorum babacığım’, diye yanıtlamaz mı?”

Sayısız bakıcıları olmuştu onun da. Hatta ilk konuştuğunda anne mama baba değil de huysuz ve tatlı kadın şarkısını söylemesi , o günlerde kendisiyle ilgilenen hanımın şarkılara olan tutkusundandı. Klasörlerde yer alan gazete küpürlerine bakıyorum. Yeni doğmuş… daha birkaç günlük… işte Hülya Koçyiğit’in kucağında. Bir başka fotoğraf, Kanlıca’da Yumurcak adlı sürat motorunda güneşleniyor.

Çocukken En Çok İlker İnanoğlu'nu Kıskanmıştım...

“Mete Akyol televizyona program hazırlıyordu. İlker ile Filiz’i programına konuk etmek, canlı yayına çıkarmak istedi. Tabii ki o günlerin TRT’si bugünün TRT’si değildi. Stüdyolar, platolar henüz inşa edilmemişti. Küçük ve tavanı basık bir odada, büyük spotların altında çekim başladı” diyor Türker İnanoğlu Bay Sinema adlı kitabında: “Bir süre sonra İlker sıcaktan ve terden susadı, boğazı kurudu. Konuşmakta güçlük çekiyor, iki de bir su, su diye bağırıyordu. O günün anlayışına göre canlı yayın bozulmaz, bir görevli girip su veremez düşüncesiyle çekim devam ediyordu. Mete lafı değiştiriyor, İlker’e şirinlik yapmaya çalışıyor; ama İlker su… su diye feryat ediyor. İnanır mısınız bir anda TRT’nin tüm telefonları kilitlendi. ‘Çocuğa su verin vicdansızlar’ diye izleyiciden büyük tepkiler geldi. Bu da yetmedi TRT’nin kapısına bir sürahiyle bir albay dayandı, ‘Çocuğa su verin’ diye görevlileri azarladı.”

Nerede kalmıştık? Evet; aşa’a ma’allenin köprüaltı çocuğu Yumurcak maceradan maceraya koşuyor, her türlü kötülüğü zekası ve sevimliliğiyle yok ediyordu. Sürekli dergilerde kapak oluyor, Yumurcak plağı ve balonları, kartpostal fotoğrafları kapış kapış satılıyordu. “Yumurcak Köprüaltı Çocuğu”, “Yumurcağın Tatlı Rüyaları”, derken yönetmenliğini Guido Zurli’nin yaptığı “Küçük Şahit “ve Roma’da Cinecitta Stüdyoları’nda hazırlanan “Küçük Kovboy”un ardından “Veda” ile bir başka rekora imza atıyordu İlker İnanoğlu. “Veda”nın unutulmaz Lunapark sahnesi’de gerek İlker, gerek Filiz Akın gerçek bir tragedya oyuncusu olduklarını kanıtlıyorlar, “Veda” gösterildiği her sinemada gişe rekorlarını altüst ediyordu.

Sinemaya 1975 yılında “Belalı Tatil” filmiyle çok uzun bir ara verecek, 80’lerin sonunda “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde bize yeniden, merhaba, diyecekti. Sonrasında “Yeşil Işık”… bir kaç dizi film… Yaşar kıldığı her karakterde harikalar yaratıyordu yine. Sahi, “Kurşun Asker”i ne çok sevmiştim.

Dokuz yaşındaydı yurt dışına gönderildiğinde. Zor yıllardı kuşkusuz. Yapayalnızlığın yankılandığı yatılı okul koridorları. Özlem… bir anda herkesin tanıdığı, hayran olduğu birinin yaşadığı o yoğun ıssızlık. İsviçre, Fransa, Amerika’da geçen okul seneleri. Amerika’da rol aldığı televizyon filmleri, tiyatro çalışmaları…

“Veda”, ” Yumurcak Küçük Şahit”…

Hasarlı ve yerçekimsiz yürüyorum o filmlerin arasında. Gece kendi içinde çoğalmakta. Seferberlik halinde yaşanacak yıllar bekliyor beni, farkındayım. Hüznün bedene sızışı, bölünmüş uykular, geçmişe kelepçeleniş. Birden gözlerimle karşılaştım aynada. Gözlerimde yalnızlık vardı… sonbahar vardı. Camlarda yağmurun buğusu. Pus rengi bir gölge düşüverdi duvara. Anı parçaları arasında belleğimi zıpkın gibi sıyırıp geçen Veda’ya dönüdüm yine. Evet, çocukluğum Yumurcak’ı kıskanmakla geçmişti..En çok onu kıskanmıştım. Bir itiraf bu, bir özür.

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları