YAŞAMIN KIYISINDAN

YAŞAMIN KIYISINDAN

“Tam bir muamma şu yaşamak dedikleri, geriye sadece hissettikleri kalıyor insana. “

Denize çıkan yokuşu bol ve kaldırımları bozuk sokaklarda geçti ilk gençlik yıllarım. Çoğu zaman yaşama asi olmayı Karadenizin fırtınalarından öğrendim. Hayat biraz da insanlara hırçın olmayı öğretmişti.

Geceleyin ışıktan yoksun ve yıpranmış dar sokaklardan uzanan yolculukla denize nazır bir bankta bulurdum kendimi. Üstelik doğacak güneşi umut sayıp.. Sabahın ilk ışıklarında umutsuzluğunu gizlemek adına tezgâhındaki en taze simidi martılarla paylaşan yaşlı bir adam karşılardı beni. Bu kadar umuttan yoksun oluşumdan mı sezinliyordum bu durumu? Sadece kuruntu muydu yoksa?

Güneşin, insanın tenini kavurmaya başladığı ve simitçinin gölge arayışına girdiği ana dek geçen zamanda birçok kez dikkat kesilirdim adama. Hemen oracıkta yazıverirdim adamcağızın hikayesini. Üstelik o hikayede kendime bir de rol biçerek… Dik bir yamacın başında, yalınayak top oynardı çocukluğumuz. Biraz ilgi göstersin diye annem sırılsıklam içerdik soğuk sularını bakkal amcaların.

Rüzgar sesinin eşlik etmesiyle karışan düşüncelerim ve hayat denen kovalamacanın ortasında kalan ben. Aslında için hep bahardı benim sesim ise bir o kadar titrek. Şehrin bitmek bilmeyen gürültüsünden kaçış yönetemim tartışmaya açık bir konuydu elbet. Yine de içimdeki sesi susturmak yerine ona eşlik etmeyi tercih ederdim hep.

Bir süre gözlerimi kapatarak neden diye sordum kendime. Neden Tanrım yarattığın evrenden ayrı kıldın benliğimi? Neden Tanrım bedenime ağır gelen ruhumla beni iki yarımdan yarattın?

Sanırım soruların yükünü yüklenirdi cevaplar ve ben bunu kaldıramazdım.. Tanrının sesini duymak istemediğim anlarda açıverirdim gözlerimi… Bir kız çocuğu belirirdi uzaklardan, ellerindeki balonların rengini seçemediğim. Bu belirsizlik ilgimi iğrenç bir şekilde çekiverdi. Oysa tahammülsüzlüğümdü belirsizlik. Yine de küçücük bir kız çocuğunun gülüşüyle tüm çocukların saçlarını okşayıp oyunlar oynardım oracıkta. Evet oturduğum yerden, denize nazır bir bankta. Işıksız sokaklardaki işaretlerle yolumu bulduğum gecelerin sabahında üstelik..

Telaşla koşuşturan kalabalığa acelelerini sorardım. Kimi son vapura yetişiyordu, kiminin babası hasta, kimi sevdiğine kavuşmak için aceleciydi. İçimdeki sesin her şeye bir cevabı vardı. Bir tek bana susuyordu! Peki ya bir ben miyim hantal, yaşama?

Taksicilerin kanlı bıçaklı kavgaları arasında kalırdım kimi akşamları. Bir hışımla çıkan kavgayı bitirmek isterdim çünkü samimiyetsiz bulurdum kavga edenleri. Diğer bir tahammülsüzlüğüm de samimiyetin önüne çekilen setlerdi. Çünkü kavgada ölen tek şey umudumdu! Kimi zamanlar da manzaramı bozardı kurnaz tavırlarıyla hiç tanımadığım birine haksızlık etmeye kalkanlar. Hemen oracıkta sıkıverirdim boğazlarını, yine oturduğum yerden.

Geceleyin çelimli kadınlar serpilirdi muhite. Ve ben yüzlerinden okunan hüzne aşık olurdum. Aşkın ne olduğu hakkında henüz bir fikrim yokken. Bir de gözümün önünde kıkırdayanlar vardı ki hesapsız sevişirdim o vakit onlarla..

Tüm bunların bir anlamı olmalıydı. Yıllarca aradığım anlamı çakılı kaldığım o banktan kalkınca bulabildim.

” Yaşamam gerekmiyordu fakat hissedemeyecek olsam ölecekmişim gibiydi; ömrüm. “

Şimdilerde kendime sorduğum tek bir soru var.

Sessizliğine kulak verip anlama çabasına girmeyenlerin eğlencesi olmaya devam mı edeceksin gönül?

Bir sonraki hikayede ve cevaplarda görüşmek üzere, okur.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir Yorum