Pulsuz Mektup

  Geçmiş zamanların küçük mucizelerinin birinden bahsetmek istiyorum sizlere. İnsandan insana iletilen mesajların sihirli bir güç taşıdığı geçmiş zamanlardan. İnsanların birbirleriyle haberleşmek, duygu ve düşüncelerini paylaşmak için yararlandıkları mektuptan. Evet, bir zamanlar herkes için bir haber alma aracı ve duygu dökümü olan mektuptan söz ediyorum. Şimdilerde unutulan gerek duyulmayan…

   Hayatta yaşanılan acıların en büyüğüdür sevdiği insanı kaybetmek, hele son anında yanında kalan eşyalarını teslim alırken duyulan acının tarifi yoktur. Bir de eşyalar arasında onunla arandaki bağı temsil eden bir şey de varsa… Babama yazdığım mektubu okuyorum şu an. Ona karşı bir iç dökümümü. Söyleyemediğim sese dönüşmeyen ama kalemin ucundan çok rahatlıkla dökülen duyguların olduğu bu mektup öldüğünde cebinden çıkan eşyaların arasında biraz sararmış ama aynı duygu yüküyle duruyordu. Ondan korkuma yüzüne söyleyemediğim ne çok şey vardı satırların arasında. Yıllardır cebinden ayırmadığı ve ölünceye kadar yanında taşıdığı mektubumun hiçbir zaman cevabını alamadım. Pulsuz bir mektuptu bu.

“Sakin bir ilişkinin imkansızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın. “Tek bir itiraz yok!” tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi. Kekeleyen bir konuşma tarzı edindim. Bu kadarı bile çok fazlaydı senin için. Sonunda sustum, önceleri belki inattan, daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için. Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de, hayatımın her alanını etkiledi bu.”

   Kafka’nın uzun pulsuz mektubu gibi karşımda o varmışçasına korkuyu iliklerime kadar hissettiğim ama her şeye rağmen yazıya döktüğüm duygularımla doluydu benim de mektubum. Hiçbir zaman açık iletişimimizin olmadığı ama bir o kadar da özlem duyduğum baba kız ilişkisi için atılmış bir adımdı benim için. Yerine getirmenin verdiği rahatlıkla ama cevabını alamadığım huzursuzlukla geçen yıllardaki duygu karmaşıklığımı kelimelere dökmek imkansız. Mektup bu nedenle bende babayı çağrıştırır.(pulla yerine gönderdiğim ve yazdığım nice mektuba haksızlık etmemem gerekse de.) Kafka’nın Babaya Mektup kitabını her elime alışımda, babama yazdığım aracısız, pulsuz giden mektubum sandığımdan çıkıp yüreğimin bir köşesini sızlatmaya devam eder hala. Başucu kitaplarım arasında farklı yeri vardır Kafka’nın bu kitabının. Bu acıyı yeniden kanatmak istercesine tekrar tekrar okumak için belki de. Kabuk bağlamasına hiç izin vermediğim bir yaradır çünkü bu. Kafka’nın mektubunu o yıllarda okumuş olsaydım daha farklı olurdu belki. Dünyanın bir başka yerinde bir adamın benim duygularıma tercüman olmasının ve yalnız olmadığımın bilinciyle mutlu olurdum kim bilir.

   Babasına anlatamadığı ve hiçbir zaman anlatamayacağını bildiği, anlatmayı düşündüğündeyse kendisini ve babasını yaşlanmış bulduğu bir zamanda yazar Kafka da mektubunu. Tıpkı benim babama yazdığım gibi.

“ …ve şimdi burada sana yazılı bir cevap vermeyi deniyor olsam da, bu fazlasıyla eksik kalacaktır, çünkü bu korku ve onun etkileri senin karşında yazarken de ket vuruyor bana ve dahası meselenin büyüklüğü, hafızamın ve aklımın sınırlarını çok aşıyor.”

   Kafka’nın babasına mektupla seslenmesi, aslında kendisini anlatması ve kendi hayatıyla hesaplaşma içerisine girmesindendir. İç hesaplaşmadır mektup Kafka için. Babasıyla ilişkisinin yanı sıra kendi yaşamına ve yazarlığına, deyiş yerindeyse kendi varoluşuna ilişkin ayrıntıları açığa çıkaran belgesel bir nitelik de taşır. Bu nedenle Babaya Mektup, edebiyat için biyografik yapıtlar arasında farklı bir yere sahiptir. ‘Babaya Mektup’ müthiş bir hesaplaşmanın öyküsüdür. “Gerçi öykü olsun diye yazılmamış, tam tersine, gerçekten babaya yazılmış bir mektuptur. Geçen zaman, bu mektubu, baba-oğul arasındaki çatışmanın öyküsüne dönüştürmüş.” diyecektir Selim İleri 2011’deki köşe yazısında. (Kafka’nın, babasına ulaştırılması amacıyla kaleme aldığı, ancak annesi Julie ile kız kardeşi Ottla’nın caydırması sonucunda alıcısının eline hiç geçmeyen bu mektubun yazarın yazınsal çalışmaları arasına girmesi ise yakın dostu Max Brod’un 1950’lerin başında toplu yapıtlara dâhil etme kararına dayanır.)

     Göremediğim yakınlığın sebebini sorma ve babamla iletişime geçme çaresizliğiyle (çocuk aklımla)yaptığım bir çırpınıştı benim mektubum da. Benden yıllar öncesinde yaşamış bir adamın yaptığı gibi pulsuz alıcısına ulaşmak için yazılmıştı. (Tek farkla benimki gerçek alıcısına ulaşırken onunki ulaşamamıştı.)  İyi ki bu mektubu kaleme almıştır Kafka. Bu dünyada yalnız olmadığımız hissi hiç bu kadar güzel sözcüklere dökülemezdi sanırım. Kafka’nın mektubu yaranın kabuğunun tekrar kanamasını sağlayarak yaralıların dili olmaya hep devam edecektir şüphesiz.

   “Senin başkalarına karşı beslediğin kuşku bile, benim kendime yönelik kuşkumdan daha büyük değil, beni sen böyle eğittin. Aslında ilişkimizin nitelendirilmesine yeni katkılarda da bulunan bu itirazın bir ölçüde haklı olduğunu reddetmiyorum. Tabii ki gerçekte meseleler, mektubumdaki kanıtlar gibi uymaz birbirine, hayat sabır oyunundan daha fazla bir şeydir; ama bu itirazın sağladığı düzeltmeyle, ayrıntılarda ne uygulayabileceğim ne de uygulamak istediğim düzeltmeyle hakikate o denli yaklaşılmış oluyor ki, her ikimizi de bir parça yatıştırabilir ve yaşamayı ve ölmeyi kolaylaştırabilir.” diye bitirir Kafka mektubunu.

    Babamın paltosuna koyduğum ölürken eşyaları ile birlikte geri aldığım mektubumla tekrar baş başa kalırken bir kez daha sığındım Kafka’ya. Selim İleri’nin yazısının başlığındaki gibi Kafka, asıl şimdi!

Franz Kafka, Babaya Mektup, Can Yayınları

Havanur-Susoy-Taflan
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları gör
Önceki
Fast Fashion Hakkında Bilmeniz Gereken 4 Gerçek
fast fashion

Fast Fashion Hakkında Bilmeniz Gereken 4 Gerçek

Sonraki
Ateizme İman

İlginizi Çekebilir

kooplog'dan en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerez (cookie) kullanıyoruz.