Kalbine İyi Bak

Kalbine İyi Bak

Kalbine İyi Bak

KALBİNE İYİ BAK

Değişen, artan sorumluluk ve zorunluluklarımızın omuzlarımızdaki yükü, geçip giden zamana ayak uydurma ve yetişme çabasının yorduğu bedenimizdeki yarım kalan, eksik olan ve hatta kaybolan benliğimizde sizce de bir şeyleri unutmuyor muyuz?

Nefes almayı mesela; kısacık bir an gözlerimizi kapatıp, ayaklarımızı uzatıp, betonların esir aldığı bedenimizde sıkışan, özgürlüğe hasret kalan ruhlarımızla yeşili belki maviyi hayal etmeyi, derin bir nefes alıp huzurun tadını çıkarmayı unutmadık mı; insan gibi yaşamak adına ya da güç olarak kullanmaktan çekinmediğimiz o kağıt parçalarıyla ceplerimizi ve cüzdanlarımızı doldurma telaşına kapılırken?

Veya sohbet etmeyi mesela; hani o her reklamda gördüğümüz uzun, keyifli ve kalabalık sofraların özlemini tek başımıza yediğimiz tatsız tuzsuz ekmek aralarını çiğnerken hatırlayıp, sessiz bir iç çekişle geçiştirip; sıkıldığımız, boğulduğumuz duvarlar arasına, filtreler önüne geçip, kendi hayatlarımızı yaşamayı, hayallerimizi veya sıradan geçen bir hafta sonunu saatlerce fincanlar dolusu çayla/kahveyle anlatmayı unutmadık mı; bir bardak çaya/kahveye yarım saatlik molayı sıkıştırırken?

Ya da müzik dinlemeyi mesela; bir yere, birine yetişmek için koşar adımlarla basıp geçtiğimiz kaldırım taşları arasına sıkıştırdığımız dakikaların ardında saklı kalan planlarımızı gerimizde bırakıp, hissetmeyi unuttuğumuz duyguların arayışı içinde kulağınızın aşina olduğu tınıları ve sesleri unutmadık mı; gürültülü, kalabalık şehirlerin sokaklarında kimsesiz kalan geçmişlerimizden kaçarken?

Ve hatta uyumayı mesela; saatlerin belki de günlerin yetmeyeceği, telafi edemeyeceği dağınık yaşantılarımızı kapının ardında ya da portmantoda asılı bırakıp, yatağımıza uzanıp; hiç kimseyi, hiçbir şeyi düşünmeden uyumayı unutmadık mı; her yıl aldığımız yeni yaşın beraberinde, sorumluluklarımızın yanında getirdiği promosyon zorunlulukları büyümeye fırsat bulamayan kalbimizin üzerine örterken?

Pembe bulutların olduğu, aşılmaz engin mavi denizlerin ardındaki ülkeleri, cesur şövalyelerin/ köylülerin olduğu krallıkları, bir balerine aşık olan kurşun askeri, küllerinden yeniden doğan Zümrüdüanka’yı, ormanın derinliklerinde yaşayan mimik, mavi şirinleri, çiçeklerin içinde yaşayan parıltılı perileri unutmadık mı; dikdörtgen bir bahçenin çevresine bilmem kaç santimetre arayla dikilen ağaçları, bir karenin içine çizilen dairenin alanını, hiç tanımadığımız insanların yaşlarını, x ve y’lerin kaybolan değerini hesaplarken çocuk olmayı?

En güzel, en yakışıklı, en zengin, en popüler, en cool, en üstün olmak için insan olmayı unutmadık mı?

Yiyeceğimizden, giyeceğimizden, harcayabileceğimizden fazlasını isterken; yoklukla sınananlara, açlıkla, soğukla boğuşanlara, yardım eli uzatmayı unutmadık mı; sokağın kiri, pası elimize bulaşmasın diye?

İyi ve güzel olan her şeyi parayla, hırsla, kinle, hasetle kaplarken içimizde hâlâ atan; ama yorgun düşen kalplerimizi unutmadık mı; bencilliği, egoyu, kibri bir çanta, bir küpe gibi takıp salına salına gezerken?

Bu kadar çabuk unuturken hafızamız, yorulurken bedenimiz, çürüyüp giderken gençliğimiz, çamura karışırken hayallerimiz, bize iyi davranmadığını öne sürerek zamanı suçlarken bizler, kalplerimize iyi bakabiliyor muyuz?

Sevilmeyi arzuladığımız kadar seçebiliyor muyuz bir başkasını ?

Bir parça da olsa ekmeğimizi paylaşabiliyor muyuz komşumuzla?

Şefkat gösterebiliyor muyuz köşe başında dilenen minik bedenlerin büyük yaralarına?

Yaz sıcağında susuz kalan hayvanlar için kapının önüne bir kap su bırakabiliyor muyuz?

Hayvanlara, ağaçlara, toprağa, çiçeklere dokunabiliyor muyuz kirli kaldırım taşlarında aşınan ayakkabılarımızı çıkarıp?

Gülümseyebiliyor muyuz ; bir yabancıya, bir şoföre sırf içimizden geldiği için, sırf güne güzel başlayabilmek için?

Ve ne yazık ki sorduğum pek çok sorunun cevabı ‘hayır’, oysa suçlu aramayı bırakıp biraz olsun düşünsek, dursak, nefes alsak, başkalarını tanımayı bırakıp kendimizi tanımaya, keşfetmeye çalışsak değişmez miyiz?

Şimdi biraz dur; bırak kitapları, dergileri, gazeteleri, bilgisayarı, televizyonu, telefonu…uzat ayaklarını, kapat gözlerini ve derin bir nefes al, tüm hücrelerinde hisset yaşadığını, bunca koşuşturmanın, haberin, işin gücün, yarım kalan her şeyin yorduğu bedenini dinlendir, unuttuğun her şeyi çıkar koy karşına ve dertleş kendinle; çünkü sen kalbine en yakın olansın ve bırak bir kez olsun iyi ve güzel olan şeyler sarıp sarmalısın seni uyumadan hemen önce, bırak zaman öylece akıp gitsin tazelenen benliğinde, bak gülümsemeyi unutan dudakların yukarı kıvrılmış bile çoktan.

Hatırlıyorsun değil mi gezmek istediğin şehirlerin listesini?

Hani şu küçükken annenden/babandan istediğin oyuncağı, bisikleti hatırladın mı?

Mahallede oynadığın oyunları, ebe olmamak için ettiğin kavgaları, peki ya çocukluk aşkını da hatırladın mı?

Sahi neydi en sevdiğin renk?

Hatırlıyorsun değil mi şimdi sürekli aklına takılan o şarkının sözlerini?

Hatırlatmaktan, düşünmekten çekinme; gülümsemekten, kahkaha atmaktan çekinmediğin gibi ve kalbine iyi bak; bedenine iyi baktığın gibi.

okur

Yazar: Nurgül

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.