in ,

Goriot Baba – Dönem ve Fransız Tarihi

Goriot Baba

Dönem ve Fransız Tarihi

 

Önsöz:

Honore de Balzac’ın 1819 yılında geçen Goriot Baba adlı eseri; realist edebiyat akımının etkisiyle okuyucuya dönemin Fransız toplumunu, sosyal sınıflarını, kültürel faaliyetlerini ve alışkanlıklarını oldukça gerçekçi bir biçimde gösterir. Romandaki her bir karakter başlı başına bir sosyal sınıfı temsil etmektedir. Bu sosyal sınıflar, 1819 yılının toplumsal koşullarına göre oluşmuş basit yapılanmalar değil; yüzlerce yıllık Fransız tarihinin acılar ve zaferlerle şekillendirdiği kadim oluşumlardır. Bu sebeple Goriot Baba romanı, asla bulunduğu dönemden ve Fransız tarihinden bağımsız ele alınamaz.

Goriot Baba, Honore de Balzac

Yazar:

Honore de Balzac muhafazâkar bir monarşisttir. Buna karşılık, eserlerinde kendi ideolojik görüşlerinin savunuculuğunu yapmak yerine gerçekçi bir bakış açısıyla insanları, toplumsal sorunları ve sistemleri irdeler. Eserleri, Dante’nin İlahi Komedyası’na gönderme olarak, kendisi tarafından adlandırılan “İnsanlık Güldürüsü” başlığı altında toplanır. Gerçekçi (Realist) edebiyat akımının kurucularından sayılan Balzac, eserlerini büyük ölçüde karakterlerin hayatları üzerinde yapılandırarak ve yoğun karakter betimlemeleriyle insanlığın farklı ve bazen de bir o kadar gülünç hallerini okuyucuya hissettirmeyi amaçlar. Bu özelliğiyle; Balzac’ın eserleri çoğunlukla bütünlüklü bir olay hikayesine dayanmalarına rağmen güldürü niteliği de taşırlar. Eserlerindeki temel odak noktası çoğunlukla zengin burjuva sınıfının ahlaki çürümüşlüğü ve yozlaşmışlığıdır.

Eserin içeriği: 

Eser her ne kadar bir olay öyküsü niteliği taşısa da, verilen tüm mesajlar karakter betimlemeleri üzerindendir. Romanı tarihe kazıyan, şüphesiz ki ustaca yapılan karakter betimlemeleri ve her bir karakterin toplumsal düzende sembolize ettiği sosyal sınıfa dair  çarpıcı göndermelerdir. “Goriot Baba” eserini benzerlerinden ayıran bir diğer özellik ise karakterlerin yüzeysel olarak betimlenmesinin yanında derin psikanalizlerinin de yapılarak okuyucuya sunulmasıdır.

Dil: 

Dönemin Fransız edebiyatında, betimlemeler ve sembolizm önemli bir yer tutmaktadır. Okuyucuya doğrudan verilen bazı ahlaki mesajların yanı sıra; asıl verilmek istenilen mesajlar, yoğun betimlemelerden oluşan uzun cümlelerin içindeki sembolizmde saklıdır. Mesaj verme konusunda, ağırlık merkezinin olay örgüsünden ziyade “cümlelerdeki sembolizmde” olmasında; abartılı olaylara başvurmak yerine her yönüyle “insanı ve yaşanılabilirlikleri” temel alan realizm ekolünün büyük etkisi vardır. Öyle ki, romandaki karakterlerin her biri, toplumun belirli bir kesimini birebir yansıtacak şekilde seçilmiş ve detaylı karakter betimlemeriyle alttan alta toplumsal mesajlar verilmiştir. Aynı zamanda o dönemde uzun ve ağdalı cümleler sanatsallığın bir ölçütü sayılmaktadır.  

Dönem:

1800’lü yıllar Fransa’sındaki düşünce ve yaşayış biçimi Fransız tarihinden bağımsız düşünülemez. Fransız İhtilali’nin beraberinde getirdiği “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” değerlerinin temeli İhtilal’den çok önce, 14. yüzyılda atılmıştır. 14. Yüzyıl ve devamı; gerçek anlamı ile Fransa’nın kurulduğu, Fransız milli bilincinin ilk kez gerçek olarak ortaya çıktığı dönemdir. 

Takvimler 1819 yılını gösterdiğinde Fransa; yakın tarihinde büyük çalkantılara sahne olmuş, toplumsal yapısı baştan başa değişmekte olan bir Avrupa devleti olarak karşımıza çıkar. 1763 yılında, 7 Yıl Savaşları’ndaki ağır yenilginin getirdiği maddi ve manevi yüklerden dolayı oldukça yorgun düşmüş bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Fransa; ilerleyen dönemde kıtlığın, yoksulluğun ve açlığın merkezi haline gelmiştir. Tüm bu sefalete karşın, Fransız halkı belki de tarihi boyunca hiçbir zaman farkına varamadığı birçok acı gerçeği yavaş yavaş kavramaya başlamıştır. Jean Jacques Rousseau ve Voltaire gibi filozoflar halka “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”ten bahsetmiş; bu sihirli sözcükler 1789 yılındaki halk devrimiyle birlikte (Fransız İhtilali), kralın ve aristokratların sonununu getirmiştir. Maximilien Robespierre önderliğindeki yeni kurulan hükümette devrim ilkelerinin yanlış anlaşılması sebebiyle, Jakoben politikacı San Just’un deyimiyle “hürriyetin istibdatı” politikası uygulanmıştır. Bu politikanın sebep olduğu vahşette de nefret duyan halk, güçlü lider Napoleon’un etrafında birleşmiş; ülke 15 seneden fazla bir süre boyunca, aristokrasi ve devrim ilkelerinin karışımından oluşan “imparatorluk” sistemiyle yönetilmiştir. Napoleon’un düşüşünden sonra, krallık ve aristokrasi “Restorasyon Dönemi” adı altında yeniden geri gelmiş; 1815-1830 yılları arasında Fransa, burjuva ve aristokratların ortak hakimiyetine sahne olmuştur. Goriot Baba eseri; aristokrasi ve burjuvazinin, zenginlik ve çıkarlar uğrunda güçlerini birleştirdiği ve “Restorasyon” adı altında halkı git gide daha da çok sömürdükleri bu 15 senelik dönemde (1819) geçmektedir. Restorasyon Dönemi’nin başlarında (1815-1824), aristokrasinin mirasını devralan burjuvazi altın çağlarını yaşamakta; toplumun her köşesinde burjuvazinin yozlaşmış alışkanlıklarının etkileri hissedilmektedir. Buna karşılık halk yine eskisi gibi yoksulluk ve sefaletle boğuşmakta, açlıktan kırılmaktadır. Aristokrasiden tiranlara, tiranlardan hanedanlara, hanedanlardan da burjuvaya aktarılan siyasi erk ve maddi zenginlik; hiçbir zaman halkın eline geçmemiştir. Yazarlar için bu yarım asırlık dönemi (1789-1830) bu kadar ilgi çekici yapan (Victor Hugo’nun birçok eseri de Balzac’ınkilerle aynı dönemlerde geçmekte ve benzer toplumsal konulara değinmektedir. Ancak Balzac’ın eserleri realist, Victor Hugo’nunkiler ise romantik akıma aittir.) en önemli unsur ise; ülkeyi yöneten kitlelerin tamamıyla değişmesi durumunda bile, güçlünün güçsüzü sömürdüğü sistemin hiçbir zaman değişmediği gerçeğidir. 

Fransız Tarihi

1337-1453 (Bir Milletin Kuruluş ve Kurtuluşu):

481 yılında Frank kavimlerinin kurmuş olduğu “Fransa Krallığı” 8. Yüzyılda Hükümdar Şarlman ile birlikte büyük güç kazanmış ancak ilerleyen dönemde Viking saldırıları ve hanedan kavgaları sebebiyle gücünü büyük ölçüde yitirmiştir. İngiliz hanedanı ile oldukça yakın akrabalıkları bulunan Fransız hanedanı ile İngiltere arasında toprak anlaşmazlıkları baş göstermekte, iki devlet sürekli çatışmalara sahne olmaktadır. Takvimler 1337 yılını gösterdiğinde, İngiliz Kralı’nın net bir biçimde tüm Fransa’ya göz dikmesi ve tahtta hak iddia etmesi üzerine iki ülke arasında, her iki ülkenin de kaderini kökten değiştirecek bir savaş patlak verir. Öncesinde derebeyliklerin birbirleriyle mücadele ettikleri, feodal yapıdaki Fransız topraklarında; ortak düşman İngiltere’ye karşı bir Fransız birliği, bir milli bilinç oluşur. Savaşta büyük kahramanlıklar göstererek Fransız Halkı’nı yeniden harekete geçiren, adeta ölümden döndüren Jeanne D’Arc’ın İngilizler tarafından yakılarak öldürülmesi, onu Fransız Halkı’nın mücadelesine dair bir milli figür haline getirir. Fransızlar arasındaki “özgürlük, eşitlik ve kardeşliği” temsil eden bir figür… Uzun süren kanlı mücadeleler sonucunda Fransa, 1453 yılında İngilizleri yenmeyi ve onları Fransa topraklarından kovmayı başarır. “Üç Temel Değer” Fransız halkına ilk büyük zaferini kazandırmıştır.

 

1453-1648 (Ulusun Yükselme Dönemi):

Yüzyıl savaşları sonucunda oldukça güçlü bir Devlet olarak tarih sahnesine çıkan Fransa; Avrupa’nın hakimi, Papa’nın gözbebeği olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu için potansiyel bir tehdit haline gelmiştir. İmparator Fransuva önderliğinde büyük atılımlar yapan Fransa, aynı dönemde baş rakibi Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile savaş meydanlarında karşı karşıya gelir. Avrupa Hristiyan İmparatorluğu’nu kurmak isteyen Fransa ile Avrupa Alman İmparatorluğu’nu kurmak isteyen Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında gerçekleşecek olan savaşlar, bu devletlerin kaderlerinde belirleyici olacaktır. Fransa, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun efsanevi lideri Şarlken karşısında büyük yenilgilere uğrasa da; Şarlken’in iç politikada Protestanları yenemeyişi ve Osmanlı’ya kaşı uğradığı bozgunlar, Fransa’yı mağlup durumdan galip duruma getirmiştir. Fransa’nın bu zorlu dönemi rahat bir biçimde atlatabilmesinde, şüphesiz ki Osmanlı ile gizli müttefik olması ve kapitülasyon anlaşması yapmasının büyük etkisi vardır. 1618 yılında başlayan 30 Yıl Savaşları’nda iki rakip, Fransa ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu karşı karşıya gelir. 1648 yılında savaştan büyük bir zaferle çıkan Fransa artık Avrupa’nın açık ara tek hakimidir. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ise Voltaire’in deyimiyle artık “Ne kutsal, ne Romalı, ne de imparatorluktur.”

 

1648-1789 (Gerileme Dönemi): 

Fransa’nın Avrupa’daki ani ve kontrolsüz yükselişi, diğer Avrupa devletlerini oldukça rahatsız eder. Nerdeyse tüm Avrupa ülkeleri tarafından peş peşe yürütülen ortaklaşa saldırılarla; Fransa önce Dokuz Yıl Savaşları’nda frenlenir, ardından İspanya Veraset Savaşları’nda yenilir ve Yedi Yıl Savaşları’nda bozguna uğratılır. Bir rüya gibi yükselen Fransa, yine bir rüya gibi çöküvermiştir. Fransa’da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açık ve nettir. Derken 1776 yılında, uzaklarda yeni bir devlet ortaya çıkar, bu devlet de aynı 1400’lü yıllar Fransa’sı gibi “özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet ve barış” parolaları altında İngiliz Krallığı’ndan bağımsızlığını ilan eden Amerika Birleşik Devletleri’dir. Amerika’nın bağımsızlığı, Fransız halkına umut olur; eski günlere, “Üç Değer”in hüküm sürdüğü günlere dönebilme umudu… Kaderleri aynı olan bu iki devlet arasında daimi bir dostluk kurulur, tarih boyunca birbirlerine tek bir kurşun bile sıkmayacak olan iki devletin dostluğudur bu. Ardından 1789 yılında Bastille Hapisanesi’nde; hor görülmekten, ezilmekten, sömürülmekten, haksızlıklardan, fakirlikten, hastalıktan, açlıktan ve farelerden bıkmış halk bir ayaklanma başlatır. Fransa’da değişim rüzgarları esmektedir.

 

1789-1815 (Devrim ve İkinci Düşüş):

Bastille’de başlayan ayaklanma, ülkenin her yerine yayılır ve hiçbir şekilde durdurulamaz; öfkeli halk kral ve kraliçeyi devirir. 1792 yılında halk, 1453 yılından sonra ilk defa gücü tam olarak ele geçirmiştir; her yer coşkulu “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” bağrışlarıyla kaynamaktadır. Dış politikada, kendi aristokrasilerinin yıkılmasından korkan tüm Avrupa monarşileri Fransa’ya savaş açarlar. İçerideyse tüm aristokratlar yakalanır, mahkemeler kurulur. Mahkemeler döneminin başlamasıyla birlikte Jakobenler ülkenin başına geçer ve her faaliyeti kendi kontrolleri altına alırlar. Maximilian Robespierre ve maiyetindeki diğer Jakobenler; devrimi korumak adı altında, (kendisi de bir Jakoben olan San Just’un deyimiyle) “Hürriyetin İstibdatı” politikasını uygularlar. Yargı da Jakobenlerin kontrolü altında olduğundan dolayı devrim amacından sapar ve sırf Jakoben yöneticilerin kendi hırsları yüzünden binlerce masum insan öldürülür. “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” parolaları ile başlayan bir devrim, sonunda bir vahşet diktatörlüğüne dönüşür. Halk, devrim sonucunda hiçbir şey kazanamaz. Değişen tek şey, artık başka bir yönetici zümrenin çıkarlarına alet ediliyor olmalarıdır. Ardından daha ılımlı grupların yaptığı bir karşı devrimle Jakobenler yıkılır, Direktuvar dönemi başlar. Direktuvar Hükümeti’nin halkı yeterince kapsayamaması, düşmanlara karşı yeterince başarılı mücadele edememesi ve görece pasif politikalar izlemesi sebebiyle halk yeni bir lider arayışına girişir. 1798 yılında Mısır’ı Fransız kontrolü altına alarak, zaferle ülkesine geri dönen karizmatik lider General Napolyon, halkın ihtiyacı olan lider figürüne tamı tamına uymaktadır. Napolyon ve yoldaşlarının yaptığı Brumaire Restorasyonu ile Direktuvar yönetimi yıkılır, Konsül Hükümeti kurulur. Napolyon önderliğindeki Fransa “Devrim Savaşları”nı kazanır ve kendisini tüm Avrupa Devletleri’ne kabul ettirir. Her şey yoluna girmiş gibi gözükürken, Napoleon Bonaparte kendisini İmparator ilan eder ve kendi hırslarına yenik düşerek 1804 yılında yeniden tüm Avrupa devletlerine savaş ilan eder. Napolyon’un üstün askeri stratejileri ve kurduğu muhteşem ordu sayesinde önce tarihi rakip Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu yıkılır, ardından da sırasıyla Rusya ve Prusya yenilgiye uğratılarak tüm kıta Avrupası’nda Fransız hakimiyeti sağlanır. Ancak 1805 yılındaki Trafalgar Deniz Savaşı’nda İngilizlere karşı büyük bir yenilgiye uğrandığından dolayı, İngiltere 1807 yılında hala pes ettirilememiştir. Askeri olarak İngiltere’nin çökertilmesinin imkansızlığına kanaat getiren Napolyon, “Kıta Ablukası”nı ilan ederek tüm Avrupa uluslarının İngiltere ile ticaret yapmasını yasaklar. Bu yasağa karşı çıkan Portekiz ve İsveç’i askeri ve diplomatik manevralarla çökertmeye çalışırken diğer büyük devletlerle arasında çıkan siyasi krizler, Fransa’yı tekrardan Kuta Avrupası’nda savaşa sürükler. 1808’de İspanya, 1809’da Avusturya ile savaşa giren Fransız İmparatorluğu her ikisinin de başkentini kolayca işgal eder ve Avusturya ile yeniden müttefik olur. Ancak 1812’de Rusya ile girilen savaş, Fransa’nın sonu olur. Savaşın ilk yarısında Moskova’ya girmeyi başaran Fransız ordusu, Rusların kararlı direnişine karşı koyamaz ve büyük bir bozgunla geri çekilmeye başlar. Rus Ordusu, Fransızları önce Rusya’dan, ardından da Polonya’dan kovar. Büyük çabalarla, senelerce verilen emeklerden sonra kurulan, bütün Avrupa’yı kısacık bir sürede dize getiren Fransız İmparatorluğu, artık çözülmeye başlamıştır. Avusturya, Prusya ve İsveç’i yanına alan Ruslar; Fransa’ya 1813 Leipzig Savaşı’nda büyük bir yenilgi yaşatır. Ardından İspanyol direnişçilerin Fransızları İber Yarımadasından tamamen atmasıyla birlikte, İmparatorluk bir büyük darbe daha yer. 1814 yılına gelindiğinde Fransa’nın daha fazla savaşacak gücü kalmaz; kısa bir süre içerisinde Rusya, Avusturya ve Prusya birleşik orduları Paris’e girer. 1812 senesinde Moskova’ya giren Fransızlar, iki senelik bir zamandan sonra Rusları Paris’te görmüştür. 100 Gün olarak adlandırılan dönemde Napolyon Elba’ya sürgüne gitmiş, Bourbon Monarşisi geri dönmüştür. Her şeyin bittiği sanılan anda Napolyon sürgünden kaçarak yeniden ülkesine, Fransa’ya döner. Bourbon’ları devirme şansına yeniden kavuşan Fransız halkı bu şansı bir daha kaybetmeye göz yumamayacağından dolayı tüm Fransız halkı yeniden Napolyon’un önderliğinde bir araya gelir. 1815 yılında, tüm kaybettiklerini geri kazanmaya kararlı olan Fransızlar ve Fransa’ya son darbeyi vurmaya karalı olan İngiliz-Prusya ordusu, Waterloo’da karşılaşırlar. Üç gün süren kanlı çarpışmalarda Fransız Ordusu, son bir kez daha yenilgiye uğrar. Kısa bir süre sonra Müttefikler yine Paris’tedir. Victor Hugo’nun deyimiyle “Waterloo, sıradan bir savaştan ziyade dünyanın yüzünün değişimi” olmuştur. Çok kısa sürede, yoktan var ederek, bir rüya gibi yükselen ve tüm Avrupa’yı dize getiren İmparatorluk; bir kabus gibi darmadağın oluvermiştir. Kökleri 1400’lere dayanan ve 1789 yılında eyleme geçirilen “Fransız Hayali”, büyük çabalar ve kanlı mücadeleler sonucunda, 1815’te, Bourbonların kalıcı olarak geri dönmesiyle tamamen yok edilmiştir. Tüm bu süreç sonucunda değişen tek şey; ülkeyi sömürme görevinin aristokratlardan burjuvalara geçmesidir. 1789 yılında, şahsi çıkarları doğrultusunda halkı harcamış olan burjuva sınıfı; 1815 sonrasında modern aristokrat sınıfının bel kemiği olarak karşımıza çıkar. Halk ise yine aynı yoksul halktır; hem de eskisine göre çok daha yıpranmış, umudunu tamamen yitirmiş bir halk. 

 

1815-1824 (Aristokrasi ve Burjuvazi):

Burjuva ve aristokrasinin aralarında anlaşarak adeta el ele yürüdükleri, birbirlerinin alışkanlıklarını ve kültürlerini benimsedikleri ve aslında birbirleriyle iç içe geçerek aynı sosyal sınıfı oluşturdukları bir dönemden geçilmektedir. 1789-1824 arasındaki dönemler bir arada düşünüldüğünde; olayların seyri, George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanı ile birebir uyuşmaktadır. Romandaki çiftçilerin gerçek hayattaki tezahürü aristokratlar, “çiftlik hayvanların” gönderme yaptığı halk tarafından yıkılmıştır. Oysa bu devrimde hayvanlara liderlik eden “domuzlar” (burjuvalar) hiçbir zaman herkes için adil bir yaşamı ve “Üç Değer”i amaçlamamış; tek hırsları, devirdikleri sınıfın yerine geçmek olmuştur. İnsanlardan (aristokratlar) bağımsız yaşanılamayacağını anlayan domuzlar (burjuvalar), en sonunda onlarla anlaşma yapmış, onların kültür ve alışkanlarını benimseyerek birer “domuz-insana” dönüşmüşlerdir. İşte Fransa’daki 1815-1824 arası dönem de, aristokratlar ve burjuvaların birbirlerinden ayırt edilemedikleri, toplumun her köşesinde “domuz-insanların” güce hükmettikleri bir dönemdir. 

Alper Kınacı 9F

Nisan 2020

 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.