in ,

Palto’dan Çıkanlar

Palto’dan Çıkanlar

1800’lü yılların ilk yarısı, St. Petersburg, bir devlet dairesi, yaşam mücadelesi veren insanlar: geçmişte ve gelecekte, Rusya’da ve dünyanın diğer her yerinde her daim var olmuş ve var olmaya her zaman devam edecek o daimi sorun: yoksulluk. Gogol’ün Palto’su bu küresel sorunu, Akaki Akakiyeviç isimli baş karakterin yaşam mücadelesini, bir ‘Palto’ imgesi üzerinden işleyerek ele alır. Oldukça ilginç bir kişiliğe sahip olan Akaki Akakiyeviç’in bir palto uğrunda verdiği çetin mücadele; yılmazlık, adanmışlık, inanç ve başarma hislerinin bir harmanıdır aslında. Bir yandan da öykünün genelinde, ustaca tasvir edilen her bir karakter; sevinç, üzüntü, inanma, başarma, ön yargı, kibirlenme, acıma, yoksulluk ve sınıf mücadelesi temaları hakkında okuyucuda kuvvetli duygular ve düşündürücü fikirler uyandırmaktadır.

Öykü, bir devlet dairesinde yazıları temize çekmekle görevlendirilmiş Akaki Akakiyeviç isimli bir devlet memurunun hem fiziksel özelliklerinin hem de sahip olduğu garip ama bir o kadar da ilgi çekici karakterinin detaylıca betimlenmesiyle başlar. İsmi dahi babasının ismiyle aynı konmuş olan Akaki Akakiyeviç’in, doğumundan itibaren babasının gölgesinde kalmış olduğu gibi, hayat boyu daha birçoklarının gölgesinde kalacağının sinyalleri öykünün en başında açıkça verilmektedir. Yazıları temize çekmek gibi oldukça sıradan bir işe bile duyduğu derin bağlılığa ve işi için gösterdiği büyük özverilere rağmen iş arkadaşları arasındaki saygınlığın oldukça düşük olması, şüphesiz ki karakterindeki silikliğin bir sonucudur. Özellikle genç memurlar tarafından alay konusu olmakta, bazen açıkça aşağılanmakta ve hatta zorbalık dahi görebilmektedir; yeni gelen memurlardan bazıları ona acısa, içten içe bir merhamet duysalar da hiçbiri onu bu zorbalıktan kurtaramamaktadır. Hem Akakiyeviç’in aşağılayıcı davranışlardan rahatsız olup olmadığından emin değillerdir bile. Akakiyeviç farklı bir hayat tarzı bilmeyişinin doğal bir sonucu olarak kendisini rahatsız edenlere hiçbir zaman karşı çıkmamıştır çünkü. Gogol bu bölümde insanlığın içinde her an saldırmaya hazır, pusuda yatan bir aslanmışçasına derinlerde saklanan zorbalık içgüdüsünün ortaya çıkması durumunda doğurabileceği akıl almaz derecede zarar verici sonuçlara da değinir aslında. Farklılıkları ve hatta bazen de özel olmaları sebebiyle zorbalık görenlerin nasıl acı çekme konusunda hissizleştiklerine.

Yepyeni bir temanın, bir insanlık trajedisinin olay örgüsüne girmesiyle öykünün ağırlık merkezi bir anda değişiverir: yoksulluk. Zamanın değirmeniyle oldukça eskimiş, onlarca kez yenilenmiş yamaları yine parçalanmış, adeta bir çuvala dönmüş olan paltosunun artık onu kan dondurucu Petersburg soğuğundan koruyamadığını, bedeni bir yavru kedi gibi titrer ve durmaksızın birbirine sürten dişleri kapı gıcırtısına benzer sesler çıkarırken aniden fark eden Akakiyeviç, artık paltosunu yeniden yamalatma vaktinin geldiğini anlar. Doğruca terzi arkadaşı Grigory Petroviç’in dükkanının yolunu tutar. Kendisinin de maddi durumu pek iyi olmayan Petroviç, kazandığı beş kuruşun üçünü içkiye yatıran kalan ikisiyle pek de konforlu sayılamayacak bir yaşam süren, eve sarhoş gelmesi sebebiyle de karısından sürekli azar işiten bir karakterdir. Akaki Akakiyeviç daha önce onlarca defa sormuş olduğu gibi, belki de yine aynı sözcüklerle arkadaşı (eğer arkadaş sayılırsa) Petroviç’ten paltosunu bir kez daha yamamasını ister. İşinde usta sayılabilecek bir bilgi düzeyine sahip olan Petroviç, paltoyu dikkatlice inceler ve bu defa tamirin imkânsız olduğunu, yeni bir palto alınması gerektiğini söyler. Yeni bir palto alabilmek adına sahip olmadığı her bir kuruşu tek tek aklından geçiren Akakiyeviç’in, paltonun yamanması konusundaki tüm ısrarlarına rağmen Petroviç’in kararı kesin ve nettir. Hiçbir şekilde iflah olamayacak olan paltoyu yamamayacaktır. Bin bir umutsuzlukla dükkânı terk eden Akakiyeviç’in hayatında artık verilen kağıtları temize çekmek dışında bir amaç daha vardır: yeni bir palto almak. Kaliteli kumaştan paltolar, pamuklu paltolar, kedi kürklü paltolar, sansar kürklü paltolar… Hepsi uçsuz bucaksız bir denizin içinde bir karaltı halinde gözüken bir ada kadar uzak durur Akakiyeviç’e ama onları düşünmeden de edemez işte. Düşündükçe daha da motive olur, karar vermiştir bir kere yeni bir palto almaya; Petersburg soğuğuna karşı direnmek, yaşayabilmek, yaşadım diyebilmek için. Öykünün burasında akıl almaz bir çaba devreye girer; karakter yemekten, içmekten, aydınlanmaktan, yürümekten ve giyinmekten yani temel ihtiyaç sayılabilecek her şeyden ödünler vererek, zamanında aklından korkuyla tek tek geçirdiği her bir kuruşu, bir çeşmeden yere damlayan su damlacıkları gibi yine tek tek kumbarasında biriktirmeye başlar.

Bir yıllık çabanın sonucunda, olması gerektiğinden 20 ruble fazla ikramiyenin de yardımıyla, palto alabileceği paraya ulaşmıştır. Derhal Petroviç ile çarşıya çıkıp pamuklu bir kumaş ve kedi kürkü alırlar. Malzemeleri, büyük bir ustalıkla ve kendisine hayran bir biçimde bir araya getiren Petroviç, tamamlanmış paltoyu Akakiyeviç’e verdiği anda her ikisi de başarmanın verdiği büyük mutluluğu tadarlar. Petroviç’in de makul bir fiyat istemesiyle, Akakiyeviç muzaffer bir biçimde paltosunu giyer ve evinin yolunu tutar. Her bir adımında içi kıpır kıpır olmakta, sürekli memuriyetteki arkadaşlarının ona paltosu sebebiyle nasıl övgüler yağdıracağını düşlemektedir. Gogol burada en kendi halinde insanın bile içinde yatan beğenilme arzusunu işler. Arkadaşlarının tavrı tam da Akakiyeviç’in beklediği gibi olur, giydiği paltoyla birlikte adeta bambaşka bir kişiliğe bürünmüşçesine insanların ona karşı tavrı tamamen değişir. Övgüler karşısında Akakiyeviç mutlulukla karışık bir utanç hisseder ve ne yapacağını bilemez. Arkadaşlarının ondan yeni paltoyu kutlamak adına talep ettikleri yemek davetini kabul etmekten de üst pozisyondaki cömert (!) bir memurun yüce gönüllülükle daveti devralması sayesinde zar zor kurtulur. Akşam gideceği, oldukça seçkin kişilerin de katılacak olduğu yemekli partiye doğru yeni paltosunu da giyerek yola çıkar. Yolda ilerledikçe ortam ve insanlar değişmeye, sadelik ve basitlik yerini gösteriş ve abartıya bırakmaya başlar. Öyle ki, Akakiyeviç her attığı adımda bir sınıf atlar adeta. Partinin verildiği binaya geldiğinde ise yürümeye başladığı yerdeki halinden onlarca sınıf yukarıda biri olarak içeri girer. Yazıları temize çekerkenki gibi büyük bir titizlikle paltosunu diğer paltoların yanına astıktan sonra salona girer. Başlarda biraz ilgiyle karşılansa, etrafındakiler tarafından kutlansa da paltosu üzerinde yokken kendi gerçek benliğiyle, kimsenin umursamadığı, hor görülen o eski Akaki Akakiyeviç ile yeniden baş başa kalmıştır. Ait olmadığı çevrenin eğlencelerini biraz seyrettikten sonra bir ara oldukça sıkıldığının farkına vararak kapıya doğru yönelir ve sınıfsal düzendeki ani düşüşünü sembolize edermişçesine yerlerde sürünen, tozlanmış paltosunu kaldırır, birkaç kez silker, giyer ve ardından da kapıyı çarparak çıkar.

Gelirkenki mutluluğundan eser kalmamış bir ruh haliyle evine dönerken attığı her adımda bir sınıf düşmektedir bu sefer. Dalgınlıkla bir an yolunu şaşırıverir, yanlış sokağa girer, gittikçe ıssızlaşan ortamda içini büyük bir korku kaplar. Uzakta bir mağaranın çıkış oyuğundan sızan ışıkmışçasına parlayan güvenlik kulübesini görür görmez gözlerini kapatır ve hedefe kenetlenir. Hiçbir şey onu hedefine ulaşmaktan alıkoyamayacak gibidir. Gözlerini açtığı anda ise arkasında kulübenin ışıklarını görmeyi beklerken karşısında iki haydut bulur, haydutlar onu yere serer; paltosunu, hayatının anlamını, alır ve gecenin karanlığında kaybolurlar. Akakiyeviç’in hemen ayağa kalkarak işini düzgün yapmayan, kulübedeki güvenlik görevlisine sinirlenmesi (belki de hayatında ilk defa) ise çalınan paltoyu geri getirmeyecektir. Paltosunun elden gitmesiyle Akakiyeviç, trajedi romanlarındaki peripeti süreci gibi, varlık zincirinde nispeten yüksek sayılabilecek bir noktadan dibe hem de en dibe düşmüştür.

İlerleyen günlerde Akakiyeviç, polislerden yardım istemeyi dener ancak konuşmaya, derdini anlatmaya çalıştığı komiserler ya ilgisiz ya alaycı ya da uykudadır. Tam ümidi kesmek üzereyken bir arkadaşının tavsiyesi sonucu “önemli kişi” ile görüşmeye, ondan yardım istemeye karar verir. Mesleği askerlik olan, yakın zamanda generalliğe yükselmiş bu “önemli kişi” öyküde detaylı bir biçimde betimlenen üçüncü (Akakiyeviç ve Petroviç’ten sonra) karakterdir. Üstlerine karşı itaatkâr, eş pozisyonundakilere karşı dost canlısı ve astlarına karşı bir efendi hatta bir tiran olarak tanımlanabilecek bu “önemli kişinin” en belirgin özelliklerinden biri de, hiyerarşinin sözcüklerdeki tezahürüne verdiği büyük önemdir. Öyle ki astlarının kendisiyle olan konuşmalarında, övücü ve üstünlük belirtici sözcükler kullanmamaları durumunda bunu kendisine hakaret kabul etmektedir. Özünde iyi bir insan olmasına rağmen kazandığı “generallik unvanı” onu benliğinden uzaklaştırmış, kibirlenmesine o sebebiyet vermiştir. Gogol’ün değindiği, Çarlık Rusyası’ndaki bu kusursuz işleyen hiyerarşik düzen; ileride kurulacak SSCB’nin temellerini atmaktadır aslında. Ortak amaç uğrunda (!) sorgulamadan bir üstlerinin buyruklarına itaat eden ve astlarını kendi idealleri doğrultusunda bir nesneymişçesine öldüresiye kullanan insanlar…

Akaki Akakiyeviç “önemli kişinin” karşısına çıktığında korkudan ne yapacağını bilemez durumdadır. Ne de olsa daha önce böyle bir “önemli kişiyle” karşılaşmamıştır çünkü. Gogol burada, üstü kapalı bir biçimde yüzyıllardır süregelen bir geleneğin, bir insanlık ayıbının eleştirisini yapar: fakir olandan beklenen eziklik duygusu. Ezile büzüle, övgü dolu sözlerle “önemli kişiden” paltosunun bulunması konusunda yardım istemeye çalışan Akakiyeviç, tam da korktuğu gibi hiddetli bir cevap alır: “Siz kiminle konuştuğunuzun farkında mısınız, karşınızda duranın kim olduğunu biliyor musunuz?”. Yardımcı olmak şöyle dursun, önemli kişi, böyle önemsiz bir iş için kendisinin meşgul edilmesinden dolayı barut fıçısına döner adeta. Hayatındaki son umdun da tükenmesinin verdiği büyük acıyla Akakiyeviç, hayatın ağır yükünü daha fazla kaldıramayarak yere yığılacak olur, odacılar tutarlar, düşmez ve tam anlamıyla bir ölü gibi binadan dışarı çıkar. Yine Petersburg’un insanın kemiklerine işleyen o dondurucu soğuğuyla karşı karşıyadır ancak bu sefer bir hayat amacı, uğruna mücadele verebileceği bir şey, hayata tutunacağı bir dayanak noktası kalmamıştır. Öylece yürür gider; her aldığı nefes onu ölüme daha da çok yaklaştıran bir adımdır sanki.

Soğuk, ciğerlerini paramparça eder, hummaya yakalanır. Yatakta her gün hayatının farklı kesitlerini sayıklar durur. Acılarla dolu bir hayatın kısa bir özetini oluşturur bu sözler. Her sözcükte, her nefeste daha da tükenir; daha fazla dayanamaz ve arkasında birkaç kâğıt, bir çift giysi ve lime lime olmuş eski paltosu dışında hiçbir mülk kalmadan; dişle, tırnakla tek tek kazınarak yaşanılmış, acılarla, yoksullukla dolu bir ömür bırakarak dünyaya gözlerini yumar. Arkasında, anılarını yaşatabilecek kimse olmadan.

Akakiyeviç’in ölümüne kadar klasik tarzda yazılmış bir öykü olmasına karşın, Gogol’ün son sayfalardaki alışılmışın dışında, adeta kalıpları paramparça eden çıkışı; belki de bu eseri benzerlerinden ayıran, tarihe mal olmasını sağlayan temel unsur olarak karşımıza çıkar. Her şeyin bittiği sanılan anda, öyküye fantastik bir hava katılarak bir hayalet efsanesi devreye girer. Gördüğü kişilerin paltolarını gasp ettiği rivayet edilen bu hayalet; yoksulluk, şansızlık, başarısızlık ve umutsuzluklarla dolu bir ömrün intikamını almaya çalışan Akakiyeviç’ten başkası değildir.  Öykünün diğer düzleminde ise Akakiyeviç’in ölümünden büyük vicdan azabı duyan, suçu kendi üzerinde hisseden generalin ruh hali işlenir. Eşi, kızları ve oğullarıyla oldukça iyi sayılabilecek bir aile hayatına sahip olan general; bir arkadaş buluşması sonrası, yakın dostu Katerina Ivanova’nın evine doğru giderken arabada birdenbire Akakiyeviç’in hayaletiyle karşılaşır. Hayalet, generalin üzerindeki o sansar kürklü, ipek kumaşlı, şehrin en muhteşem paltosunu çekip alır ve gider. Borç ödenmiştir. Korkudan neye uğradığını şaşıran general, gece uyuyup sabah uyandığında bile, üzerinden o büyük korkuyu atamaz. Hayaletin bir daha görünmediği iddia edilse de çevre köylerden hala yeminli söylentiler duyulmaktadır. Efsanelerin sonuncusu oldukça ilgi çekicidir: Çelimsiz bekçiyi kolayca korkutup kaçıran gizemli hayalet, sonunda karanlığın derinliklerinde kaybolur; aynı ıssız sokakta paltosunu çalan haydutların karanlığın içinde eriyip gittikleri gibi.

Çalışmayı, çalıştıkça bile kazanamamayı, kazanamadıkça daha da çok çalışmayı; kazanmayı, kazandıkça inanmayı, inandıkça bile başaramamayı; başarmayı, başardıkça sevinmeyi, bazen başardıkça bile sevinememeyi; sevinmeyi, sevindikçe yitirmekten korkmayı, yitirince de sevinmekten korkmayı; yitirmeyi, yitirmeyi kabullenmemeyi, yitirdikçe daha da çok istemeyi; istemeyi, istediğine ulaşamayınca pes etmeyi ama yine de istemeye devam etmeyi; yaşamı yaşam yapanın da bu çelişkili hayat uğruna verilen mücadele olduğunu tüm dünyaya gösteren Gogol’ün Palto’su; kendisinden sonra gelen ve insanlığın bin bir halindeki her bir mucizeyi anlatma misyonuyla yüklenmiş tüm yazarlara ilham kaynağı olmuş, adeta karanlıktaki bir el feneri gibi tüm çevresini aydınlatmıştır. Dostoyevski’nin de dediği gibi: “Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık.”

Alper Kınacı 9-F

Şubat 2020

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.