DOLUNAY'IN LANETİ (1. Kısım)

 Kaybolmuştum… Ormanın derinliklerine doğru koşuyordum. Her yerde mezar taşları. Amacım batmak üzere olan güneşi yakalamak. Birinden kaçıyorum ve tek kurtuluşum bu. Hayır o da ne güneş yok oluyor ve karanlığa gömülüyorum. Geriye baktığımda korkunç bir kadının bana doğru hızla yaklaştığını, anlamadığım dilde bir şeyler fısıldadığını duyuyorum. O an sadece nefes almak istediğimi hatırlıyorum. Zil sesi…

   Kan ter içinde uyandım. Ablam da işe gideceği için erkenciydi. Aynı odayı paylaşıyorduk. Aynalı dolaptan kıyafet seçiyor bir yandan da beni aynadan süzüp “sayıklıyordun.” diyor. Artık ne gördün diye sormuyorlardı. Her gün bir farklı kabus dinlemekten epey sıkılmışlardı. Haklıydılar…

“Yine kabus.” dedim ve ayağa kalkıp kendime gelmek için lavaboya gittim. Artık sayıkladığımda beni uyandırmıyorlardı, bunun nedeni hep heyecanlı yerde bölmeleri ya da daha korkunç bir halde uyanmamdan kaynaklıydı. Onları uyarmış bana dokunmamalarını söylemiştim.  Aynadaki solgun yüzüm ve gözlerimin altındaki mor halkalar az uyku çektiğimin ispatıydı adeta. Kabustan kaçmanın şimdilik tek yolu uykuya direnmek gibi görünüyordu. Bu da benim aptalca bir çözümümdü işte. Strese bağlı kabuslar sınav dönemi yaklaştıkça artış gösteriyordu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra odama geri dönüp çantamı hazırladım. Servisim bir kaç dakikaya burada olurdu. Kahvaltı alışkanlığım yoktu ve her sabah ablam ile yersiz tartışmalarımız devam ederdi. O eşyalarını sorar ben de bilmiyorum dediğimde çıldırırdı. Herkes bu durumu yaşamıştır. Her neyse hızlıca okul formamı giyip saçlarıma at kuyruğu modeli verdim. İşte hazırdım.

  Her zamanki sıkıcı rutin işler hiç sarpa sarmadan devam ediyordu işte. Her ne kadar hazır olursam olayım, kapıya çıktığımda dakikalarca beni bekleyen kızgın suratlı servis şoförü ile karşı karşıya kalıyordum. Alelacele bindim. Oturmak için yeterince boşluk vardı ve 15 dakika sonraki oluşacak kalabalığı şimdiden hissedebilmiştim. Sondan bir önceki yere cam kenarına geçtim. Hareket halindeki aracın hızı arttıkça dışarıda kalan her şey bir çizgiden ibaret olmaya başlamıştı. Benden önce binen bir grup öğrencinin terli ve parfümlü vücut kokuları diş macunu kokusuna karışıyor çekilmez bir hal yaratıyordu. Kitap okumak çocukluğumdan edindiğim iyi bir davranıştı. İnsanların özet çıkarma ödevlerini ilk okulda büyük bir keyifle yapardım. Kardeşlerimin haftalık masal kitaplarını bir çırpıda bitirir yorganımı üstüme çekim mum ışığı içindeki mutlu aileleri hayal eder dururdum. Sokak lambalarının her birinde mutlu kış vaktini yaşayan sihirli insanların varlığına inanır bazen sönene kadar onları izlerdim. Bunları ben dışında kimse göremedi maalesef. Bir süredir bilim kurguya sardım. Asımov “Sonsuzun Tohumları”. Oldukça eskimiş bir kitaptı ve onu okul kütüphanesinden almıştım. İşim bitince vermeyi de hiç düşünmüyorum. Çünkü herkes bilir müdürlerin yıpranmış kitapları çöp kutusuna yolladıklarını. 

Narin sayfalar elimden büyük bir hızla geçip gidiyor, kitap inanılmaz bir hal alıyordu. Başımı kitaptan kaldırdığımda ortam iyice kalabalıklaşmıştı. Hareketli araçta kitaba odaklanmak büyük bir mide bulantısı yaratmıştı. Bir kaç dakikaya geçeceğine emindim. Şimdi uzun bir mezarlık yolu vardı önümüzde. Müziğin sesi kısılmış ortalığı büyük bir sessizlik almıştı. Mezarlıkları oldum olası sevmişimdir. Çok sık ziyarete gidilecek bir durumum yoktu ama keyfi olarak sürekli gider mezar taşlarındaki isimleri yaşadıkları yıl sayısını inceler dururdum. Hatta bir kaç kere toplu mezarlara da denk geldim aynı anda ölmüş çekirdek ailelere çoklu ölü bebek doğumlarına… Biliyorum bunlar ürkütücüydü ama her birinde bir hayat yatıyordu bunu düşünmek bana inanılmaz bir merak duygusu aşılıyor yazma iştahımı kabartıyordu. Kusmak istiyordum, mide bulantımı durduramıyor ve soğuk terliyordum. Aniden aracın durması için bağırdım. Durduk, insanlara çarpa çarpa indim. Mezarlığı daha ortalamamıştık. Hava kasvetli, soğuk ve depresifti. Yani ben bunları hissetmiştim. Kusmaya başladım, üşütmüştüm sarı sarı su kusuyor acı tadı aldıkça daha da kusmak istiyordum. Başım da dönüyordu. Gökyüzüne bakıp derin nefes aldım verdim aldım… Yağmur damlaları yavaş yavaş yüzüme çarpmaya başladı. O da ne? 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.