Eylem Olarak Değil, Sanat Olarak Sevmek

Herkese selamlar. Bugünkü yazıma bir soru ile başlamak istiyorum. Siz hiç sevdiniz mi? Sevmeyen insan mı olur? Her gün beslediğim balığımı, suladığım çiçeğimi seviyorum. Ailemi, arkadaşlarımı, bir ömre evet dediğim eşimi, havasını soluduğum memleketimi, gözümü açtığım dünyayı, hayatımı seviyorum diyebilirsiniz. Ama kastettiğim sevgi lügatımıza yerleşik olandan çok daha fazlası. Bir eylem olarak sevmekten ziyade sanat olarak sevmeyi kastediyorum. Yeşilçam’dan kesitler sunarcasına “Sevgi neydi?” diye soruyor ve sözü bu sefer Türkan Şoray’a değil; Sevme Sanatı’nın yazarı Erich Fromm’a veriyorum.

Bu kitapta sevgiyi pek çok boyuttan ele alıp etraflıca işlenmiştir. Ben de kitapta geçen birkaç konuya değinip kitap hakkında fikir oluşturmak istiyorum. Erich Fromm’un “Başarı, itibar, para, güç… Hemen hemen tüm enerjimizi bunları nasıl elde edeceğimizi öğrenmeye harcarız. Sevmeyi öğrenmeye ise hiçbir şeyimiz kalmaz.” dediği noktada enerjimizi biraz da sevgiye odaklamaya davet ediyorum sizleri. Sevme Sanatı sevme halinizi değerlendirip, gözden geçirip, sorgulamanıza neden olabilecek nitelikte. “Bizde birey olma cesareti yoksa sevgiye asla erişemeyiz çünkü sevgi kişinin bütünlüğünü koruması koşuluyla birleşmedir.” Kendi kimliğini oluşturamayan, ben kimim sorusuna cevap veremeyen bireyin sevgisini de sorguluyor Fromm. Kendi kimliğini inşa etme hakkını kendine tanımayıp başkalarına veren ya da elinden alınmasına müsaade eden bireyler bağlı ilişki kurmaktan bir hayli uzaklaşıp bağımlı ilişki kurmaktalar. Tam bu konuyla ilgili olarak Fromm simbiyotik ilişki kavramını öne sürer. “Bu ilişki türü; baskın olmak isteyenle boyun eğenin bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Bu ilişkiyi birbirine çeken şey gerçek sevgi değil, ilişki için duyulan ihtiyaçtır.” diye ifade eder. Sevdiğimiz bireyler bizim sınırımız ya da sınırladıklarımız olmamalı. Çünkü sevmek zorlama olmadan sadece özgür olunduğunda yaşayabilen, insan gücünü somutlayan bir durumdur. Bu yüzden bir evin bir çocuğu olan ve üstüne çok titrenilen Fromm’un annesinin narsistik boyutuna ulaşan tutumlarından dolayı başka ilişkilerini engelleyip kısıtladığı gerekçesinden annesiyle olan ilişkisine mesafe koymuştur.

Fromm’un eleştirdiği bir diğer nokta da tekdüzeleşip, robotlaşıp, otomatiğe bağlanmış hayatlarımızdır. Kapitalist sistem büyük sayılarla ve uysallık içinde bir araya gelecek insanlara ihtiyaç duyar. Bunlar giderek artan bir şekilde tüketime yönelmeli, beğenileri kalıplaşmalı ve kolayca etkilenip yönlendirilmelidirler. Bu şekilde ayarlanıp programlanmıştır. Tek düzeliğe o denli adapte olmuşuz ki yüzümüze tokat gibi çarpmadığı müddetçe idrakına varamıyoruz, en azından bunu kendi adıma ifade edebilirim. Özgür olduğumuzu kendimize ispatlamak istercesine de kendi isteğimizle eşyalarımızı yeniliyor, yeni çıkan ürünleri takip ediyoruz. Çünkü değiş tokuş etmek, almak, tüketmek üzerine kurgulanmış gibiyiz. Çağdaş Yeni Dünya kitabının yazarı Huxley bunu desteklercesine “Birey hissederse toplum sendeler.” demektedir.

Pek çok davranışımızın öğrenme ve model alma sonucu olduğu gibi sevgi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Bu noktada Fromm “Nevrozlu sevginin temel koşulu aşıkların birinin ya da her ikisinin anne ya da babaya bağlı kalmasıdır; erişkin yaşta, küçükken anne ya da babasına duyduklarını, korkularını, beklentilerini sevgiye yönetmesidir. Böyle kişilerin tek istekleri bu bağlılığı yeniden oluşturmaktır.” der. “Söz dinlesin, adam olsun diye dövdüm.” Şeklinde kılıf uyduran bir babadan şiddet gören bir çocuğun kendi çocuğuna da aynı şekilde yaklaşmasını yadırgayabilir miyiz? O önemsenmeyi, değer vermeyi böyle görmüş çünkü. Kendi çocuğuna değer gösterme yönteminin de aynı olması çok olasıdır.

Sevgiyi teorik olarak ele aldıktan sonra uygulama boyutuna değinir Fromm. “Sevginin uygulanabilmesi inancın da uygulanmasını getirir.”  Yani sevginin uygulanması, yansıtılıp aktarılması inancımızın kuvvetinden geçer. “Bir başka insana inanmak, onun tutumundan kişiliğinin özünün ve sevgisinin değişmezliğinden emin olmaktır.” Bu noktada bireylere ne boyutta inanıp inandığımızı ne derecede yansıttığımızı sorgulamamıza sebep oluyor. İnanç karşımızdakinin sevgisine inanmanın yanında kendi sevgimizden de emin olmayı içerir. “Sevmek kendini karşılıksız olarak adamak, sevgimizin sevilen kişide de sevgi oluşturacağı ümidini taşımak demektir. Sevgi bir inanç eylemidir; inancı az olanın sevgisi de azdır.”

Kendi sevgimi, inancımı, ben oluşumu ve pek çok konularda sorgulamama neden olan kitaptan birtakım kesitler aktarıp, farklı bakış açıları sunmak bana düştü. Şayet olumlu etki oluşturduysam, hedeflediğim kafa karışıklığına ve iç sorgulamaya sebep olduysam kitabı okuyup kendi sevginize bir değerlendirme yapmak, yeni pencerelerden bakmak da size düşer. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle esen kalın.

FEYZA ÜNSA

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

2 yorum

Yorum Yazın
  1. Bak işte simbiyotik sevgide okuduğum birkaç kitap karakterini düşündüm orada da güçlü olan hep adam güçsüz olanda hep masum kız oluyor mübarek peri masalı gibi şimdiye kadar dişli ve tuttuğunu koparan az kadın karakteri var örnek amok& bir çöküşün hikayesinde ki kadın ve bayan Salome birkaç tane daha var ama onları hatırlayamadım hah birde Sherlock Holmes daki Irene Adler o Müthişti ya sherlockun gözünün içine baka baka onu bir nevi kandırmıştı😂😂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.