Toulouse Lautrec'in Albisi

Toulouse Lautrec’in Albisi

Toulouse Lautrec'in Albisi

Sonbahar renklerin en cömert zamanı mıdır? Özellikle Fransa’nın Güney Batı’sında…Yeşil, sarı, kahverengi, turuncu, hatta kırmızı.Güneşin miskin miskin uyukladığı buz gibi bir ekim sabahı pembe şehir Toulouse’ un Matabiau Gar’ ından Rodez şehrine giden trene yetiştim. Gar öyle karşı konulmaz kokularla kuşatılmıştı ki tren haraket ettiğinde elimde kağıt kapuçino bardağı ve badem ezmeli kruvasan bana eşlik ediyordu. Yönümüz kuzey doğuydu.Trajik yaşamını paha biçilmez eserlere dönüştüren ressam Toulouse Lautrec’ in kentiydi rota. Soylu ama kadersiz asilzade Toulouse Lautrec’ in kenti ALBI.

Şiirsel Fransa kırları hasat ardı neşeleriyle uzanıp gidiyorlardı. Çocuk resimlerinin kırmızı çatılı, beyaz panjurlu, taş evleri, elma bahçeleri, tarlalar ve bostanlar biri biri ardından seyrediyordu penceremden. 19. yüzyıldan kalma oyuncağa benzeyen tren istasyonlarında birkaç kez mola verdik. Genelde esneyen, bezgin öğrenciler ve üst üste giyinmiş sevimli ihtiyarlar biniyordu trene.

Bu eğlenceli yolculuk bir saat on beş dakika sonra Albi Şehir Gar’ ında tamamlandı. İndim. Hala uykulu bir pazar sabahı. Bir kaç tembel kedi ve üşengeç güvercinden başka kimse yoktu sokaklarda. Dönüp gar binasına bakınca, küçücük vücudunda taşıdığı kocaman kalbi ile Paris’ e hareket edecek genç Lautrec’ in heyecanını hissettim biran. İçim çız etti.Çocukken ismini unutmadan söylediğim ilk ressam ile aramda her daim diri insani bir bağ var. Onun gara gelirken arşınladığı taş kaldırımlar kent merkezine götürüyor beni. Mmmmmmm mis gibi kahve kokuları, küçük kafelerden yavaş yavaş yayılmaya başlamış. Ulu çınarlarda ürperten bir rüzgar dolaşıyor. Her attığım adımla yeşilin, mavinin, eflatunun, pembenin sarının hatta turuncunun tonlarıyla beyanmış ahşap cepheleriyle kendine aşık eden pastahane ve şekerlemeciler beni vitrinlerine yapıştırıyor. Her vitrinin önünde 1930’lardan fırlamış sepetli bisikletler park edilmiş. Bisikletler de rengarenk. Ama henüz tüm dükkanlar kapalı, üstelik bugün pazar. Belki hiç açılmayacaklardı:((

Tüm Ortaçağ kentleri gibi Albi’ ye de bir nehir can veriyor. Muhteşem Tarn. Gürül gürül akan yüksek debili, cömert nehir. Yine de kente karakterini bahşeden sadece Tarn değil, yörenin temel yapı malzemesi olan pembe kiremit de kenti şekillendirmiş. Terracota kiremitler, usta ellerde bir yanda sevimli konutlara, bir yandan da muazzam katedral ve saraylara dönüştürülmüş. Evlerin alt katları ahşap ve taşın beraber kullanılmasıyla inşa edilmiş. Bu zemin katlar ortaçağdan beri atölye ve dükkan olmuş ve bu ticari karakter bugüne taşınmış. Daracık keşmekeş sokaklar kaybolmaya çağırıyor beni. Kiminin ortasında ufacık, çiçeklerle bezeli bahçecikler bekliyor seni.

Zamanında türlü entirikanın döndüğü, hain planların yapıldığı bir hiristiyanlık merkeziymiş Albi.Hava hala soğuk. Öğlenin ılık kucağına atlayana kadar, Azize Cecilia Katedralinin yanında inşa edilmiş Berbi Pisikoposlar sarayına doğru koşar adımlarla ilerliyorum. Bu sarayın bir kısmı Toulouse Lautrec müzesi olarak hizmet veriyor. Gri bir kasım günü Charlemagnelardan beri asilzade bir ailede gözlerini açan Lautrec’ in sakatlığı, kuzen olan anne ve babasının evliliğinden kaynaklanıyor. Çocukluğu kuşaklardır ailenin olan Tarn kıyısındaki Kocaman taş şatoda geçiyor. Gerçek bir maço olan babasının horgörmelerini sanata sığınarak aşıyor bu duygulu ve hassas çocuk. En büyük destekçisi duyarlı annesi. Babası zalim bir yabancı sadece.

Liseyi okumak için 1873 yılında Paris’ e ayak basması ile sanat tarihini alt üst edecek yeni bir hayata başlıyor Lautrec. Çok zor, acı ve sefalet dolu, hazin ama heyecanlı, verimli, sıradışı, kısacık bir hayat. Merdivenlerini sürünerek çıktığı çatı katındaki atölyesini çok seviyor. Meyhaneler, randevuevleri, kaderseler, ucuz kafeler yaşam alanları Lautrec’ in. Tüm bu mekanlardaki yaşanmışlıkların meyveleri olan eşsiz resim ve illüstrasyonlar bu müzede sergileniyor. En az üç saat geçirdim müzede. Her türlü düşünceden arınarak ve farklı bir boyuta geçerek.

Albi’ nin kaderi 2010 yılında UNESCO dünya mirasları arasına girmesiyle yeniden çiziliyor. Artık Albi çok popüler bir ortaçağ kenti. Dünya duyuyor adını. Bu yeni mertebesini ise, ortaçağın önemli dini merkezlerinden olan Berbi Sarayı ve Azize Cecilia Katedraliyle Fransa’ nin en iyi korunmuş Ortaçağ pisikoposluk yerleşkelerinden biri olmasına borçlu. Kalın taş duvarları, avluları, loş revaçları, yüksek kuleleriyle gotik mimarinin insani hayran bırakan, eşsiz parçaları bugüne ulaşıyor. Ortaçağ ardından da değerli Rönesans binaları ile donatılan kentin çeperlerindeki koruma surları da görülmeye değer.13. yüzyılda inşa edilmiş bu masal sarayın

Doğu cephesinden şehrin kalbinin attığı piazzaya-meydan- çıktım. Kent canlanmış, cıvıl cıvıldı. Çoluk çocuk yiyip içiyor, gülüp eğleniyordu. Dünyanın dört bir yanından gelmiş Lautrec aşıkları, onun mimik kentini keşfe çıkmış. Japon’lar her köşenin fotoğrafını çekiyor. Yerli halk alış veriş sonrası sohbet ediyor.Karnım çok acıktı… Küçük lokantalardan hangisine girsem bilemedim. Sonunda Tarn kıyısındaki mavi yeşil kepenkli, tahta masalı, minderli geniş sandalyeleri olanına girdim. Bir aile işletmesi. Yöre öyle bereketli, öyle nitelikli bir şarap hinterlandının ortasındaki her kadeh şarap insana ömür katıyor.

Fransa’nın Occitania bölgesi, Tarn Departmanının başkenti Albi. Pireneler’in taze, temiz dağ havasının coşkusu ve Tarn’ in taşıdığı alüvyonlar Fransa’nın en lezzetli sebzelerinin burada yetişmesini sağlıyor. Kaz, ördek, tavuk, piliç gibi kanatlılar çooooook özgür, dolayısıyla çok lezzetli. Aslında Fransa’nın Güney Batı’sı fransızlar arasında gastronomi ve mutfak ile aynı anlama geliyor. Atalarından gelen lezzet gelenekleri Albili genç ellerde yeniden yorumlanıyor. Cassoulet, fois gras, magret de canard, pot au feu, bougnetteler enfes. Ahhhh o meşhur “Fransız paradoksu” Albi’ de de geçerli. Bu kadar yağlı, bu kadar kalorili yemeklere ve bu kadar iştaha rağmen nasıl böyle zayıf kalıyor bu fransızlar!?

Şölen gibi bu öğle yemeği beni akşam üzerine taşıdı. Eski köprüden-Pont Vieux- geçerek eski mahalle Saint Selvi’ ye döndüm. Katar’lardan miras kalan mekik şeklindeki “navette” şekerlemelerinin tadına mutlaka bakmalıydım. Badem, tereyağ, kuru meyve ve yumurtadan yapılan büyülü şekerlemelerden. Ama önce piazzadayım, bir kahve içecektim. Kahvenin yanında da Albiye özgü bir tart olan Croustadı deneyecektim. Bir dilim armutlu, bir dilim elmalı.Ben müzedeyken ahşap tezgahlardan bir pazarcık kurulmuş piazzada. Tartlar, çörekler, kişler, marmelatlar, kurumuş çiçekler, reçeller, ballar satılıyor. Bal, kestane, lavanta, papatya, ıhlamur balları ve Kocaman düğme gibi böğürtlenler, sulu ahududular. Ben sadece kartpostal ve bir demet lavanta aldım. Ve tabi navetteler.Son bir kahve daha.

Edilen hararetli sohbetler beni en kalabalık kafeye çekti. Zevkli kahkalar, yapılan şakalar havada çınlıyordu. Saat beş olmuş, Fransa’da aperatif saati. Albi’de de bu keyifli alışkanlık rengarenk kadehler ve türlü türlü çerezle kutsanıyordu. Bende altı buçuk Toulouse trenine yetişmeliydim. Hava erkenden kararmaya başlamıştı artık. Geldiğim yoldan dönüyordum. Aklım ve kalbim düşkün ve zavallıların dostu Lautrec ile beraber. Tren kalkmak üzereydi. Serin, hatta soğuk. Hatta buz gibi Albi akşamüstü. Yine pencere kenarındaydım, ama bu kez alacakaranlıkta bakıyordum Albi’ ye. Alacakaranlık karanlığa dönüyordu ve ben yavaş yavaş gözlerimi yumup bir saat on beş dakikalık bir Lautrec rüyasına dalıyordum.

okur

Yazar: hazel-ALKIM

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.