Saksıdaki Çiçek-Bölüm 3

Devamı:

Çetin’in odadan çıkışıyla geri işlerime yöneldim.-Haksızlık ediyorsun çocukcağıza ne güzel seni beğenmiş neden umutlandırıyorsun?-diyerek konuşan iç sesimle çok az bir pişmanlık yaşamış olabilirdim fakat hislerim daha da mutlu olmuştu.

Nedeni ise erkeklere olan güvensizliğim ve hissizliğim olabilirdi. Bayağı bir saat çalıştığım için iş çıkış saatim gelmiş mi diyerek  başımı kaldırıp saate bakacaktım ki kapıda duran kişiyle duraksadım. 

“Ne zamandır oradasın?” dedim ruhsuzca.

“Bilmem bir yirmi dakika oluyor galiba.” dedi. Ne yani yirmi dakikadır orada mıydı? Neden fark etmemiştim ki?

“Neden kapıyı çalmadın, her önüne gelen açık kapıdan insanları mı dikizliyorsun?”

“Hayır be fazla işine odaklanmıştın bende bozmak istemedim.” 

“Ben de çıkmak için hazırlanacaktım. Boşuna bekledin yani.” dedim Emir’e. 

İş başvurusu yapmak için şirkete geldiğimde bana çok yardımı dokunmuştu. Yardımı için samimi konuştuğumdan dolayı onun flört ettiğimi sanmış olabilirdi. 

“Bence değdi.”

“Efendim?” Söyleme, lütfen söyleme aklımdakileri.

“Diyorum ki bence iyi ki yirmi dakika boyunca seni izlemişim.”

Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyordum. Adam resmen bana yazıyordu. Lâl olmuş gibiydi dilim. En sonunda kendime gelerek sözlerime başladım.

“Saçma sapan konuşup benim sinirimi bozma. İki yüz verdik diye tepeme mi çıkacaksın? Bana bak sakın bana sulanayım falan deme!” diyerek sesimi yükselttim.

“Ne sulanması ya sadece iltifat ediyorum.” dediğinde dinlemeyerek kuru olan mantomu ve eşyalarımı alıp kapıdan çıktım.

“Ayça, Ayça beni yanlış anladın sen.” Arkamdan bağırıyordu fakat dinlemiyordum. Bugün saçmalık kotamı doldurmuştum. Bir günde iki adamla uğraşamazdım.

Şirketten çıkış yapıp dolmuşa bindim. Topuklu ayakkabılarla bir daha yokuştan aşağı inmeye kalkışmayacaktım. Hatta eğer yokuştan ineceksem gerekirse ayakkabılarımı çıkarıp inecektim.

Dolmuş evime yakın yerde durduğunda zaman kaybetmeden eve doğru yürümeye başladım. Topuğuma baskı yapan ağrıyı yok saymaya çalıştım fakat yokmuş gibi davrandıkça daha da fazla ağrı yapıyordu.

Apartmanın önüne gelince binaya girip 3. katın asansörüne bastım. Normalde merdivenleri kullanırdım ama bugün asansörü kullanmak zorunda kalmıştım. Eve adımı attığım an soyunmaya başladım. Her adımımı attığımda üstümden bir parça azalıyordu. Banyoya girip temizlendim.

Pijama takımımı giyip, saçımı da kuruttuktan sonra koridorda çıkardığım kıyafetlerimi toplamaya başladım. Eğilip son kıyafetimi de aldığımda karnımın guruldadığını fark ettim.

Çamaşırları, kirli sepetine atıp mutfağa geçtim. Yorgun olduğumdan dolayı en iyi fikir yoğurtlu makarnaydı. Suyu ısıtıcıya koyup biraz bekledikten sonra suyu tencereye boşaltıp tuz ve makarnayla beraber ocağın üstüne koydum. 

Dolaptan hazır yoğurdu da çıkarıp tezgaha koydum. Makarnalar pişince yoğurdu ve makarnayı birleştirip bilgisayarın karşısına oturdum. Gelen mailleri kontrol ediyordum.

Yemeğim bitince bilgisayardan herhangi bir şarkı açıp bulaşıkları yıkamaya başladım. 

Mutfaktaki saate baktığımda saat çoktan 10 olmuştu. Ellerimi havluda kurulayıp yeniden bilgisayarın başına geçtim fakat aklıma sabah tanıştığım Çetin gelince bilgisayarın üstündeki ellerim aniden durdu. Acaba hala bekliyor mudur? Beklemiyordur ya o kadar çılgın değildir değil mi? Ya öyleyse.

Aniden sandalyeyi ittirip ayakta öylece bekledim. Gitsem mi, gitmesem mi?

Adresi saati falan da bilmiyordum. Öylece kağıdı buruşturup atmıştım kenara. Aptallığım hep başa belaydı. Koşarak üstümdekileri umursamadan kısa montumu, botlarımı ve şemsiyemi alarak şirkete doğru koştum. 

On dakikaya şirkete vardığımda güvenlik görevlisinden kapıyı açmasını istedim. Koşarak odama vardım ve çekmeceleri karıştırdım. Ajandamın yanında ki buruşmuş kağıdı görünce hemen elimle çekip aldım.

Kağıdı okuyunca içime bir taş oturmuştu resmen.

Umarım gelirsin. Sen gelinceye kadar bekleyeceğim…

Gül mahallesinde sokak başında 🙂

Saat 8’de.

Ya bu çocuk gerçekten salaktı. Randevu için sokak başını seçiyordu. İnsan bir kafe falan seçer.-Sanki seçse gideceksin ha- 

Buluşma yeri on beş dakika uzağımdaydı. Şirketten çıkıp koşarak buluşma yerine varmaya çalıştım. Kar yağışı başlamıştı. Yüzüme vuran soğuk havayla nefesim kesilmişti. Saçlarım kardan dolayı ıslanmıştı.

En sonunda vardığımda 5 metre uzağımda yerde oturmuş mantosuyla ısınmaya çalışan bir Çetin görmeyi beklemiyordum. Yavaşça yanına yaklaşırken şemsiyeyi açtım.

Kendim ıslamama rağmen şemsiyeyi Çetin’in başının üstüne tuttum. 

Yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Soğuktan mosmor olan dudakları beni görünce gülümsemeye başlamıştı. 

“Neden beni bekledin ahmak adam!” diyerek bağırdığımda daha da fazla gülmüştü.

“Ya gülmesene cevap ver bana. Tanımadığın bir kız için neden soğuktan ölmeyi risk alırsın anlamıyorum gerçekten.”

“Geldin.” 

“Evet, geldim ama randevu için değil kesin bu beyinsiz adam beni bekliyordur, gariban üşümesin diyerek geldim.”

“İyi ki geldin o zaman ” dediğinde sabır dilermiş gibi başımı gökyüzüne çevirdim.

“Kalk, hadi git evine Çetin.” dediğimde beni duymazlıktan gelmişti. 

“Şemsiyeyi kendine al. Sen üşürsün.” diyerek ayağa kalkıp şemseyi bana ittirdiğinde; şemsiye elimden kayıp düşmüştü.

Dişlerimin arasında tıslayarak “Kalk evine git” dediğimde ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi duruyordu. Hafif sallandığında hızlı bir şekilde koluna girdim.

“Evin nerede onu söyle bari seni bırakırım.”  dediğimde konuşacak hali yokmuş gibiydi.

Ne yapacaktım şimdi burada bıraksam acımasızlık olur. Kendi evime götürsem mi?

“Pişt ayık kalmaya çalış bak sakın bayılma bir de seninle uğraşamam tamam mı?”

Önümüzden geçen taksiyi durdurdum. Yavaşça Çetin’i taksinin arka koltuğuna oturtturup ön koltuğa geçtim. Evimin yerini söyleyip arkamı döndüm. Çetin gözlerini kapatmış halsiz bir biçimde oturuyordu.

Umarım hastalanmazdı…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.