Osmanlı mı? Cumhuriyet mi?

Uzun bir aradan sonra tekrardan “Kooplog” mecrasına dönmeye karar verdim. Nasıl başlarsan, öyle gider demişler. İşte benimki de o misâl, tekrar bu arenaya döndüm.

Bugün ele alacağım konu uzun yıllardır süregelen hattâ büyük bir kutuplaşmanın yansıması olmuş olan, “Osmanlı mı? Cumhuriyet mi?” sorusunun, bize ne ima etmek istediğini anlamaktır. Güç ve belirli politik kuramlar üzerinden mi bu iki rejimi karşı karşıya getiriyor, yoksa tek bir tarafı seçip tarih oluşumunu oradan itibaren kabul etmen  gerektiğini mi sana dikta ediyor. Bu sorunun ne ima ettiğini anlamadan konuşmak yersiz olur. O zaman başlayalım.

Öncelikle şunu bilmek gerekir ki, Türk Tarihi belirli bir oluşumun meydana getirdiği değersiz bir unsur değildir. Aksine, pek kıymetli devlet adamlarının bulunduğu ve uğruna nice başların verildiği, dünya tarih ekseninin etrafında dönen en kuvvetli sosyokültürel bilince sahip etnik bir oluşumdur. 

Osmanlı İmparatorluğu, özellikle Fransız İhtilâli dediğimiz bu büyük çaplı darbenin ardından dünya üzerine milliyetçi sentezlerin yayıldığı dönemlerde zor bir hâle girmişti. Balkanlar coğrafyasının en kadim millî unsurlarından olan Sırp ve Arnavut gibi milletler, başlarına gelen âsi ve bağımsız ruhlu liderler tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı örgütlenmiş bir hüviyete büründüler. Özellikle Sırpların isyanları devletin belini ağır derecede bükmüştü. II. Mahmud döneminde başlayan ihtilâl hareketleri her iki taraf adına büyük zararlar vermiştir. 

Ardından, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) patlak vermişti. II. Abdülhamid’in başında bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu ve II. Alexsander’in başında bulunduğu Rus Çarlığı, tüm kozlarını başta Balkanlar, Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu’da kullanacaklardı. Lâkin hazırlıksız olan taraf Osmanlı idi. Çünkü, 1876 ihtilâlinden yeni çıkmış bir devletin ordu bünyesi, hiyerarşik bir mağlubiyete uğramıştır. Osmanlı ordusu ne yazık ki bu ihtilâlin olgularından çok çekti. Elde edilen birkaç zaferin dışında, hiçbir parlaklık gösteremeyen ordumuz mağlup oldu. İmzalanan Berlin Antlaşması sonucu Balkanlar başta olmak üzere pek çok nokta elden çıkmıştı. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan hâl edilmesi üzerine işler daha kötü bir hâl almıştı. Zira yönetimi ele geçiren meclis ve İttihat Cemiyeti, girdikleri iki Balkan Savaşı’nın ağır mağlubiyetlerinin kötü tesirini üstünden atamadan, kendilerini bir anda I. Cihan Harbi’nin içinde bulmuşlardı. 1914-1918 arasında süren I. Cihan Harbi, Osmanlı İmparatorluğu adına pek iyi geçmemişti. Hattâ resmî tarih için Osmanlı, bu savaşın sonunda yıkılmıştı!

Mehmed Reşat dönemini ihtiva eden en önemli unsurlar olan I. ve II. Balkan Savaşları, ardından gelen ve global çevreyi sarsan, politik dengelerin yeniden planlanmasını sağlayan, hattâ resmiyete göre Osmanlı’yı yıkan I. Cihan Harbi padişah V. Mehmed (Reşat) ‘ın ölmesi sonucunda hükümetler arasında uzamaya gitmişti. Yeni padişah olarak hızla VI. Mehmed (Vahideddin) tahtta çıkartılmış ve ateşkes için İngiliz hükümetine başvuru yapılmıştı.

30 Ekim 1918’de Mondros’a demirleyen Agemennon Zırhlısı’nda imzalanan, “Mondros Ateşkes Mütarekesi” usulünce Osmanlı İmparatorluğu fiili olarak tüm varlığını kaybetmişti. Lâkin Anadolu’nun genç arslanları yeni bir kıvılcımı ateşlediler; MİLLÎ MÜCADELE!

Millî Mücadele döneminde, Yunanlara karşı galebe gelinmiş ve tüm işgalciler 24 Temmuz 1923’te ülkenin iç sınırlarını terk etmişlerdir. 29 Ekim 1923’te başta Gâzi Mustafa Kemâl Paşa, İsmet Paşa, Mareşâl Fevzi Paşa, Kâzım Paşa ve diğer büyük paşalarla birlikte “Türkiye Cumhuriyeti” ilân olundu. İşte, konumuzun aslî muhakemesi burada başlıyor.

İnsanlarımızın kafasında şöyle bir algı yahut şüphe mekanizması oluştu. 

Osmanlı ve Türkiye ayrı bir devlettir. Birisi krallık, birisi cumhuriyet. Yeni bir devlet kuruldu!

Hâlbuki bu düşünce sistemi tamamı ile yanlıştır! Türkiye bir ülke değil, coğrafya ismidir. Bu coğrafyaya ise Sultan Alparslan’ın 1071 yılında, Roma İmparatoru Romen Diogenes (Diyojen) ‘e karşı kazandığı, “Malazgirt Meydan Muharebesi” sonucunda Türkiye denilmiştir. Büyük Selçuklular, Osmanlılar ve günümüz Cumhuriyeti de Türkiye’yi oluşturan ana etkenlerdir. Bu sebeple, uzun yıllardır tartışılan ve halledilemeyen, “Osmanlı mı? Cumhuriyet mi?” sorusu ortaya çıkmıştır. Hâlbuki ikisi de aynıdır. Bugün bakınız, Cumhuriyet’e ait olan kaç merkezî birim var. Çoğu, hattâ tamamı Osmanlı’dan kalan bir merkezî birim yapılarıdır. Bu listeyi örnek vermek gerekirse;

  1. Danıştay (10 Mayıs 1869)
  2. Polis Teşkilâtı (1845)
  3. İtfaiye Teşkilâtı (1714)
  4. Kızılay (11 Haziran 1868)
  5. Devlet Demiryolu (1856)
  6. Jandarma Komutanlığı&Teşkilâtı (1839)
  7. Ziraat Bankası (27 Kasım 1863)
  8. Devlet Deniz Hatları (1844)

Bakınız bunlar sadece örnektir. Daha saymadığım pek çok nokta vardır. Buradan yola çıkılırsa, Osmanlı’dan kalan mirası onun sonraki nesli genç Cumhuriyet sahiplenmiştir. 

Bundan dolayı ki, “Osmanlı Türkiye’dir, Türkiye Osmanlı’dır!

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

2 Yorum

  1. Ömer, kalemine sağlık yazın çok güzel ve gerçekten tartışmalı bir konuya değinmişsin. Araştırmalarına devam ederek daha da kapsamlı ve derin yazılarla bizimle birlikte olman dileğiyle…