Ömür Tiyatrosu

Yaşlı adam oturduğu yerden çevresine bakındı ve ağarmış saçlarının üzerine taktığı kasketi çıkardı. Elindeki bastonu da yanındaki boş sandalyeye yaslamıştı geri almak üzere. Koskocaman bir tiyatro salonunda bir başına oturuyordu. Böylesine büyük bir salonun boş olması pek alışılmış bir şey değildi, anlaşılan tiyatronun başlamasına henüz çok olduğundan yaşlı adamdan başka kimse yoktu. Sabırsızlıkla geri yaslanıp beklemeye başladı. Bekledi bekledi ve bekledi. Ama az sonra bir başına beklemekten sıkılınca gitmek için ayağa kalktı. Tam o esnada perde açılıp sahnedeki ışıklar hariç tüm aydınlatmalar kapandığından geri oturmak zorunda kalmıştı. Tavandaki spot ışık sahnenin sol tarafından gelen küçük bir çocuğu takip ederek tam ortada, çocuğun durduğu yerde durdu. Hemen sonra çocuk, olduğu yere, yara bere olmuş dizlerinin üzerine çöktü. Yaşlı adam, çocuğun dizlerindeki morluklar ve ayak bileklerine doğru süzülen kanın makyaj olduğunu bilmese canı acımış sanacaktı. Henüz çok küçük görünüyordu, beş veya altı yaşlarında anca olmalıydı. Açık kahve, dağınık saçları ona şirin bir ifade katsa da rengi mavi mi yeşil mi anlaşılmayan gözlerindeki mutsuzluk, o hüzünlü parıltıdan sebep apaçık ortadaydı. Az sonra dizlerinin üst kısmını saran koyu yeşil şortun arka cebinden bir şey çıkarttı. Sararmış bir kağıt parçasıydı, bir fotoğrafa benziyordu. Ve bu sahne yaşlı adama o kadar tanıdık gelmişti ki bu tanıdıklık, kalbinde geçmiş zamanlarda kırılan yerlerin sivri uçlarını tüm bedenine batırmış ve ona acı veren kesikler atmıştı. Oturduğu kırmızı koltukta donup kaldı bu tanıdıklık hissiyatından sonra.

Sahnedeki çocuğun minik dudaklarından sessiz bir kelime döküldü, “Anne.” demişti kısıkça. Sesi pek fazla çıkmasa da yaşlı adam anlamıştı ki elinde tuttuğu fotoğraf annesinindi. Küçük bir çocuğun yokluğunu en çok hissedeceği şey annesiydi. Çünkü o yaşta bir çocuk henüz anlamını bilemediği sevgiyi en çok annesinden öğrendi. Bir fotoğraf ona sevgi nedir öğretebilmiş miydi ki? Yaşlı adam, çocukken annesiyle elle tutulur bir zaman geçirmediğinden hayatına girip sonra da usulca çıkan insanların değerini hiç bilmedi bu yüzden. Bunu hep annesinin ve de onunla ilgilenmeyen babasının suçu olarak görürdü. Babası, annesinin onları terk etmesinden sonra kendini sadece işine vermiş  ve bir gün uykusunda sessizce ölüp gitmişti. Sevgi, insanı anlamlandırır ve yüceltirdi. Ama yaşlı adam sevgisiz kaldığından git gide körelmişti artık. Ne birini sevebilmiş, ne de bir başkasının onu sevmesine izin vermişti. Bir taş gibi hissetti o an kendini. Bir taş gibi katı ve soğuk.

Az sonra çocuk, rengi değişik gözlerini fotoğraftan kaldırıp ona baktığında mutsuzluğu gözlerinden oldukça net okunacak bir haldeydi. Sanki hissettiği şey somutlaşmış, bir kalıba bürünmüştü. Bu ona acı veriyor muydu? Konuşacağı sırada perde kapandı ve perde kapanır kapanmaz yaşlı adam istemeden tuttuğu nefesini bıraktı. Elleri titriyor olmasına rağmen tüm bedeni uyuşmuş gibiydi o an. Eskiden kalan bir kaç parça anı ancak hatırına düşmüş, kendini belli etmek istercesine yaldızlarla kaplanmıştı zihninde. Başarılı oldular da. Simsiyah saçları olan güzel bir kadındı aklına düşen hatıradaki. Kadın o zamanlar henüz minik bir çocuk olan bu adamı dizlerine yatırmış, saçlarını okşuyordu. Uykuya dalmak üzereyken dizlerine yattığı kadına bakmıştı çocuk, kadınsa yüzüne çok yakışan o güzel gülüşüyle karşılık vermişti oğlunun sevimli bakışlarına. O günden sonra onu bir daha hiç görememiş, dizlerinde uyuyamamıştı. Annesi onu ve babasını sessizce bırakıp gitsede giderken attığı adımların sesi çocuğun boğazına şimdiye değin haykıramadığı çığlıklar olup düğümlenmişti. Annesi en büyük haksızlığını ona yapmıştı aslında. Giderken bir an bile düşünmemişti. Peki o neden hala düşünüyordu? Bilmek istemiyordu. Bildiği gerçekliklerin doğru olması ona hep acı verirdi.

İkinci perde başladığında tekrar dikkat kesildi. Bu kez sahnedeki genç bir çocuktu. Adımlar atıyor fakat adım attığı zemin ayaklarının altından kayıyordu. Olduğu yerde sayıyordu ve o, bunun farkında bile değildi. Kaşında bir yarık vardı, oradan yanağına doğru süzülen kan, kurumuş bir iz bırakmıştı teninde. Üzerinde birkaç düğmesi eksik beyaz gömlek ve tek omzuna astığı çantasıyla bir sokak serserisinden farksızdı. Az evvelki küçük çocuk olduğu rengi garip gözlerinden kolayca anlaşılıyordu, büyümüş, değişmişti. Bazı şeylerin farkına varacak yaşa gelse de attığı adımların boşa olduğunu göremeyecek kadar çocuktu yine de. Gözlerindeki mutsuzluk sabit duruyordu ama içindeki acısını ele veren diğer duyguları gizlemeyi öğrenmişti. Yaşlı adamın aklı bu kez gözlerine değil, beyhude bir çabayla adımladığı ayaklarına gitti bu yüzden. Kaç yol yürümüştü ve yürüyecekti hala yerinde sayıyordu. Belki de çok şey öğrendiğini düşünürken hiçbir şey öğrenememişti. 

Adam o an fark etti ki bir şeyleri bir başına öğrenemezmiş kişi. İnsan insana öğretirmiş sevgiyi, nefreti veya neşeyi. O şimdiye kadar yalnızca iki kişi tanımıştı. Biri simsiyah saçları olan güzeller güzeli bir kadındı, ansızın çekip gittiğinde acıyı öğretmişti. Diğeri oldukça katı kuralları olan, o güzel kadına olan sevgisinden yaşamayı kaldıramayan bir adamdı ve acımasızlığı öğretmişti. Bu adil değildi ve hiç bir zaman da olmayacaktı. İşte bu yüzden hissetmeyi değil de kendi adaletini yaratmayı öğrenmişti hayatında. O zaman onun için her şey çok daha kolay, daha katlanılır olmuştu.

Çocuk birden durduğunda yaşlı adamın gözleri tekrar yüzüne çıktı. Artık daha da büyümüş, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen genç bir adam olmuştu. Şimdi yürüdüğü yol ayaklarının altında kaymıyordu. Adımlarını fark ederek ve sağlam atıyordu, o sahiden büyümüştü. Dudaklarına yer eden fersiz gülümseme gözlerine de ulaştı birazdan. O esnada pantolonunun cebindeki bir elini çıkardı ve yavaşça kaldırıp parmaklarını bir defa şıklattı. Bu defa perde tamamen kapandı, ışıklar açıldı ve oyun bitti.

*****

Umuyorum keyifle okumuşsunuzdur. İyi günler dilerim.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

4 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.