Olmalı mı, olamalı mı? Yoksa hiç değişmemeli mi?

Okuldan gelince evin kapısını çaldı. Kapıyı açan olmadı. Baktı, sokakta top oynayan arkadaşlarını gördü. Çantasını bir kenara fırlatıp, attı. Üzerindeki fazla giysilerini çıkardı ve o da futbol oynayan arkadaşlarının arasına katıldı. Annesi hava kararmaya yüz tutunca uzaktan göründü. Bir keresinde annesini diğer kadın arkadaşlarıyla konuşurlarken duymuştu. “Erkek çocuklarını hiç sevmiyorum” demişti annesi. Oğuz şu anda on iki yaşındaydı. Kendinden iki yaş küçük bir erkek kardeşi, bir de beş yaşında kız kardeşleri vardı. Oğuz’ un kardeşi Hakan’ da ara sıra abisinin futbol oyununa katılırdı. Babaları varlıklıydı. Yaşadıkları şehirde tanınmış bir müteahhit ve inşaat mühendisiydi. Kazancı iyiydi. Anneleri son modadan giyinir, saçlarını sık sık mavi, mor, kırmızı, yeşil değişik renklerde boyatırdı. Şık ve sosyetik bir kadındı. Evlerinde iki tane hizmetçileri vardı. Biri ev temizliği yapıyor, diğeri de yemek ve çocukların bakımı ile ilgileniyordu.

Oğuz on dört yaşındayken, babaları kırk iki yaşında kalp krizi geçirerek vefat etti. Yaklaşık bir hafta yoğun bakımda kalan babasını doktorlar maalesef kurtaramamışlardı. Babalarının kazancından başka gelirleri olmadığı için de birden yokluğa düşmüşlerdi.

Çok zor geçen günlerden sonra, liseyi bitiren Oğuz, Almanya’ ya gitmeye karar verdi. Orada da zor günler bekliyordu Oğuz’ u. Çöpçülük yaparak geçimini sağladığı, bu arada uyuşturucu kullanmaya başladığı da söyleniyordu Oğuz’ un.

Oğuz, birkaç yıl sonra ülkesine döndü. Ancak, davranışlarında bir tuhaflık vardı. Kullandığı uyuşturucunun beynine zarar verdiği söyleniyordu. Şizofreni hastası olmuştu… Daha da zor günler onu bekliyordu…

yazar

Yazar: Gri Mavi

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.