in ,

Okuma Notları

Çok garip bir dönemdeyiz. Teknolojik gelişme ve değişmeler, bilimsel yeni buluşlar ışığı altında insanlığın yaşamını daha kolaylaştırmak adına önemli medeniyet adımları atılmasına rağmen…

Çağımızın dokusuna yakışmayan, insanlık adına utanç verici eylemlerin, televizyonlarda halen döndürülüyor olması, gazetelerin bu vakalarla dolup taşması…

Kadın cinayetleri…

Çocuk istismarı…

Çocuk emeğinin sömürülmesi…

İnsan kaçakçılığı ve ticareti…

Nedendir, tarih çizgisi ileriye doğru ilerlerken, insanlık; ilim adamları marifetiyle insanlık kültür havzasına katma değer sağlarken, tıp alanında artık çığır açılmışken, tedavi edilemeyen hastalıklara deva olunurken…

İnsanlığın ve uygarlığın, “akışın” tersi yönünde tepki vermesi veya davranışlarda bulunması, gelişimin önünde set olarak durmaya çabalaması, dönemimiz itibariyle anakronik bir görünüme neden olmakta.

Hem toplumumuzdaki hem de dünyadaki gelişmeleri inceleyip “okumaya” çabaladığınızda… Sık sık donup kaldığınızı hissetmişsinizdir. Medeniyet ve insanlık ileriye doğru ilerlerken, ilerleme ve akış karşısında durmak, olumluya yönelik teşebbüsler indinde şaşı bakmak, çağımızın müzmin rahatsızlıkları olsa gerek.

Koronavirüs döneminde, kadına karşı girişilen şiddet eylemlerinde artış yaşanıyormuş. Gazeteler bunları yazmakta. Tabii ki burada seslendirilmek istenen, salgından ötürü, dört duvar içine kapanan insanların mağduriyetlerinin de kamuoyunda yankı bulamaması!

Kadına yönelik her türlü insanlık dışı davranışlar, kadının birey olarak görülmemesi, mağdurun sürekli sıkıntılarıyla başbaşa bırakılması, öte yandan kadına içinde yaşadığımız çağda cehennemi yaşatan erkeklerin korunması veya ceza tedbirleri bağlamında üç maymunun oynanması ve diğer ataerkil iktidarın sergilediği riyakârca davranışlar, canımızı acıtmaya devam etmekte. O vakit ne yapılması gerekiyor?

Söz ve eylem tutarlılığında buluşmak gerekiyor. Kadının gerçek anlamda korunması gerekiyor.

————-

Çocuklarımızın ve gençlerimizin sıkıntıları da basında yer bulmaya, bu mağdur insanların sıkıntılarıyla dertlenen insanlarda üzüntüye neden olmakta. Çocuk istismarının yüz kızartıcı bir raddede sürdürülmesi, çocukların gelişme dönemlerinde deneyimledikleri travmatik vakalardan ötürü yaşamlarının çekilemeyecek eşiğe gelip dayanması, evet tüm bunlar çağımızın dertleri ve dertlenilmeyi de hak eden sorunların başında gelmekte. Çocuk istismarı karşısında da, kadınların katledilmesi karşısında da, çözümsüzlük, vurdumduymazlık, kayıtsızlık ve tepkisizlik, kanımca ataerkil iradenin, sorunu göğüslemeye yeterince eğilimli/istekli olmamasından ileri geliyor.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, bugün okuduğum açıklamasında, idam cezasının tekrar gündeme getirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Kesinlikle, bu açıklamanın arkasındayım. İnsan hakları aktivistleri veya liberaller ne der, beni çokça ilgilendirmiyor. Çağımızın çağdaşı olamayan, daha doğrusu insan müsveddeleri yaratıklar tarafından, hem kadınlarımızın hem de çocuklarımızın istismarı ve varlıklarına yönelik tehditkâr davranışlar, artık klişe cümlelerle düzeltilemeyecek vaziyette.

Papağan gibi tekrarlamamıza rağmen, yani “eğitim eğitim eğitim şart” dememize rağmen, ne kadın cinayetlerine ne de çocuk istismarına bu yaldızlı cümleler deva olabilmekte. Yargının tartışmalı olduğu, hukuk sistemimizin hantallığından söz edildiği bir dönemde, işlenen cürümlerin karşılıksız kalacağı intibaı, ancak kararlı ve çağımıza uygun davranış modelleriyle tutarlılık taşır. Artık insanlarımızın kafasına mıh gibi çakmamız gereken realite: Yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağıdır.

Bugün, yine medyada gezinirken gördüm. Tarikat liderinin tutuklandığını. Ülkemiz gerçekten de bu tarikat, dergâh, Şeyh, Şıh gibi çağımızın karanlık vakıalarından çok çekti. Bu tarikatların faaliyetleri, toplum içindeki etkinliği ve varlıkları neyin gereksinimidir? Şunu kabul etmek durumundayız: Evet, ilk dönemlerde bu tarikatlar, belki kırdan kente göç eden vatandaşlarımızın “tutunacak dalları” idi. Onları geldikleri yerde, muhatap oldukları kültür şokunda kent yaşamının acımasızlığı karşısında kapalı devre biçiminde koruyup gözetmekte, hemşerilik ve hısımlık anlayışı içinde bir koruma kalkanı vazifesini görmekte idi.

Siyasal İslam projesi çerçevesinde, İslamî hareketlerin, dönemler itibariyle güçlenip palazlanmaları çerçevesinde, taban bularak, iktidara ortak olma canhıraşları ve faaliyetleri; son tahlilde tarikatları siyasetle eşanlı anılır duruma soktu. Bugün ülkemizde bu cemaat ve tarikat yapılarının, masum duygularca hareket ettiğini ileri süremeyiz. Cemaatler, sahip oldukları mensupları ağıyla devleti ele geçirilecek bir hedef olarak görmekteler.

————–

İçinden çıkılamaz sorunlar yumağının içindeyiz. Neden? Çünkü, her dönemde, her iktidar döneminde, sorunlar masaya getirilmiş ve titizlikle çözümlenmeden, yani neşter vurulmadan tekrar buzdolabına kaldırılmış. Bugün için, nasıl ki siyasal sistemden şikâyet ediyorsak, nasıl ki yargı sisteminin keyfiyete neden olduğundan bahis açıyorsak, demokratik mekanizmanın istenen düzeyde çalışmadığından dem vuruyor isek…

Ezcümle, yönetimsel problemlerimizden dert yanıyorsak, bunlar hep palyatif önlemler almamızın neticesidir. Hiçbir sorunumuz, yeterince değerlendirilmedi. Gerçekçi bakış açısıyla irdelenmedi. Popülist yaklaşımlarla halkın gazını almak adına, dostlar alışverişte görsün misali siyasetlerle sorunlar, hep ileriye bakiye kaldı. Burada bir şeyin altını çizmek durumundayız: Kamuoyu. Kamuoyunun ve sivil hareket girişimlerinin, açık toplum tesisinde ne kadar önemli bir işleve sahip olduğunu belirtmemize gerek var mı? Demokrasiyi, ağızlarına mütemadiyen dolayıp bunu bir şarkı gibi terennüm eden popülist ve pragmatist siyasetçiler, ne hikmetse demokratik gelişmenin de köküne kibrit çöpü çakanlardır.

Kamuoyunun bilgilendirilmesi ve açık toplum tesisinin önündeki engellerin kaldırılması, pek tabii ki toplumun menfaatinedir. Son günlerde bu Koronavirüs salgınından ötürü ortaya atılan iddialar ve şaibeler noktasında da, ekonomik tablonun halkın gerçeklerini yansıtmadığı yönündeki tartışmalar bağlamında da, “şeffaflığın”, toplumu bilgilendirmenin, hesap verebilmenin ve en önemlisi denetlenebilmenin önemini bu nokta-i nazarda görebilmekteyiz.

Yaşam sürekli bir dinamizm içermektedir. İçimizde tepişirken, yani birbirimizle uğraşırken de dünyadan kopmamak gerekiyor. 18 yıldır ülkemizde tek parti iktidarı var. Ve güçlü bir siyasal iradeden bahsedebiliriz. Kitleler indinde halen karşılığı olan bir siyasal partiden söz etmek mümkün. Öte yandan aksın öbür tarafında, siyasal iktidara senelerdir “alternatif” olamayan müzmin bir muhalefet var. Bugün, laik kesimde de Atatürkçü kesimde de Cumhuriyetçi kesimde de büyük bir endişe ve hayalkırıklığı var: Her şeyden önce, Türkiye’nin süratle çağdaş demokratik hukuk devletinden uzaklaştığına inanıyorlar. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modelinin”, ülkemizin deneyimlediği sorun parkı bağlamında, yetersiz kaldığına, insanları ötekileştirdiğine inanmaktalar. Demokratik reflekslerin, hukukun, haber alma özgürlüğünün, temel insan hak ve hürriyetlerinin, içinden geçtiğimiz dönemde iyice irtifa kaybettiği noktasında hemfikirler.

Ama öte yandan, varlık sebepleriyle tezat oluşturacak tepki ve tutumlardan, tavır alımlarından da geri durmamaktalar. Bugün, CHP, parti içi demokrasinin, politika yapmanın zirvesinde olduğu parti olarak lanse edilmekte. Ama gerçekler böyle mi? İşte, Muharrem İnce’nin hareketinin hem CHP tavanında hem de tabanında yarattığı etki ortada…

—————

İç siyasetimizde mücadele ederken, dediğim gibi dünyadan da kopmamak gerekiyor. En sıcak dış politika konusu, Doğu Akdeniz’de cereyan eden gelişmeler. Doğu Akdeniz’de işi olan olmayan devletlerin varlık savaşı verdiklerini görebilmekteyiz. Yunanistan, Avrupa ülkelerinin şımarık çocuğu olarak davranmaya devam ediyor. Avrupa Birliği devletlerinin ağır toplarını arkasına alarak, tehditkâr bir dille, ülkemizin nabzını ölçmekte. Kanımca, bizim Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak yapmamız gereken, aklıselim ve sağduyu içerisinde, uluslararası hukuk çerçevesinde haklarımızı çiğnetmemek.

Yunanistan ne kadar ülkemizi kışkırtmaya yeltenirse yeltensin, bizlerin bu tuzağa düşmemesi gerekir. Sosyal medyada gezinirken görüyorum: Sanki oturdukları yerlerden devlet yönetme meylinde oluyorlar. Hayat, yaşamın hakikatleri bir “oyun” değil. Bu bağlamda, yaşam içinde alacağınız kararlarda, atacağınız adımlarda, çok kere düşünmek ve tartmak durumundasınızdır. Hakeza, yaşamın gerçeklerinin, oyunlarda olduğu gibi “resetleme” opsiyonu yoktur. Demek istediğim, savaş çığırtkanlığı yapanların, ağızlarından çıkanları çok iyi idrak edip etmedikleridir. Geçmişten örnekler vermek, tarihimizin kesitlerinden faydalanmak… Yunanlıları denize dökmüşüz. Yine dökermişiz. Kurtuluş Savaşından örnek vermek, savaş gönüllüsü gibi bir tutum takınmak, ülkemize yapılabilecek en büyük ihanettir.

Türkiye olarak yapacaklarımız bellidir: Uluslararası hukuk dairesi içinde kalarak, devletimizin ve milletimizin haklarını ve çıkarlarını korumak ve gözetmektir. Bunun yolu, akıldan uzak, ferasetten yoksun çocuksu tepkiler değildir. Diplomatik yolların ve usullerin masada olacağı, muhataplarımızla her an diyaloga açık bir siyasetin sürdürüleceği açık kapı düsturunun belirlenmesi, ülkemizin lehine bir gelişme olacaktır.

Türkiye olarak, bu netameli coğrafyada ayağı yere basan dış politika izlemek ve sürdürmek durumundayız. Hem Avrupa Birliği özelinde hem de Avrupa Birliğinin önemli aktörleri devletleriyle, Almanya ve Fransa ile agresif olmayan, yapıcı ve uzlaşmaya yatkın bir dış politika dizgesinin belirlenmesi, yine Ortadoğu coğrafyasında etnik ve mezhepsel ayrılıkların körüklenerek, devletlerin ve milletlerin bir altüst oluşa sürüklendiği gerçeğinde, hiçbir biçimde “ulus devletlerin” iç işlerine karışmadan, oynanan oyunda başat aktör olmak zorundayız.

Yine, dünya siyasetinin ve ekonomik etkinliğinin sürdürülmesinde başat aktör olan, Birleşmiş Milletler ve NATO, Dünya Ticaret Örgütü, ve diğer uluslararası yapılar ile köprüleri atan değil, yapıcı ve çıkarlarımızı gözeten bir ilişki içinde olmak her zaman için ülkemizin menfaatine olacaktır. Bakalım, ilerleyen dönemlerde hem iç siyasetimizde hem de dış politika aksiyonlarımızda ne gibi değişimler tecrübe edeceğiz, bekleyip göreceğiz.

Zaman; her şeyin ilacı olduğu gibi, tarihsel kırılmaların ve dönüşümlerin de tanığıdır.      

kooplogger

Yazar: Erhan Salman

Ben, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ ÇALIŞMA EKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ BÖLÜMÜ mezunuyum...

Yıllardır çeşitli mecralarda, dilimiz döndüğü kadar bir şeyler karalamaya çabalayan biriyim...

Yazma sevdasına ilk önce politikadergisi.com sitesinde başladım, sonra sırasıyla radikal blog ve milliyet blog mecralarında sürdürdüm...

Hâlen milliyet blog mecrasında yazmaya devam etmekteyim...

Elimden geldiği ve dilim döndüğü ve kalemim yazmaya devam ettiği sürece, siz kooplog ailesi ile paydaş olmaya devam edeceğim...

Yazma serüvenimde bana paydaş/yaren olmanız dileğiyle,

Esen kalın...

Blog YazarBlog Okurkooplogger

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.