Ne dersin ?

Bugün 24 Nisan Pazar. Saat 11.36

Bilgisayarı açtım İndigo’nun Jonathan Livingston albümünü dinlemeye başladım.

Dün çok güzel bir gün geçirdim yazıya dökmek için bu albüme ihtiyaç duydum.

Dün sabahın erken saatlerin de uyandım. Ankara’ya gitme fikrini geç saatte karar vermiştim.Uyandığımda karnım toktu dün spordan sonra çok yemek yemiştim çünkü. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hazırlanmaya başladım. Çantamda yedek tişört, shaker ve bir kitap vardı. Küçük gözünde her zaman yanımda taşıdığım parfüm, kalem, şarj kablosu, propolis, b12 vitamini vs..  Siyah kargo pantolonumu NBA Celtic eşofman üstünü, lacivert lakos yaka tişört ve gri skechers ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Sokağımın köşesinde taksi durağı vardı çağrı butonuna bastıktan 5 dakika sonra taksi geldi. Tren garına kısa bir sürede ulaştım trafik olmadığı için. Tren Garına girdim sol tarafta küçük bir büfe vardı. Kraker ve sade kahve aldım.Sonra yürüyen merdivenlerden aşağıya indim. Biraz bekledikten sonra personeller geldi ve turnikelerden giriş yaptı yolcular. Tren istasyonuna gittiğimde tren hazırda bekliyordu ve oyalanmadan bindim 7.vagon 2/D numaralı koltuğa.İyi yolculuklar diye biri seslendi koridordan kafamı çevirdiğimde fabrikada ki yeni işe başlayan mühendis Aliydi.Baya bir şaşırmıştım bende ona karşılık verdim – iyi yolculuklar, – merhaba diye. Daha sonra tren hareket etti. Kitap okumaya başladım 15-20 sayfalık bölümü bitirdikten sonra kapattım yanıma koydum. Müzik dinleyerek plan yapmaya başladım ne yapacağım ? nereye gideceğim diye ? Ankara Garına gelmiştim. İlk baş yanlış yerden çıkış yapmıştım geri döndüm ters istikamet yürüdüm. Döner Kapıdan çıktıktan sonra geniş bir kara yolu vardı. Sağ yöne doğru devam ettim telefondan takip ediyordum istikametimi .  Yürürken telefonum çaldı arayan ablamdı biraz onunla konuşmuştum. Anıtkabir’e çıkan caddeye girdim köşede bir tane simitçi vardı simit ve ayran alıp oturdum bir bahçe duvarına karnımı doyurdum.Tekrar yoluma koyuldum hava güzeldi keyifli bir yürüyüş yapıyordum. Anıtkabir’in giriş kapısına gelmiştim polis ve güvenliklerin sayısı fazlaydı. Askeri Tören olduğu için kapılar saat 10’da açılacakmış saat henüz 8.45 civarındaydı. Aşağı caddeye doğru gittim kahvaltı yapabileceğim bir kafeye oturdum. Tek kişilik kahvaltı tabağı söyledim yanında ekstra yumurta haşlaması sipariş verdim. Sarışın bir kadın yönetiyordu mekanı. Televizyon izleyerek kahvaltı tabağını bitirdim. Saat 10’a kadar bekledim ve mekandan kalktım. Anıtkabir’in girişleri açılmıştı küçük küçük öğrenciler geliyordu öğretmenleriyle. Bende bundan 16 sene önce ilkokulda arkadaşlarım ve öğretmenlerimle gelmiştim. Gözümün önüne geldi biraz duygulandım. Merdivenlerden çıktım meydanın ortasına doğru ilerledim. Bir grup genç fotoğraf çekiniyordu. Fotoğrafımı çekmesini rica ettim birisine. Bende onların fotoğrafını çektim Eskişehirlilerdi, güzel eğlenceli bir arkadaş grubuydu. Orada öyle ayak üstü sohbet ederken sağ tarafımdan birisi seslendi. -benimde fotoğrafımı çeker misin ? – ‘tabi çekerim’ dedim. Fotoğraflarını çektim sonra bende ona teklif ettim ‘-sende benim fotoğrafımı çeker misin diye. Her şey ondan sonra  gelişmeye başladı. Adı Derya’dı. Almanya Hamburg kentinden gelmişti.Derya ile hem birbirimizin fotoğraflarını çekerek hem ayak üstü tanışma muhabbeti yaparak gezmeye başladık. Sonra açık bir şekilde teklif ettim. -‘Ben, burayı gezdikten sonra Rahmi Koç Müzesine gezmeye gideceğim benimle gelir misin ? Arkadaşım olur musun ? . Derya tereddüt etmeden kabul etti. – ‘Olur’.  Anıtkabir’i beraber gezdikten sonra çıkışa doğru uzun bir yol vardı o yolda yürürken sanki yanımda uzun senelerdir görüşmediğim bir arkadaşım vardı. Dışarı çıkmıştık artık o bölgeden. Gözlerim taksiyi aradı. Sol tarafta aşağıda bir taksi durağı vardı. 2. sıradaki arabaya bindik beraber. Taksici abiye dedim Rahmi Koç Müzesi varmış oraya gitmek istiyoruz. Şoför gerçekten iyi birisiydi bize rehberlik yaparak götürdü müzeye.[ilk resmi kurum binalarını gördük giderken]. Taksiden indik müzenin giriş yerini aradık bulduk. Biletlerimizi aldık içeriye girdik. Müze çok güzeldi eminim o an ikimizin içinden geçen tek şey ‘ iyi ki buradayız’. Eski arabalar, eski kitaplar, zamanında kullanılan sağlıkçı ekipmanları vs.. tek tek gezdik odaları birbirimize fikir alışverişi yapıyorduk bir yandan . Müze gezimizi tamamladıktan sonra hemen karşıda bulanan Ankara kalesine gittik. En tepeye çıktık biraz yorulmuştuk ama değmişti Ankara gözümüzün önündeydi. Havada hafif rüzgarlıydı tepede olduğumuz için. Fotoğraflarımızı çektik birbirimizin daha sonra korkuluklara dayanarak uzaklara bakarak sohbet ettik gayet güzeldi. Evli olduğunu öğrendiğimde şaşırdım doğal olarak ama problem değildi kendilerini bilen insanlar için. Aşağıya indik küçük sokakların arasından geçerek oradan da çıktık. Bizim buradaki Odunpazarı evlerini benziyordu biraz. Yakınımızda bir müze daha vardı Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Oraya da girelim dedik çünkü ikimizde biliyoruz ki bir daha ne zaman geleceğiz burayı ?. Biletleri Derya almıştı. ‘Sen taksi parasını ödedin olmaz ben alacağım’ dedi. Kabul ettim. Bu müzede önceki gibi güzeldi ve daha büyüktü. Espriler yaparak gezdik salonu. Genelde milattan önce kalma taş blokları ve araç gereçler vardı.1 saate yakın orada vakit geçirdik. Buranın gezisi de bitmişti. Karnım biraz acıkmıştı bu arada.Tekrar yeni bir teklif ettim, ‘yemek yiyelim mi’ ? Beklediğim gibi kabul etti ama zamanı az kalmıştı çünkü bana bahsettiği yaşlı dedesi ve ebesinin yanına gitmesi gerekiyordu. Her neyse yola koyulduk bir mahallenin içinde yemek yiyecek bir mekan aradık. Yol üstünde döviz bürosundan 100 euro bozdurdu ve Türk parasıyla 1600 TL tutmuştu işte o an içim biraz burkulmuştu ne kadar zor bir hayat yaşadığımız aklıma gelmişti.Bürodan çıktıktan sonra bu kötü düşünceyi uzaklaştırdım bir şekilde aklımdan. Yoldan geçen bir kaç insana restoran sordum onlarda bizim girmeyeceğimiz mekanları tarif etmişlerdi. Ararken küçük bir arı malzemeleri satan dükkan görmüştü Derya. Propolis yazısı vardı camda ‘bir sorayım fiyatını’ dedi. Bende var dedim çantamdan çıkardım gösterdim. Şaşırmıştı biraz çantamda böyle bir şey olduğundan. ‘Sıvı olanını arıyorum’ dedi.İçeri girdik. Oradaki adama 4 yaşında çocuğu için aradığını söylediğinde öğrendim çocuğu olduğunu. Ben ilk baş belki bana evliyim diye yalan söylediği düşüncesini de aklımdan geçirmiştim şimdi iyicene inanmıştım. Propolisin içindeki su oranını bilmediği için almaktan vazgeçti dükkandan çıktık.Arayamaya devam ettik.Güzel bir yer bulamayınca aklımdan geçeni Derya bana söyledi ‘taksiye binip gidelim buradan’. Hemen yanı başımızda boşta bir taksi vardı bindik.  Şoföre dedim ki ‘Abi sen bize güzel bir restorana götür’. Tamam Kızılay’a gidelim dedi. 10 Dakika sonra oradaydık. ‘ Bak buralarda güzel restoranlar var istediğinize girin güzeldir’ dedi. Cadde üzerinde 3-4 tane güzel mekan vardı. En baştaki Kaliruha Ocakbaşı’na girdik. Bizden başka kimse yoktu diğer yerlere göre daha nezih bir yerdi. Cam kenarına geçtik menüden yemek seçtik. Kuzu şiş, mevsim salata, süzme yoğurt,2 adet kola biri şekersiz. Siparişimiz beklediğimden daha kısa sürede hazır olmuştu. Yemeğe başlamadan önce birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik. Çantamda bulunan pilot kalemi çıkarttım cebime koyduğum müze biletini kalemle birlikte ona verdim.’İmzalar mısın’ ? Hatıraları ben çok severim dedim. Kırmayıp kabul etti ve biraz şaşırmıştı böyle bir şey istediğimden.Yemeklerimizi yemeye başladık sonra  yavaş yavaş yemeğimizi yerken bir yandan sohbet ediyorduk. Almanya’da ki yaşantısını, Türkiye’deki gördüklerini anlattı. İkimizde aynı görüşteydik, aynı düşünce yapısını sahiptik. Yemeğimiz bittikten sonra birer çay içip kalktık. Artık ayrılma vaktimiz gelmişti. Ayak üstü plan yaptık . Yoldan geçen taksiyi durduk. Ben yol üstünde tren garında inecektim o devam edecekti. Taksiye bindiğimizde ikimizde de güzel bir gün geçirdiğimiz için memnunduk. İçimi biraz üzüntü kaplamaya başladı taksideyken çünkü insan doğası gereği güzel bir şeyin son bulmasını sevmez. Dedim ona belki yıllar sonra denk geliriz. Oda bu imkansıza yakın şansı güzel yorumlayarak cevap verdi. ‘Evet evet belli olmaz 15 sene sonra denk geleceğiz’ dedi totem yaparak. Gülüşmüştük. Sonra tren garına geldik. Teşekkür ettik birbirimize güzel bir gün geçirdiğimiz için arkadaş olduğumuz için birbirimize. Sonra selamlaştık sarıldık. İnsan kolay alışır ama zor bırakır mantığını temsil etmiştik sanki. İyi dilekler dileyerek birbirimize taksiden indim. Klasik el sallama merasimini gerçekleştirdik ve arkama döndüm boşluğa yürür gibi ilerledim. Her şey rüya gibiydi sanki. Tren garının yanında Caribou kafeye girdim içeceğimi alıp oturdum. Gözümün önüne getirdim neler yaptıklarımızı.O sırada Derya da mesaj atmıştı ‘biletini aldın mı’ ? henüz garın içine girmemiştim bile. Biraz telefonda mesajlaşarak konuştuk. Kafeden çıkıp gara girdim. Tren biletimi erken saate aldırdım 17.45’e. Pinekledim müzik dinleyerek garda gezdim. Saatim geldiğinde istasyona indim. Bu seferki eski bir hızlı tren denk gelmişti. 4. Vagon 15/A koltuğuma oturdum.Yanımda kimse yoktu Polatlıya kadar.Kıvrılarak tilki uykusuna yattım. Sonra şarkı dinleyerek [İndigo-Jonathan]dışarıyı izleyerek yolculuğumu tamamladım.Eve yürüyerek geldim Eskişehir Tren garından hiçte yorulmamıştım. Spontane bir karardan spontane bir tanışmayla güzel bir gün geçirmenin sevinci vardı içimde. Şimdi günlük hayatıma geri döndüm. Derya’da bugün Almanya’ya geri dönüp günlük hayatına devam edecek. Kendi iyi bak Derya her şey gönlünce olsun belki 15 sene sonra denk geliriz. Ne dersin ?

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.