Sallanan Sadece Yerküre mi?

Sallanan Sadece Yerküre mi?

30 Ekim 2020 saat 14.51

Yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme durumuna geçmesi yüzünden oluşan sarsıntı ile (TDK) 114 ölü, 1035 yaralımız var. Günlerce süren arama kurtarma çalışmalarını bütün halk nefesini tutarak takip etti. Kurtarılan her bir kişi için hiç tanımasak da, ilk kez görsek de canımızdan bir parçaymışçasına göz yaşlarına boğulduk. Kaybedilen her bir can da bizim canımızdan koptu. Önce bir çocuk kurtulduğu için göz yaşlarına boğulduk sonra annesini kaybettiği için. Coğrafi bir olay olan deprem yaşamlarımızı tehdit ediyor, korkulu günler geçirmemize sebep oluyordu. Tekrarını yaşamamak en büyük ümidimiz. İhmallerin hesabının sorulması en büyük tesellimiz. Ve en büyük isteğimiz; bütün bu yaşanılanların Şahsiyet dizisinin ölümsüz repliklerinden olan Sen zannediyor musun ki bir tek alzheimer olan sensin? Herkes hasta, hepsi hasta. Yarın bugün bir milli maç olur, herkes her şeyi unutur. Bu millet neleri unuttu, seni mi unutmayacak, sen kimsin ki, alt tarafı bir katil, alt tarafı bir cinayet haberi.’ satırlarını yalancı çıkartarak unutulmaması.

Birkaç gün önce bir taksi de…

Taksici: Ben 50 küsur yaşlarındayım. Bir oğlum tarih öğretmeni ama çobanlık yapıyor.

Herhangi biri: Neden çobanlık yapıyor?

Taksici: E devlete giremedi, polis olmadı, askeriye sınavlarına girdi dedim sen sınava gir ben bir aplanın elini öpeceğim sana söz. Sınavı geçti sağlıkta elendi. Gitti şimdi bir köyde çobanlık yapıyor, mutlu musun deyince mutluyum diyor.

Sallanan Sadece Yerküre mi?

O zaman diyemedik ama şimdi diyebiliriz. Nasıl mutsuzum desin ki? Bir baba düşünün bin bir emekle okutuyor çocuğunu. Çoğunlukla gecesini gündüzüne katıp büyütüyor. Çocukta hevesle büyüyor, kimi zaman ayın sonunu daha fazla yük olmayayım diye parasız geçiriyor. Hevesli çünkü okulunu bitirip güzel yerlere gelecek, okulu bitirip memleketin dört bir yanındaki çocuklara, gençlere, insanlara dokunacak, okulunu bitirip babasının sırtında yıllardır taşıdığı kamburu bir parçada olsa yüklenecek. Ne oluyor? Okulunu bitiriyor sonra birileri çıkıp:

-Gençlerin hepsini devlet bünyesine dahil etmek mümkün olmayacak. Tabii ki belli bir kısmının özel sektör tarafından istihdam edilmesi gerekecek. Bu yüzden kontenjanlar kısıtlı olmak durumunda.

deyince kendine çıkış kapısı araması gerekecek. Bu çıkış kapısı çobanlık olabilir, satış personeli olabilir veya herhangi başka bir meslek ama ne olursa olsun paslı bir çark sistemi olan özel sektörde bir dişli haline gelecek. En acı kısmı da taksicinin memlekette iyi bir yerlere gelme ihtimalinin ‘bir aplanın elini öpmekten’ geçiyor oluşunun altını çizişiydi.

Hayat garip bir çizgide. Bir çizgi olduğunu iddia etmekte mümkün değil aslında. Yeniden düşünelim. Memlekette önde gelen bir kurum, ülkedeki genç kesimi istihdam etmek amacıyla ‘Yetenek Kariyer Programı’ adlı bir proje başlatıyor. 40bin yeni mezun başvuruyor. Ama süreç kolay değil çetrefilli, birden fazla aşama var ki her yönlü keşfedilebilsin yetenekler. Yeni mezun olmayan 3 yıldır mezun birisi başvuruyor. İlk aşama genel yetenek sınavını başarıyla tamamlıyor. Sonra yabancı dil sınavını başarıyla tamamlıyor. Video mülakat aşamasını da başarıyla tamamlıyor. Yüz yüze olacak grup çalışması için toplanılıyor. İnanır mısınız onu da başarıyla tamamlıyor. Bir kişilik envanteri geçiyor ve sıra geliyor İnsan Kaynakları Mülakatına. Bunu da geçerse son bir Birim Mülakatı kalacak. Bilin bakalım onca beceri ölçen aşamaları geçen bu kişi İnsan Kaynakları aşamasını geçebiliyor mu?

Bingo!

Tabii ki geçemiyor. Ne soruluyor bu aşamada? Ne soruluyor da beş aşamayı başarıyla tamamlayıp İnsan Kaynakları mülakatında başarısız oluyor? Köşeden taksicinin bahsettiği ‘bir aplanın elini öpmek’ meselesi göz kırpıyor hepimize. Sistem diyor ki becerilerini, başarılarını, yapabileceklerini bırak bir kenara selam ver artık gerçek hayata.

Bir seminere katılıyorsun, semineri veren kişi kendini tanıtıyor.

‘-Ben Herhangi Birisi. 4 yıl boyunca bir üniversite de işçilik eğitimi aldım. 2 yıl işçilik yaptım ve kendi kendime bu işi daha fazla yapamayacağıma karara verdim. Sonra yurtdışında çok özel bir sertifikasyon programıyla ‘Zygomatic ve Pterygoid Implant’ sertifikasını aldım ve bu diş hekimliği maceramı başlattım. İnanın çok zorlu bir programdı en ince ayrıntısına kadar öğrendik. Daha sonra Türkiye’ye dönerek kendi diş kliniğimi açtım ve bu konu da hem kendimi geliştirmeye hem siz değerli halkımızı bilgilendirmeye devam edeceğim. Çünkü o sertifika ile çok acayip yetkin biri oldum. Ve bilgi doluyum.’

Ne kadar absürt geldi değil mi? Ama bir başkası çıkıp mühendislik bölümünden Montessori eğitimi alarak okul öncesi alanına geçerek ‘Montessori Okulları’ açıp kendisini bu alanda geliştirmeye devam ederek bir üniversite de Çocuk Gelişimi bölümünde öğretim görevliliği yapınca alkışlayıp, kendisini geliştirmeye devam etmesine teşvik ediyoruz.

En başta dediğimiz gibi coğrafi olay olan deprem canımızı tehdit edip korkulu anlar yaşamamıza sebebiyet verirken yaşanılan bu vicdani hezeyandan, toplumsal depremden neden hiç şikayetçi değiliz? Neden bütün bunları görmezden geliyoruz? Birbirlerinden çok farklı gibi de dursa birisi somut yaşantıları alt üst ediyor diğeri ise iç dünyamızı alt üst ediyor. Birisinde binaların demirlerini, çimentolarını çalıp insanların hayatlarını ellerinden alıyoruz. Diğerin de riya ve kayırma ile insanların yaşam refahlarını elinden alıyoruz.

-Ölüm ve refah seviyesini nasıl bir tutarsın? deyişiniz geliyor kulaklarıma. O zaman haydi refah seviyesinin düşüklüğünün sonuçlarına gidelim haber manşetleriyle.

‘8 Ekim 2018- Atanamayan öğretmen kendisini astı, cebinden 10 TL çıktı.

‘2014- İş aramaya çıkıyorum dedi sahilde depresyon haplarıyla intihar etti.’

’22 Eylül 2018- Oğluna istediği pantolonu alamayan baba yaşamına son verdi.’

Ve bunlar gibi nicesi..

İki durumda da sefalet içinde kalan alt reaya, birileri deprem de olsa refah seviyeleri diplerde de olsa hayatına yağ ve bal ikilisi ile devam ediyor. Önlem almamız gerekiyor, coğrafi depremlere de, toplumsal hezeyanlara da. Yüzyıllık sessizlik son bulmalı ve sessizlerin sesi olmalıyız.

yazar

Yazar: Rabia İ.

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.