Kirpi Olabilme Cesareti

Selam sevgili okurlar!  Bu hafta çevremizde açıkça gördüğümüz ama bir sendrom olduğunu belki bilmediğimiz bir durumun, sendrom halini ve bilinmeyenlerini anlatmak, sizlerle paylaşmak istiyorum. Sendrom ne demek ve bu sendrom neymiş, hayatımızda var olan ama isim olarak bilmediğimiz bu durum nedir?  Diye soracak, merak edecek olursanız da gelin açıklayayım ve merakımızı giderelim. Öncelikle kısaca sizlere sendromun ne demek olduğunu açıklayacak olursam özel bir bozukluğu gösteren ve bir arada görülen, tanıyı kolaylaştıran belirtilerin ve bulguların tümü olmakta, yani sıkıntı anlamına gelebileceğini söylediğimiz bir tanımdır. Günümüzde de oldukça kullanılan bir kelime olup sıkça duyduğumuz, çağımızda çeşitli psikolojik, sosyal, fizyolojik etmenlerden dolayı bizlerin de sendrom yaşayan bireyler haline geldiğimizi söyleyebiliriz ve bu bahsedeceğim sendromu okuduğunuzda bende de olabilir diye sizi düşündüreceği fikrindeyim. 🙂 Peki bahsedeceğin sendrom neymiş derseniz bu da Kirpi sendromu.

Kirpi sendromu, ünlü filozof Arthur Schopenhauer’in kirpi ikilemi olarak da bahsettiği, ayrıca Freud’un da yayınladığı bir eserinde kullandığı bu kavram günümüzde bilmemiz ve yaşantımızda önemli olup uygulamamız gerektiğini düşündüğüm bir sendrom, ikilem diyebilirim. Öğrendiğimde etkilendiğim ve kendimi, ilişkilerimi fazlasıyla düşünerek sorguladığım kararlarımı etkileyen bir sendrom olması açısından bende farklı bir yer edinmiş olup sizlerin de bilmenizi ve belki kendinizi sorgulama ve insanlarla olan iletişiminizde belli kararlar alabilmenizde etkili olabilir diye düşünüyorum. Bizleri, bireyleri birbirine bağlayan önemli şey iletişimdir. İnsanın temel fonksiyonu olan konuşma ve anlama, anlaşılmamızı, kendimizi anlatmamızı, başkalarının da bizleri anlamasını, hayatımızı anlamlandırıp anlaştığımızı düşündüğümüz insanlarla beraber yaşamamızı sağlar. Bu yollarla kurduğumuz iletişim ve ilişkiler sayesinde ortak amaçlarımızı ve ihtiyaçlarımızı giderip kendi içsel aynı zamanda dışsal dünyamızın boşluklarını doldururuz.

Başkalarını anlamayı aynı zamanda başkalarının bizi anlamasını isteriz ve aile, arkadaş, akraba, flört gibi çoğu ilişkiden bunları bekleriz. Bize iyi gelen insanları kaybetmek istemez derin ilişkiler duygular geliştirmek isteriz. Bazen çok samimi ilişkiler kurup hayatımızın bir parçası haline getiririz ancak her zaman olması gerektiği gibi gitmeyebilir, bağımlı hale gelip olumsuz olarak etkilenebiliriz ve gereken mesafe ve çizgiyi korumakta zorlanabiliriz. İşte bu sendrom bunu anlatmakta ve metafor olarak da görebileceğimiz kirpilerden örnek vermektedir. Bu yüzden de oldukça etkileyici ve iz bırakıcıdır bence. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar ama dikenleri birbirlerine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarında ise soğuktan rahatsız olurlar, hareket ederek ısınabilecekleri en uygun mesafeyi bulmaya çalışırlar. Bu hikayedeki gibi insanlarla fazla samimiyet kurduğumuzda belli bir süre sonra kirpilerdeki gibi oklarımızın (bıkkınlık duyma, saygı yitimi, sevgisizlik) batması bizi ısıtmayacağı gibi soğutabilir, uzak durmak istesek yalnızlaşıp donabiliriz. İnsanları ne kadar seversek sevelim farkında olmadan kırabilir, kırılabilir, içli dışlı olup birbirimizin kişisel alanlarına müdahale edebilir çatışmalar yaşayabiliriz ve bu durum daha acı verici olabilir, psikolojik yıkımlar yaşayabiliriz.

Bu noktalarda kendimize, benliğimize Freud’un hayatta kalabilmek için ne kadar yakınlık gerekli? Sorusunu sormalı gerekli mesafeyi düşünce ve duygularımıza göre ayarlamalı karşılıklı olarak ilişkiyi doğru bir şekilde yürütmeliyiz diye düşünüyorum. Doğru bir şekilde derken peki bizim için doğru olan nasıl olmalıdır? İstediğimiz gibi davranmak, istediğimizi söylemek midir? bunları da düşünmek gerekir. Doğru olanın bireylere göre farklı ve göreceli bir kavram olması nedeniyle de kendi doğrularımızı bulmamız gerekli olmakta ve bu doğrularımızı da sorgulamaya sevk etmektedir. Bizim için önemli olan ve üzerine düşünmemiz gereken şey ise kendimize ne kadar tahammül edebiliyoruz? Bu sorular üzerinde düşündüğümüzde doğru ilişki ve iletişim kurmanın yolunun insanın kendini anlamasından, bilmesinden, kendini ve karşısındakini ön yargıları olmadan zıt karakterlere sahip olsalar bile kabul etmesinden, farkındalık sahibi olup belli olgunluklara ulaşmasından geçtiğini düşünüyorum.

Günümüz dünyasında bunları yapmakta ve düşünmekte zorlandığımızı, yalnız kalma korkusu yaşadığımızı bu nedenlerden dolayı bazı şeyleri yapmayı, hatta oturup düşünmeyi bile ihmal ettiğimiz fikrindeyim. Bunların cevabını bulabilirsek kendimizi sorgulamayı ötelemezsek, kendi benliğimizi, neyi isteyip neyi istemediğimizi, nelere katlanabileceğimi keşfedersek belki insanlarla da bilinçli bir şekilde mesafemizi ayarlayarak benliğimizi de başka insanları da yıkıma uğratmadan yaşarız. Kendimizi gerçekleştirmede, topluma uyum sağlamada, ruh sağlığımızı korumada ve ilişkilerimizde önemli adımlar atmış oluruz. Şunu unutmayalım ki bir insana onu çok sevdiğimiz, saydığımız, bize iyi geldiğini düşünüyor olsak da ve hayatımızın bir parçası olduğuna inanarak yapışıp kalıyorsak bu daha yıkıcı bir hal alır herkesi yorabilir. Bu yüzden her zaman gerekli olan sınır ve ölçüyü korumalı, yapıcı, zararsız ve bizi mutlu kılacak şekilde yaşamalıyız.

İnsanların daha akıllı ve düşünen varlıklar olduğunu hepimizin bildiği bu hayatta bazen bu sendromda bir örnek olsa da kirpiler ya da diğer hayvanlar kadar olamayıp sınırlarımız olsun, yaşam şeklimiz olsun, uygulanan şiddet ya da başka yönlerden olsun onlardan örnek alacak çok şeyimiz var diye de farklı bakış açıları sunabilen bir sendrom olduğu fikrindeyim. Kirpiler kadar sınırlarımızı koruyabildiğimiz hem kendimizi hem de çevremizi, dikenlerimizle acıtmadan yaşamak umuduyla…

MERVE CAN

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

3 yorum

Yorum Yazın
  1. Dediklerinizde haklısınız ve sizi düşündürmesine vesile olmak güzel his. Hayatta her zaman insanlarla iletişim halindeyiz ve belirli sınırları koruyamadığımızda hem üzülür hem üzeriz, aynı zamanda dediğiniz gibi farklı bir boyuta geçerek korkutucu olabilir. Bunu belirlemek ve çözmekte sorun yaşayabiliriz ama burada önemli olan hata yapsak bile çıkaracağımız ders ve deneyim sonucu daha temkinli olmak, kendimiz için doğru adımları atma çabasıdır diyebiliriz. Kitaplarda gördüğümüz ve günlük hayatta karşılaştığımız insan ilişkileri de bu konuda bizi düşündürür ve örnektir, bize ne yapacağımızı göstermede bir yol olabilir. İnsan sevdiklerine yakın olayım derken zarar görürse bu artık sevgi olmaktan da çıkabilir. O yüzden bazen mesafe iyi gelir ,sevmenin farklı bir boyutu ve zararsız fedakar hali olabilir. Bir şeyi, bir durumu değiştirmek bizim elimizde, hayatta herkesin bir anlamı olduğu gibi yapacakları da onun verdiği değer ve anlamıyla alakalıdır diye düşünüyorum. 🙂 🙂

  2. Bak şimdi beni en çok etkileyen “kendimize ne kadar tahammül edebiliyoruz?” ve “hayatta kalabilmek için ne kadar yakınlık gerekli?” kısımları tartışılır çünkü ilki bana hep Nietzsche’yi hatırlatır şu sözü çok aklımda kaldı “İnsan hakikatin ne kadarına dayanabilir” ve bu söz sınırları hayatta gerçekten zorluyor. Sonuncusu ise birçok romanda bahsi geçen sevgi uğruna ölen karakterleri hatırlatıyor bana ve buda tartışılır oldukça zor çünkü sevginin miktarını belirleyemeyiz kimi ne kadar seviyorsak o kadar yakınlık duyarız bunun içinse kişinin sevgiyi belirlemesi lazım ama bunu yapamaz eğer en çok değeri veriyorsa en çok yakınlığı duyar ve sonunda yakınlık öyle bir bağa dönüşür ki bu bağ yakınlığı ezerek hayatta kalmayı imkansızlaştırır kişi hayatta kalsa bile hayatı yaşayamaz ve en sonunda bu bağlılık bağımlılığa dönüşür ki bu durum artık sevgiyi çoktan geçer çok başka ve ürkütücü bir hal alır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.