SINIRSIZLIĞIM DAHİLİNDE PROAKTİFLİĞİM

 Herkese selamlar. Bugün sizlerle her birimizin hayatına uygulaması gerektiği ama uygulama düzeyimizin tartışılacağı bir eylemden bahsetmek istiyorum. Bu eylem proaktif olmak. Bu eylem davranışlarımızın sorumluluğunu alıp sorumluluklarımız ve sınırlarımızı genişletebildiğimiz takdirde kendimizi özgür ve aktif kılabilmemizdir. Öncelikle proaktif olmanın ön koşullarına değinmek istiyorum. Bu koşulların başında sorumluluk almak gelmektedir.  Birey sergilediği davranışların, ağzından çıkan her kelimenin oluşturacağı etkinin sorumluluğunu alabilmeli. Sergilediğimiz her tutumun, aldığımız her tavrın, sahip olduğumuz her düşünce sisteminin arkasında durabilmeli, olumsuzluk karşısında başkasına mal etmemeli birey. “Sen böyle yapmış olsaydın bunlar gelmeyecekti.” demek yerine “Ben bu kararı vermemiş olsaydım bunlar yaşanmayacaktı.” demek gerekmektedir. Belki böylece rahatsızlık duyduğumuz durumlardan dolayı çevremizdeki insanları değiştirmeye çalışmak yerine kendimizi değiştirmeye ve geliştirmeye çalışırız.

 Proaktif olmak için gereken bir diğer koşul da öz bilince sahip olmaktır. Öz bilinç ile birey kendine dıştan bakabilme, nesnel değerlendirebilme, objektif olabilme becerisi geliştirir. Öz bilinç sayesinde kendi tarafımızı tutmak yerine haklının tarafını tutmayı öğrenebiliriz. Objektif olabildiğimiz bireyleri daha katıksız, oldukları gibi, en saf halleriyle görürüz ve bu bireyleri en doğal halleri ile daha iyi tanımış oluruz. Rolsüz, tarafsız… Aynı durum kendimiz için de geçerlidir. Kendimizi katıksız halimizle, doğrularımızla yanlışlarımızla, tüm objektifliğimiz ile gördüğümüz takdirde kendimize de kendimizi daha yakından tanıma fırsatı vermiş oluruz aslında. Zaten her durumda kendimizin haklı olacağını düşünmek irrasyonel düşünceye örnek değil midir? Belki de bu irrasyonellik başkalarının gözünden bakma yetimizin noksan olmasındandır. Hep aynı kanalı gösteren bir televizyonu izleyen bireyin A,B,C kanallarında ne olduğunu bilmeden kendi izlediği kanalın en iyisi olduğunu savunmakla eş değerdir bence.

Yukarıda yer verdiğim koşullardan sonra bize bir seçim hakkı tanınmaktadır. Bu seçim doğrultusunda proaktif ya da reaktif olmayı tercih etmekteyiz, istemli ya da istemsiz olarak. Bize sunulan seçim ise etken ya da edilgen olmaktır. Etken olup sorumluluklarımız ve özgürlüklerimiz dahilinde davranışta bulunmak mı edilgen olup yaşadığımız durumların sonuçlarını başkalarına bağladığımız gibi düzeltilmesini de başkalarından bekleyip olana boyun eğip edilgen olmak mı? Böyle geldi böyle gider, bunca zamandır değişmeyeni ben mi değiştireceğim, bu durumu kabullendim… Boyun eğmişliğin, kendi kendimizi çaresizlik hissine mapus etmenin cümlelerini uzatabiliriz. Ama ben insanın önüne konulanı alan, konulmadığı takdirde de aramayan, değiştirme gayretine ihtiyaç duymaktan uzak olan basit bir mekanizma olarak görmüyorum. Çaresiz değildir insanoğlu, sadece çaresiz olduğuna inanıp rollerini yerine getirmek daha kolay gelir. Unutmamak gerekir ki kolaya kaçtığımızda değil, zor uğruna mücadele verdiğimizde kazanırız. Mesela Martin Luther de, mantıkdışı bulduğu düşüncelere inanmadığı halde “Aman böyle gelmiş böyle gider, bir başıma benim gücüm mü yeter kilisenin dogmalarını kırmaya?” diyebilirdi. Canı pahasına da olsa, aforoz edilme pahasına da olsa mücadelesinin arkasında durdu; çünkü bunlardan daha çok kıymet verdiği bir şey vardı ki inandığı uğruna savaş verip etken olabilmekti. Bu mücadelesinin mükafatını da Reform hareketinin öncüsü olup pek çok halkın desteğini almak ve yüzyıllar da geçse adını duyurmak olarak görmüştür.

Demem o ki “Ah benim kara talihim.” gibi hayıflanmalar ile kendimizi avutup savunma mekanizmalarına sığınmak reaktiflik ile kendimizi sınırlandırmaktır. Peki yıllar geçmesine rağmen milyonlarca insanın hayranlığını kazanan Cemal Süreya sürgünle başlayıp, üvey anne ile imtihan olduğu hayatında benim kara talihim deyip bir gayret göstermese hangi birimiz bilirdik Üvercinka’yı ya da Sevda Sözlerini? Yahut hayatı pahasına da olsa inandığı, sahip çıktığı görüşleri satır satır kitaplara işleyen Sabahattin Ali olmasaydı hangimiz kendimizi yüreklendirme ihtiyacı duyduğumuzda “Aldırma Gönül”ü açıp silkelenebilirdik ya da İçimizdeki Şeytan ile bir şeyleri sorgulama ihtiyacı duyabilirdik? Demek ki bir şeylere boyun eğip o duruma kendimizi mapus ettiğimizde değil; başkaldırıp savaşma cesareti gösterdiğimizde kazanıyoruz, kazandırıyoruz.

Feyza ÜNSA

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın
  1. Doğru, insan ne kaybediyorsa yaptığının bilincine varmamaktan, böyle düșüncelerle kendi kendini tüketerek kaybediyor zaten. Çok iyi bu yazı ya sevdim:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.