KENDİNİ YOK EDENLERİN SANATI

Selam blog okurları! Yeni blog yazımda benim için merak konusu olup düşündüren ve sizlerin de fark ettiğinizi düşündüğüm bir konuyu beraber düşünelim, konuşalım, farklı bir gözle bakalım isterim. Peki nedir fark ettiğimiz ya da etmediğimiz, bizi bu kadar düşündürecek olan konu?

İşte bu konu Elif Şafak’ın kitabındaki bir bölümde denk geldiğim ve birçok örneğine rastladığımı, aslında sadece eser ya da bir ürün ortaya koyarken değil hayatımızda çoğu zamanlarda kendi sağlığımızı ve ruhsal, psikolojik yanımıza zarar verdiğimizi düşündüğüm konu; yazarların, ressamların, müzisyenlerin ve daha birçok alanda üreten, düşünen sanatçıların çoğunda denk geldiğimiz acınası, mutsuz, hastalıklı, yorgun, hayatlarıydı. Bu hayatlardan çıkmış ya da kendini böyle bir hayata sürükleyerek var olabileceğini düşünenler, acının, hastalığın merkezindeki bu insanlar nasıl bu kadar güzel eserler verebiliyorlardı? Merak konusu açıkçası.

 İnsanlar yoğun ve telaşlı hayatında yazmaya, düşünmeye, içsel keşiflere vakit bulamıyor da acı çekerken daha mı farkına varıyor bir şeylerin?

 Çok mutlu ve hayatından memnun birisi harika bir sanat eseri ortaya koyamaz mı?

Tam tersi kendini yok eden biri nasıl yazdığı ve verdiği eserlerle var olur?

Kendini önemsemeyenlerin, insanlara ilham ve motive kaynağı olması kadar etkiler bizi?

 İnsan, kendine iyi gelmeden başkasına ne kadar iyi gelebilir? Ya da eser verme kaygısıyla sağlığıyla oynamak ne kadar sanata yakışır?

Daha nice sorular yazarken beni işin içinden çıkmaya zorlayan, adeta düşündükçe cevap arama isteği uyandıran, yazarken de öğrenmeye güdüleyen etmenlerdi. Ünlü yazarlardan Balzac’ın ayakta kalmak ve yazılarını yazmak, tamamlamak için kahveden güç alacağını düşünerek günde 50 fincan tüketmesi, Dostoyevski’nin yaşadığı kayıplardan dolayı depresyonları ve ruhsal çöküntüleriyle beraber “Daha oyun salonuna yaklaşırken para şıngırtısını duyar duymaz kasılmalarım başlıyor” dediği kumar bağımlılığı ve hatta kumar borcunu ödemek için suç ve ceza, kumarbaz kitaplarını yazışı, sarhoşluğu kendince normalleştiren Ernest Hemingway, Charles Dickens’in morgun bilinmeyen gücüne hayranım deyip günlerini orada geçirmesinin ilginçliği, Freud’un hafızamıza kazınan pipolu fotoğraflarında antidepresan olarak kullandığı, yararlı da gördüğü kokain ve Van Gogh’un da kulağını kesmesinin farklı rivayetleri, nedenleri olduğu ruhsal sağlığının kötü oluşundan, kardeşi ve sevdiği kadınla bağlantılı olaylar olduğu düşünülse de  rivayetlerin birinde sanata, resme olan düşkünlüğü ve bağımlılığından dolayı fazla seslerin beynini, dikkatini dağıtacağı düşüncesiyle kulağına ihtiyaç duymayarak kesmesi, başka bir nedeni de  kulağını istediği şekilde resmedemeyince incelemek amacıyla kulağını kestiği düşüncesi vardır. Bu olay sonucu da ‘kulağı sargılı oto portre’ eserini ortaya koyduğu söylenmektedir. Bunun gibi daha bilmediğimiz fazlaca örnekler de mevcut diyebilirim.

Yalnızca hastalık derecesinde ve fiziksel bağımlılıklar, sanat için uzuvlarını kesme, farklı takıntılar edinmekle kalmayıp kendini aşka bağımlı edenler, acılarıyla ya da kendilerinin yarattığı karamsarlıklarla bir kadına şiirler yazarak düşüncelerinde, eserlerinde kavuşanlar, örneğin Sezai Karakoç’un bir kadını çok sevip pes etmemesi ama kadının onu kabul ettiğinde hayır demesi Mona Rozayı, diğer eserlerini anlamlı hale getirdiği ve belki de böylesinin ona daha iyi geldiği, eserleriyle bu aşkı yaşatma düşüncesinin oluşuydu. Yunus Emre gibi de Allah aşkından dilinden sözcüklerin akıp giderek şiire dönüşmesi; hayatının yansıması, bildiklerinin duygu ve düşüncelerinin şiirle somutlaşması gibi düşünülebilir. Ortaya koyulanlar belki kendine bir anlam edinme, Dostoyevski gibi geçim kaynağı olarak görme ve mutsuzluktan zevk alarak yazma çabası belki de buldukları hayat anlamlarını bizlere aktarmak diyebilir miyiz?  Ya da üretkenliğin, belki de sadece yaşanılanların isyanı, acıyla varoluşun keşfi, içindekilerin kalemle yazıya, fırçayla renge, notayla müziğe dönüşmesi midir? Sorularının cevapları bizim onların ortaya koyduklarını ve hayatlarını net bir şekilde görüp okuyup anlayacağımız bir durum mudur bilemem ama yaşadığımız acıyı, mutsuzluğu ve hastalığı bir köşeye çekilerek ağlaya sızlaya değil yazarak çizerek Beethoven gibi de işitme kaybı yaşadığı halde müziği bırakmayarak hastalığından etkilenmeyerek notalara, ritimlere hayat vererek olumlu ve anlamlı ders sunması, kendilerine aynı zamanda bizlere de güç vererek örnek olmaları takdir edilesi. Bununla birlikte yazmak için kendini bağımlılaştıranların da hayatına böyle anlam katacağını düşünmesi de tercihe bırakılmış yaşam tarzı.

Bizler bu örnek sanatçıların ve bilinmeyen ama bir yerlerde kendinden bir şeyler katarak ya da kendilerinden çok şey eksilterek ortaya koyanların eserlerine, aynı zamanda etkilerini bir kenara atamayacağımız hayat hikayelerine baktığımızda hiçbir zaman bunların kolay yoldan yapılmadığını, emek ve zahmete değmeyecek kadar basitleştirmememiz gerektiğini okuyarak dinleyerek onların duygularını anlamaya çalışarak bakmalı ve unutmamalıyız ki bazı konularda insanlar her zaman kendinden bir şeyler feda ediyor kendine zarar vermek pahasına. Alışılan hayat tarzından da sanat için vazgeçmek adına. Bu konun ve sanatçıların hayatlarının bizlere esin kaynağı olması dileğiyle. 🙂

MERVE CAN

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.