Kelebek Adası’na Yolculuk

Kelebek Adası'na Yolculuk

Merhabalar! Size çok sevdiğim bir yazar olan Sarah Jio’nun Kelebek Adası kitabını anlatmak istiyorum. Öncelikle Jio’nun kaleminden bahsedelim. Sarah Jio, birçok romana imza atan, kitapları 27 farklı dile çevrilen ve özellikle içi aşk kokan, romantik dolu türler yazan aynı zamanda gazeteci, köşe yazılarıyla meşhur olan çok yönlü bir yazardır. Evli, üç oğlu ile birlikte Seattle’da yaşamaktadır. Sarah Jio’yu ve Kelebek Adası kitabını seçmemin asıl sebebi, her okurun anlayacağı üzere beni derinden etkilemesidir. Okurken sanki uçsuz bucaksız bir limandaymışsınız gibi, ulaşmak isteyen bir yolcu edasıyla, sanki her kelebek size kelebek adasını hatırlatırmışçasına kalbinizi, içinizi ısıtacak sıcacık bir roman. 

Bu kitap yazarın yazdığı türlerin biraz dışına çıkmış, biraz fantastik, biraz alışılmamış, biraz mucizevi şeyler serpilmiş ama aslında mucizelerin de hayatta olabileceğini anlatan kurgusal bir kitap. Kitapta mavi kelebeklere değinmiş. Yazar mavi kelebeklerin her yerde olmadığını onların sizi bulacağını söyler. Efsaneye göre de bu kelebekler değişimin habercisidir. Yani hayatınız artık eskisi gibi olmayacaktır. Bir gün başka yerde uyanırsınız, kendinizi kaybolurken bulursunuz. Kitabın ilk sayfalarını çevirirken anlamlandıramadığınız bir konu karşınıza çıkıverir. Bu aslında yazarın sık sık yaptığı, kitaplarında gizemi korumaya çalıştığı bir metottur. Yani kitabın sonu aslında baş kısımda belirtilmiştir. 

Kitabın ana karakteri olan Charlotte’un Erik adında biri ile evlenip balayında Bermuda’ya gitmesiyle hikaye başlar. Charlotte’un büyükannesi de balayını bir gemi seyahatinde geçirdiği için Charlotte de aynısını yapmak ister. Tabii aynı şeyleri Erik için söyleyemeyeceğim. Erik ile deniz seyahati tamamen zıtlık barındırıyor. Gemiye bindikten birkaç saat sonra Erik’i deniz tuttuğu için kendini bir odaya kapatır ve Charlotte da balayını tek başına yapmak zorunda kalır. Bir akşam yemeğini beraber yemek isteyen Charlotte, Erik’e teklifte bulunur ama Erik midesindeki rahatsızlığından dolayı gidemez, haliyle Charlotte yemeği tek yemek zorunda kalır. Tabii ki şartlar buna imkan vermez çünkü bir yabancı ansızın Charlotte’un masasına oturur. Hikayenin odak noktası burasıdır. Bir yabancı ile tanışması… Aslında o yabancı çok güzel kapılar açacaktır ama Charlotte bundan habersizdir. Erik ve Charlotte karaya adım attıktan sonra, Erik’in ayarladığı korsan gemisi turuna çıkarlar ama yine Charlotte tek başına kalmıştı çünkü Erik, kendi biletini bindikleri gemide unutmuştur. Geri dönüp alacak vakti olmadığı için Charlotte’a gitmesini, bir sonraki seyahatteki saatte kendisinin geleceğini bildirmiştir. Charlotte gemide yalnız değildir. O akşam yemeğinde ansızın masasına davetsiz misafir olarak katılan yabancı da o geminin içindedir… Ansızın Bermuda sularında darbe alan gemi, kaptanı da dahil olmak üzere çeşitli yollarla herkesin ölümüne neden olur. Charlotte ve o yabancı hariç herkes ölmüştür. Koskoca gizemli, derin, dipsiz bucaksız bir okyanusun ortasında kalan bu ikili susuz kalır, yemek bulamazlar. Adeta yaşam mücadelesi verirler. Bu arada Charlotte’un aklı hep Erik’tedir. Kendini bir şekilde o gemiden kurtulacağına dair teselli etmeye çalışır ki; bulundukları geminin batmaya başlamasına kadar…

Sanki kötü olan her şey karanlığa kısılmış gibi, bir girdabın içine düşüp onları çekiyormuşçasına, her şey arka arka gelmeye başlamıştır. Okyanusun ortasında susuz, yiyeceksiz kalmışlardır. Yılmadılar, pes etmediler ve sonunda bir botla o gemiden kurtuldular. Tabii ki bunlarla sonlanmadı. Aslında her son yeni bir başlangıçtır öyle değil mi? Ansızın karşılarına çıkan gizemli ada, ikilinin yeniden bir umut kaynağı olmayı başarmıştır. Adaya ayak basar basmaz, o adanın farklı olduğunu anlamışlardı. O ada Bermuda’nın kayıp adasıydı. Sanki onlar için kilidi olmayan bir sandığın içine saklanmıştı.

Her şeyin bittiğini düşünürlerken ikisi için her zaman var olan şeyler şimdi bir bir karşılarına çıkıyordu. İkisinin de bir geçmişi vardı. Sırları ve kaçtıkları şeyler… Zaman geçtikçe birbirlerine ilaç gibi gelmeye başladılar. Zaman geçtikçe çözülmesi gereken sırlar ve gizemler artıyordu. Hoş, onlar için zaman kavramı yoktu. Gizemli bir adada aynı yatağı paylaştığın bir adamdan ne kadar uzak durabilirdin? Ya da eşinin seni aldattığını bilip de ne kadar kendini kandırabilirdin? Hepsini geçtim ya gerçek aşkı buldum derken, onu bırakıp yalanlarla dolu, sahte kişiliklerle donanmış hayatına nasıl dönmeyi seçebilirdin?

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları