Hayat Bizi Beklemiyor…

HAYAT BİZİ BEKLEMİYOR, BUNU ÖĞRENDİM ARTIK.  ( 25 Ağustos 1977 )

Dedem, Nurettin Özgüç. Doğru kalmışsa aklımda, 1904 senesinin ilk aylarında İstanbul’da hayata gözlerini açtığından,bahsederdi. Nişantaşı‘nda geçmiş zaten çocukluğu. Nişantaşı Sultaniyesi ‘den mezun olmuş, bildiğim kadarıyla. İETT’de çalışmış, yıllarca ,hiç aralıksız, emekli olana kadar.

Hayat Bizi Beklemiyor...

1930 yılının 10 Ağustos tarihinde anneannem Ulviye Özgüç ile hayatını birleştirmiş. 9 Ocak 1932’de annem Güner Özgüç dünyaya gelmiş.

Kendi ifadesiyle; radyodaki’ ajans haberleri’ni hiç kaçırmazdı. Cumhuriyet Gazetesi müdavimiydi, dedem. Neredeyse satır satır tüm sütunları okurdu. Kültürel aydınlanmam o kadar önemli bir değerdi ki onun için.Şimdi düşünüyorum da, nispeten otoriter bir kimlik, olarak kalmış belleğimde.

Kuralları, çok aşılmasına izin vermediği sınırları vardı hep. Fransız Klasik Edebiyatı’na ait romanlar ilgi alanı içindeydi ve bir de zeytin yağlı yemekler konusundaki, hala anlatılan, mahareti. Kuşak farkı çatışmasını en çok dedemle yaşadığımı, itiraf edebilirim. Tuhaf bir zıtlaşma içindeydik… Eski ve yeninin bitmeyen uzlaşmazlığı diyelim. Aşılamayan elli altı senelik farkın derin uçurumları ya da.

25 Ağustos 1977. Perşembe. Sıcak, nemli bir akşamdı, hatırlıyorum. Yemek sonrası annem, babam, anneannem balkonda kahve içiyorlardı. Dedem, hafif bir sıkıntı hissettiğini söylemişti. Biraz istifra ettikten sonra daha rahatlamıştı. Salonda televizyon açıktı. Kanepede oturuyordu. Çantasını açmıştı..bir şeyler arıyordu. Yardım edeyim mi, dedim. Yoo, buldum, her ihtimale karşı nüfus cüzdanımı çıkarayım istedim dedi. Ne yapacaksın ki diye sordum. Neme lazım, ortalıkta dursun, dedi..konuşuyorduk. Gözüm ekrandaydı. Birden bir hırıltı, nasıl anlatsam horlama sesi gibi bir hırıltıyla döndüm. Bir eli göğsündeydi ve gözleri kaymıştı… Sadece akları gözüküyordu. Aniden, derler ya.

“Gerçek, yeri doldurulamaz bir İstanbul beyefendisini daha kaybettik…” bu cümle ne kadar çok kullanılmıştı arkasından.

25 Ağustos 1977. Neredeyse kırk iki yıl geçmiş, bile.

İlk ses unutuluyor sanıyorum, ses tonu belleğimden silinmiş. Fötr şapkası, eldivenleri. Sepya gölgelerin giderek hızla yürüdüğü fotoğrafları.

Hayat bizi beklemiyor, bunu öğrendim artık.

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları