Editoryal İllustratör Gizem Vural ile Sohbet Ettik

Editoryal İllustratör Gizem Vural ile Sohbet Ettik

Bugüne kadar hep röportajın röportaj veren kısmında oldum, tasarımlarımla ilgili televizyon, dergi, gazete röportajları vermek işimin düzenli bir parçası hâline geldi, hatta her seferinde aynı şeyleri söylememek için kendimi de yeni şeyler söylemeye teşvik ettiğim bir disipline girdim. İlk defa bu sefer röportajın diğer tarafındayım. Gerçi tasarım araştırma süreçlerinde yüzlerce insanla röportaj yaptım farklı farklı projelerim için. Dolayısıyla yalan söylüyorum, epeyce röportaj yaptım. Fakat ilk defa bir sanatçıyla, onun işlerine dair sohbet ettim.

New York’un nemli, karanlık, yağmurlu bir sonbahar sabahında devasa gökdelenlerin olduğu Midtown Manhattan’da sevimli bir kafede Gizem Vural’la buluştum. İllüstrasyonları The New Yorker, The New York Times ve The Boston Globe gibi ABD’nin en prestijli gazete ve dergilerinde yer alan bu yetenekli ve üretken sanatçıyla yaptığım sohbetten çıkardıklarım şunlar oldu: Mutlu olmadığın bir alanda kalmak zorunda değilsin, ama sorumluluk alman lazım. Bu şekilde kendini mutlu olacağın alana geçirmek için adımlar atabilirsin. Ayrıca yalnız değilsin, en azından olmak zorunda değilsin. Sana yardımcı olabilecek insanları bulmak için kabuğundan çıkman ve insanlarla tanışman lazım. Bir de hiç deneyimin olmayan bir alanda bile harikalar yaratabilirsin, yeter ki sebat et, çalışmayı ve kendini geliştirmeyi bırakma, çünkü değişim zaman ve emek istiyor.

Editoryal İllustratör Gizem Vural ile Sohbet Ettik

Öncelikle seni tanıyarak başlayalım.

1988 yılında doğdum. Küçüklüğümden beri sanata çok düşkündüm, her çocuğun bahsedebileceği gibi. Çizimle başladım, piyano dersleri aldım, baleye gittim, sonra yabancı dile ilgi duydum. Sonra kendimi lisede yabancı dil bölümü okurken buldum. Son seneme geldiğimde birden her şeyi bıraktım, hocaların da baskısıyla güzel sanatlar üniversitelerinin giriş sınavlarına hazırlanmak için kursa gitmeye başladım.

O senenin sonunda hala şaşkındım, hangi bölüme girmek istediğime karar verememiştim. Resme ilgi duyuyordum, fakat sonra Mimar Sinan’daki sınavların ardından grafik tasarımı seçtim. Orada altı sene okudum, tasarıma dair birçok bilgi edindikten sonra bunun bana çok hitap etmediğine karar verdim.


Mimar Sinan’dan bahsederken zaten bir… (Gülüyor)

Evet, bir düştü… (Gülüyor)

Ne oldu orada?

Sanırım hocalar biraz sertti. İlk olarak onların katı tavrı biraz soğuttu. Sonra tasarımın da aslında bana çok hitap etmediğini fark ettim. Daha çok poster tasarımına ilgi duyuyordum, sonra o beni illüstrasyona itti. İllüstrasyonun ne olduğuna, nerede kullanıldığına dair hiçbir şey bilmeden eskiz defteri tutar oldum, günümü, kendi hislerimi, her şeyi çizmeye başlamıştım. İstanbul’da çocuk kitaplarında görüyordum, fakat aklımdan “Ben çocuk kitabı yapmak istiyorum,” [düşüncesi] geçmiyordu. Böyle bir ilgim oluştuktan sonra resimler yapmaya başladım.

İstanbul’da daha öğrenciyken D&R için bir çizim yapmıştım. Farklı dükkânlar için temalar oluşturuldu, benden de yılbaşı temalı bir çizim istendi. İlk yaptığım iş buydu.

Nasıl hissettin?

Çok zordu, o an zaten grafik tasarımı, reklam sektörünü sevmiyordum, illüstrasyonun da reklam sektöründe benim sesimi yansıtmadığını, karşı taraf ne istiyorsa onu çizmekle yükümlü olduğumu görünce biraz soğumuştum. “Biz bunu istiyoruz, sadece onu çizeceksin.” Ayrıca çok fazla eleştiri var, çünkü çok fazla insan var, tasarımcı var, editör var, D&R’dan birileri var. Herkes bir şey söylüyordu, o beni çok zorlamıştı. Bir de daha ilk işim olunca biraz zordu benim için. Bir şekilde çizdim, istedikleri oldu sanırım, memnun oldular, ama ben memnun muydum? Bilmiyorum. Çizdim sadece, ilk işim diye heyecana kapılıp çizdim.

Sonra Mimar Sinan’da altıncı senemin sonuna gelirken erkek arkadaşımla yurtdışına taşınmaya karar verdik. O okumaya karar verdi bu tarafta, ben de her bilgiyi bir kenara itip tamamen baştan başlamak istedim. Üniversitedeyken takip ettiğim insanlar vardı buradan.

Kimler?

Mesela o zamanlar Daniel Fishel vardı, Rebekka Dunlap vardı, Lily vardı, Lily Padula.

İllüstratörler mi?

Evet, illüstratör arkadaşlarım. Onlar da SVA’dendi (School of Visual Arts – Manhattan Görsel Sanatlar Okulu), yeni mezun olmuşlardı, iş hayatına, editoryal illüstrasyona yeni atılıyorlardı, ben de sadece yaptıkları çizimleri takip ediyordum, neden nasıl çizdiklerini bilmeden.

Buradaki yarışmalardan da haberdardım ve 2012’de buraya gelirken birkaç işimle American Illustration’ın (AI) yarışmasına katıldım. Şansa bir tane işim seçildi ve bütün olay böyle başladı diyebilirim.

Hangi işin?

Çok eski, hiç hatırlamıyorum şu an. Dijital bir işti.

Bu arada kaç işin var? Aşağı yukarı…

Saymam imkânsız. (Gülüyor)

Yüzlerce mi?

Yüz vardır. (Gülüyor) Yani eskizleri de sayarsak, bitirmediğim, son hâline gelmemiş…

O yüzden normal hatırlamaman.

Bir de şu anki tarzımdan tamamen apayrıydı, çünkü İstanbul’daki düşünce tarzımla çizmiştim.

Her yılın Kasım ayında yarışmayı kazananların işlerinin sergilendiği bir parti oluyor. O partiye katıldım, orada internetten tanıdığım insanlarla karşılaştım, onlarla arkadaşlık kurmaya başladım ve tam o sırada editoryal illüstrasyonun ne olduğunu, farklı tarzları, her şeyi öğrenmeye başladım. Tasarım okurken hocalarım Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun The New Yorker için yaptığı kapakları göstermişti, onların farkındaydım, ama ben bunu editoryal illüstrasyon diye bilmiyordum, yani böyle bir alan olduğundan haberdar değildim. O partiye de The New Yorker ve The New York Times gibi bir sürü dergi ve gazetenin sanat yönetmeninin katıldığını gördüm. Onlarla ilk defa sohbet ettim ve bu insanların, bulundukları konuma rağmen hiçbir ego belirtisi göstermeyip arkadaşça konuşmaları çok hoşuma gitti. “Nereden geliyorsun?”, “Neler yaptın?” gibi sorular sordular. Dışarıdan biri gibi hissetmedim. Sanırım ilgilerini de çekiyordu, Türkiye’den gelmişim, illüstrasyon okumamışım ama ilgiliyim, öğrenmeye çalışıyorum. Herkes çok yardımcı oldu.

Türkiye’de de illüstratör arkadaşlarım vardı ama herkes kendi başına ilerliyordu, pek yardımcı olmak istemiyorlardı. Belki şimdi farklıdır ama o zamanlar insanlar soğuktu, kimse yanına yaklaştırmıyordu. Buradaki arkadaşlarım “Bu kitabı oku!”, “Buraya bak!” gibi yönlendirmelere çok açık. İllüstrasyon tarihi diye bir şey varmış, haberim yoktu. İllüstrasyonun Altın Çağı’nı öğrendim. Hatta o partiden sonra Daniel Fishel bana çevrimiçi illüstrasyon dersleri vermeye başladı. Aslında Twitter’dan tanışıyorduk, sonra o partide tekrar tanıştık ve ben ondan Skype üzerinden dersler almaya başladım. Bana üniversitenin üç yılının özeti gibi bir ders verdi, o beni epey heyecanlandırdı. Ondan sonra portfolyomu baştan yaratmaya başladım, tarzımı bulmaya, kendi dilimi geliştirmeye çalıştım. Ayrışmak önemli, çünkü illüstrasyon dünyası çok rekabetçi. Bir sene boyunca gazete ve dergi alarak, buradaki arkadaşlarımın, başka insanların çizdiği işleri anlamaya çalışarak, onlara e-postalar atıp sorular sorarak kendi başıma çalıştım.


Büyük bir sabır gerektiren bir şey mi acaba?

Şöyle söyleyeyim, o sıralar merkezden uzaktaydım. Ithaca gibi küçük bir kasabada olunca yapacak pek bir şey olmuyor, o yüzden odaklanmam çok kolay oldu. New York gibi bir yerde olsam belki daha zor olabilirdi. O sakinlik, kendime odaklanabilmemi sağladı.

2012’den 2015’e kadar portfolyomu geliştirmeye çalıştım, yarışmalara katıldım, Kasım-Aralık gibi gelip partilere gittim, insanlarla iletişim kurdum, sanat yönetmenleriyle yüz yüze konuştum. Derken üç sene sonunda, PLANSPONSOR’dan ilk işimi aldım.

Yani ilk editoryal işin.

PLANSPONSOR’dan, evet. Oradaki sanat yönetmeni yeni yetenekleri bulmaya çok meraklıydı, okuldan yeni çıkmış genç insanlara iş vermeyi çok seven biriydi. Ama ulaşabilirsen. Genelde bu tür partilerde çok bulunuyor, ya da ofisine gidip portfolyonu göstererek iletişim kurabiliyorsun. Ben bir şekilde AI partisinde tanıştım. Ona işlerimden bahsettim, bir-iki ay sonra ilk işimi aldım ve onun heyecanını hâlâ unutmuyorum, çünkü tam da bir bilgi yok yani, sana makaleyi anlatan bir özet yolluyor, bir cümle veriyor ve onun üzerine düşünüp üretmeni bekliyor. Üzerinden nasıl kalkacağımdan emin olamadım, ilk işimi batırmak istemiyordum.

Aslında o yalnızlık bayağı zordu. Akıl danışabileceğim kimse yoktu, bilgi edinebileceğim sadece arkadaşlarım vardı. Burada okuyan insanların en azından hocaları var, portfolyolarının nasıl olduğunu sorup geribildirim alabiliyorlar. O biraz zordu benim için, yaptıklarım iyi mi yoksa kötü mü bilmiyordum, var olmaya çalışıyordum. Yurtdışından geliyorsun, çok bir çevren yok, tanıdığın yok, bağlantın yok. Biraz yalnız hissettim.

Bunların hepsini baştan kurmak çok zordu. Bahsettiğim sanat yönetmenleriyle tanışırken aşırı utangaçtım, sürekli ne yaptığımı sorguluyordum, kafam çok karışıktı.

Ama kendini zorladın mı?

Çok zorladım. Bir de altı yıl boyunca Mimar Sinan’da okumuştum, üzerimde yoğun bir başarısızlık hissi vardı. Buraya gelmiştim ama burada ne yapacağımı bilmiyordum. Eşim bir yandan okuyor, ilerliyordu. Benim elimde ne bir diploma, ne de yapacağım bir iş vardı, çünkü grafik tasarımı meslek edinmek istemiyordum.

Bir de okulu bırakıp gidince insanlar “Oraya gidip de ne yapacaksın? Ne olacaksın?” diye sorgulamaya başlıyor. Hocalarımın söylediği birtakım şeyler vardı, onlar bana biraz koymuştu. “Ya bak, neler yapacağım. Göreceksiniz!” diyordum. (Gülüyor)

Üç sene sonunda ilk işimin ardından başka işler de gelmeye başladı. 2016’da ilk The New York Times işim, The New Yorker işi derken yine 2016’da Nautilus için yaptığım işle madalyamı kazandım.


Madalyayı nereden kazandın?

Society of Illustrators’tan (İllüstratörler Birliği) kazandım, benim için çok büyük bir onurdu. Dokuz illüstratörün kurduğu, bağışlarla ayakta duran, 1900’lerin başından bu yana kadar gelen bir kurum. İllüstrasyonu herkese anlatan, popülerleştiren kurumlardan biri. Oradan editoryal işiyle madalya kazanan sanatçılardan biri de Gürbüz Doğan Ekşioğlu.

Çok büyük bir başarı.

Bende böyle bir his bırakmıştı. “Bir gün o madalyayı ben alacağım!” diye bir hayalim vardı.

Kafana koymuştun yani.

Bir sene sonra, 2016’da başıma geldi ve çok büyük bir sürprizdi, hiç beklemiyordum. Belki on ila yirmi seneye, bu konuda daha da ilerleyip, başarı elde edince alırım diye düşünüyordum. Böyle bir şeyin olması tabii ki moralimi çok yükseltti, doğru yerde olduğumu, doğru yoldan ilerlediğimi düşündüm.

Kazandığım madalyanın ardından daha da popülerleştim ve daha fazla iş almaya başladım. Bir sene sonra da bu sefer kişisel işimle madalya aldım.

O neydi?

New York’a yerleştikten sonra şehrin kalabalığı, kaldırımların doluluğu, insanların sel şeklinde sağa sola yürüyüşü beni çok bunaltmıştı, onun üzerine çizdiğim bir işti. Sanırım insanlara da bayağı hitap etti. (Gülüyor)

Bu kadar kişisel bir işle ödül almak bambaşka bir his. Sanat yönetmeniyle birlikte çalıştığımız, beraber yaptığımız bir iş değil, tamamen benden çıkan bir şey. O yüzden bende çok büyük bir etkisi oldu.

Bir senedir de soyut işler üzerine resimler yapıyorum. Aralık ayında ilk sergim olacak.

Nerede?

Lower Manhattan’da bulunan Lazy Susan Galerisi’nde olacak. İnsanlara ilk defa editoryal illüstrasyonla ilgisi olmayan işler sunacağım. Onun için de çok heyecanlıyım.

Ne zaman gerçekleşecek?

16-22 Aralık.

Yani hemen Noel öncesi?

Aynen öyle, yıl bitmeden. O da benim için büyük bir sürpriz oldu. Nasıl geçeceğini bilmiyorum ama büyük bir heyecan içindeyim. İlk sergimin Manhattan’da olacağını hiç düşünmemiştim. (Gülüyor) Ben daha çok Brooklyn’de, o arkadaşların çevresinde bir yerde olacağını hayal ediyordum, ama bu da bir bağlantı üzerinden oldu. O da çok ilginçti, dışarıda tanıştığım insanlar galerinin sahibine işlerimi göstermiş, onun da ilgisini çekmiş. Stüdyoma geldi, işlerime baktı ve hemen “Tamam, yapıyor muyuz?” dedi, şoka girdim. (Gülüyor) Bakalım nasıl olacak.

Ben sadece editoryal illüstrasyon yapacağımı düşünmüyordum. Yani bunu yapan var, ama ben başka bir şey yapacağımdan emindim, o da yavaşça ortaya çıkıyor. Bundan sonra güzel sanatlar üzerinden mi ilerlerim bilmiyorum, ama editoryal illüstrasyona da hâlâ özlemim var. Herhalde ona da devam edeceğim.


Editöryal illüstrasyonda sevdiğin veya sevmediğin, seni kısıtlayan şeyler neler? Bir de şunu merak ediyorum, mesela birisi bir makale yazıyor ve onun için bir illüstrasyon lazım oluyor diyelim, işi senden nasıl istiyorlar?

Müşteriye göre değişiyor. Mesela The New York Times’dan iş geldiğinde gazete olduğu için genelde kısa zaman oluyor. Genelde bir sonraki güne ya da dört-beş gün sonraya istiyorlar. Yazı da bir yandan yazılıyor, bana sadece ana fikirle geliyorlar ya da yazının taslağını yolluyorlar.

Çok gizli. (Gülüyor)

Evet, genelde de taslağı okuyorum, ama daha çok sanat yönetmenine şöyle bir soruyla yaklaşıyorum: “Asıl odaklanmak istediğimiz nedir?” Sonra da fikir üretmeye başlıyorum.

Genelde üç-beş taslak oluşturuyorum, birkaç saate yolluyorum, sanat yönetmeniyle konuşup birini seçiyoruz, ondan sonra da son hâline getiriyorum. Arada da gazetenin editörü oluyor, o da bakıyor ya da fikirleri varsa iletiyor. Sonra da geri yolluyorum işte. Yazı eğer bir sonraki gün yayımlanacaksa 6 saatim filan oluyor.

Nasıl yani? Senin yaptığın eserlere bakınca en azından bir hafta alıyorlardır diye düşünüyordum. Şu an şok oldum.

Birçoğu beş-altı gün, birkaçı da sadece bir gün… Yani ertesi gün. Akşam The New York Times’ın web sitesinde yayımlanıyor, bir sonraki gün de gazetedesin. O bayağı zor oluyor aslında, en stresli olan o sanırım.

Çünkü elde çiziyorsun. Birkaç fotoğraftan ve videodan gördüğüm kadarıyla da taramalar ve benzeri işlemler hayli zorlu. Hassasiyet gerektiren bir el işçiliği var. Dijitalde de istediğini bulana kadar denemek ve yanılmak, sürekli değiştirmek zaman alıyor, ama elde çizdiğinde geri dönemediğin bir şeye giriyorsun.

Eğer çizimi dijitalde yapıyorsam, kompozisyon zaten kafamda ve gereken şeyi çizmeye başlayabiliyorum, ama taslağa başlamadan önce ne olacağını bilmiyorum. O yüzden çok sorun olmuyor, geri dönüş olmayacağı için. Bir de yaptığım editoryal illüstrasyon işlerinde çok büyük kâğıtlarda çalışmıyorum. A4 kullanıyorum, sonra da onu tarayıp dijital ortama aktarıp, istenmeyen şeyler olursa Photoshop’ta düzeltebiliyorum. Fakat bütün işçiliği elimle yapıyor, kurşun kalem ya da grafitle çiziyorum. Yani bütün bunun bir gün sürmesi büyük bir stres kaynağı, başlarda İngilizcem de süper değildi, üzerimde bir de onun stresi vardı. Yani bildiğin sözlüğü açıp…

İletişimde hata olmasın diye, değil mi?

Evet, yanlış bir şeye odaklanmayayım, yanlış anlamayayım diye. Mesela bazen kitap eleştirileri için çiziyorum. Kitabın özeti elimde var, ama sonra internetten bu yazarın daha önce ne yazdığını, bu kitapla ilgili bulabileceğim diğer yazıları araştırıyorum ve bir süre onları okuyorum. Çünkü eğer mantığını anlamazsam benden çok farklı bir şey çıkabilir, yani o kitabı bilmiyorsam. O biraz zor oluyor, çizebileceğim farklı türde yazılar var, politik, günlük olaylara dair ya da kitap eleştirileri gibi. Çıktığında yazar da görecek, okuyucular da, o biraz daha stresli.

Çünkü illaki kendi yorumunu katıyorsun.

İllüstratör olarak yorumumu katıyorum. Editör ve sanat yönetmeni de var, ama sonuç olarak benim çizdiğim çıkacak ortaya. Bu bazen çok stresli, ama bazen de çok eğlenceli bir iş. Yani en güzel his herhalde o işi basılı hâlde görmek. Sabah kalkıyorsun, koşuyorsun gazeteyi bulmaya, açıyorsun, “Aha benim işim!” Çok büyük bir zevk.

Mesela The New York Times’ta kaç işin çıktı?

The New York Times’ta herhalde altı tane filan var. The New Yorker herhalde daha az, çünkü daha yeni başlamıştım, sonra ara verdim, üç-dört tane olabilir. Şimdiye kadar sadece The Guardian için kapak işi yaptım.

Gazetenin kapağına çıktı yani.

Evet, Review adlı kitap ekinin kapağında çıktı.

Gazetenin de dokusu farklı.

Değil mi? Çizmeye başladıktan sonra biliyorsun, çok koyu renkler yapmıyorsun mesela, çünkü üst üste gelince çok kötü olabiliyor. Renkler çok parlak çıkmayabiliyor, o kadar koyu yapmamayı, o kadar doku eklememeyi biraz yapa yapa buluyorsun, ya da bazen sanat yönetmeni yardımcı oluyor.


Amerikan Grafik Sanatları Enstitüsü’ne bir röportaj vermiştin sanırım.

Evet, Eye on Design adlı blog için.

Orada da sanatsal miras gibi, örnek aldığın, sevdiğin sanatçılardan bahsetmişsin. Onlardan bir daha bahsedebilir misin?

İlk başta Macaristan ve Polonyalı tasarımcıların kompozisyonları çok ilgimi çekiyordu, başlarken etkilendiğim posterler ve illüstratif işler diye onlardan bahsetmiştim. Bunlar editoryal iş yaparken bir şeyi nasıl basitleştirip ortaya çıkarabileceğim konusunda bana çok yardımcı oldu.

Senin işlerin bana soyut çalışma olarak Kandinsky’i çağrıştırdı.

Sonraki işlerim. İllüstrasyona başlarken ilgimi çeken bir şey oldu. İnsanlar hep yazılan şeyi aktarıyordu, ben ise yazılan şeyi soyut hâle getirip aktarmanın ve anlaşılır kılmanın yollarını aramaya başladım. Bunun üzerine çok kafa yormuştum, ilk başladığımda, yani 2015-2016 yıllarında etrafta çok fazla soyut iş yoktu, ben de sanırım sanat yönetmenlerinin ilgisini öyle çektim.

Mesela senin için Christoph Niemann’dan da daha soyut diyebilirim. Mesela o gerçek objeleri kullanıp farklı şekillerde göstererek bir soyutlama yapıyor.

Evet, basitleştiriyor, şekilleriyle hafif oynuyor.

Ama sen renkleri ve dokuları daha çok bir hayal dünyasına taşıyarak…

Evet, daha geometrik… Aslında ben daha çok kompozisyon üzerinden ilerliyorum, kompozisyonla oynamayı seviyorum, ön plana ne koyup, arkaya ne koyacağımı ve kendi dünyamda yer alan o çizgileri, dokuları, onlarla oynayarak konuyu aktarmayı seviyorum. Bu da bir zamanlar çok ilgi çekti. Bilmiyorum, sanırım çok etrafta olan şeyleri sevmiyorum, çok fazla gördüğüm şeyin aynısını yapmak da istemiyorum. Popüler olanın aynısını yapmaktan hep kaçınmaya çalıştım. İlk geldiğimde her şeyi kenara itip baştan başlamak, kendi dilimi bulmak konusunda çok takıntılıydım. Sanırım bir şekilde oluştu, zaman içinde.

Bence oluştu. Şu an bakınca bir tutarlılık, bir devamlılık var. Bütün çizimler yan yana geldiğinde aynı kişiden çıktığı belli ve çok özel, kendine has dili olan bir iş bütünü görülebiliyor. Benim aklıma ilk gelen şeylerden biri: “Bunları nasıl edinebilirim, nasıl alabilirim, evime koyabilirim?” Var mı böyle basılı işlerini sattığın şeyler?

Şu an sadece RoomFifty’de var, web siteleri üzerinden satılıyor. Onun dışında bilmiyorum, biraz seçiciyim o konuda. Mesela RoomFifty, The Guardian’ın sanat yönetmeninin kurduğu bir portal ve dünya üzerinde sadece elli sanatçıyla çalışıyor. Her sezonun başında sınırlı sayıda ürün koyuyorlar, benim de çok hoşuma gidiyor çünkü talebi takip edebiliyorsun, neye daha çok ilgi olduğunu, hangi çizimlerin daha çok sattığını görebiliyorsun.

Türkiye’deki sanat sergileri ve etkinlikleri arasından senin gözüne çarpan, seneye burada olacağım dediğin yerler var mı?

Contemporary Istanbul’da ve bienalde olmak isterdim, şu sıralar ürettiğim soyut işlerimle belki bir sergi de açmak isterdim. Belki birkaç sene sonra editoryal işlerimden oluşan bir sergi olabilir, kendimi tanıtmayı çok isterim.

Bu konuştuklarımızı röportaj hâline getirip yayımlamamızı ister misin? O zaman belki tanırlar. (Gülüyor)

Sonuçta ilk Türkçe röportajım, o yüzden neden olmasın! (Gülüyor)


Bir de şunu merak ediyorum. Ben ürün tasarımcısıyım, yeni bir projeye başlayacağım zaman bir problemle mücadele ediyorum, yani bir probleme çözüm getirmeye çalışıyorum, ya da davranışlarda, toplumun yaşayış tarzında yeni bir örüntü, bir değişim görüyorum. Sonra diyorum ki: “Aa! Bu değişim için şöyle bir yeni fikir nasıl olur?” Gözlemliyorum, hem eksiklikleri hem de değişimi takip ediyorum, beni sürükleyen şey o. Sen de röportajlarından birinde problem çözmekten, çizerek problem çözmenin keyfinden bahsetmişsin. Sende nasıl bir problem oluyor, yani problemi nasıl tanımlıyorsun?

Grafik tasarımda önden söylenen bir problemle karşılaşıyorsun ve senden istenenle ona cevap veriyorsun. Editoryal illüstrasyonda da buna benzer bir sürecin olduğunu düşünüyorum. Ortada bir problem oluyor, bir iş tanımı oluyor, ona cevaben bir çizim yapman gerekiyor. Ona katkıda bulanacak, okuyucuya farklı bir bakış açısı katacak bir iş üretiyorsun.

Fikir bulmaya çalışırken seni besleyen, sana enerji veren şeyler ne oluyor? Mesela bir projeye başladın diyelim, oturup eline kalemi alıp başlıyor musun, yoksa bir yere mi gidiyorsun? İnternetten bir şeylere bakıyor musun?

Genelde elime kalemi aldığımda fikirden çok kompozisyona odaklanıyorum, ön planda neyden bahsetmek istediğimi düşünüyorum. Hilma af Klint, Kandinsky, Miro, Saul Steinberg gibi isimlerin çalışmalarını çok incelediğim için aklımda oluşan bir bilgi birikimi var, onu kompozisyona döküyorum.

Gördüğüm kadarıyla diğer illüstratörler genelde fikri, iş tanımını okuyor, sonra okuduğu şeyle ilgili anahtar sözcükler çıkarıp renk şeması ve paleti üzerinden bir dünya oluşturuyor. Bende ise daha çok kompozisyon, şekiller, doku, sonra da anlatmak, ön plana koymak istediklerim geliyor. Renk gibi şeyler ise çok sonra. Kompozisyon çok önemli, evet. (Gülüyor)

Peki, sence editoryal illüstrasyonlar yaptığın The New York Times, The New Yorker, The Boston Globe, Nautilus gibi müşterilerinin sende bulduğu şey nedir? Seni neden bu kadar seviyorlar?

Sanırım soyutlaştırmamı ve farklı şekilde ortaya koymamı… Bakış açımı, yani benim çözümümü seviyorlar.

Sıradışı çünkü.

Genelde bu sektörde çok fazla görülen, aynı gazeteden, dergiden sürekli iş alıp çizen insanlar var. Sanat yönetmenleri bu insanların işlerini diğerlerinden ayırt edebilmeyi, “Bu Gizem’in”, “Bu şunun” diyebilmeyi seviyorlar.

Çizimlerini Fast Company’de görmeyi hayal ediyorum. Oraya da çok uyar gibi geliyor.

Neden olmasın? (Gülüyor)


“New York’un meşgul, yoğun, koşturan insanlarını çizmeyi seviyorum,” demişsin bir röportajında. Bir yandan da Ithaca’da yaşayan Gizem’i düşünüyorum. Sen seviyor musun o yoğunluğu, yoksa sevmediğin için mi çizmeyi seviyorsun?

Genelde olduğum yer beni etkiliyor. Ithaca’dayken çizimlerimin içine çok fazla yeşillik ve çiçek böcek ekliyordum. Sanırım buraya gelince daha çok insan çizmeye başladım, çünkü ilgimi çekiyor. Mesela pizza yiyen fareler var ya, metroda görüyoruz hani. (Gülüyor) Onların bile farklı bir hayatı var. Bir çizimime eklemiştim, bir tane fare insanların arasında, bagajıyla yürüyor. Onlar bile seyahat ediyor. Ya da sokaktaki kuşlar bile senden hiç korkmuyor, ayağınla ittiriyorsun filan, yine de olmuyor, öyle yürüyor gidiyor. (Gülüyor) O bile çok ilginç, İstanbul’da öyle değil çünkü. Benim ilgimi çeken de bu kalabalıkta bu kadar uyum içinde yaşamamız oldu.

Güzel bir sohbet oldu, çok teşekkür ederim. Her şeyi de konuştuk sanırım.

Ben teşekkür ederim vaktini ayırdığın için. Başka soruların olursa her zaman yollayabilirsin.

Röportaj: Berk İlhan

yazar

Yazar: İKSV

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), kültür ve sanatın gelişimi için çalışan bağımsız bir kurumdur. Kâr amacı gütmez, farklı kaynaklar yaratarak sağladığı tüm gelirini faaliyetleri için harcar. 1973’ten bu yana Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında birçok ilki gerçekleştiren İKSV, 47 yıldır koruduğu öncü konumu, yurtiçi ve yurtdışında sahip olduğu kuvvetli işbirliği ağıyla dünya çapında tanınan, saygın bir vakıftır.

İKSV klasik ve güncel müzik, sinema, tiyatro, güncel sanat, tasarım gibi alanlarda uluslararası festivaller, bienaller ve yıla yayılan etkinlikler düzenler.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.