Çizgilere Basmadan Yürüyenler (1. Bölüm)

Adının öneminin olmadığı bir şehrin asık suratlı sokaklarında bir adam umursamaz, üzgün ve boş bakışlarla yürümekteydi. Yüzünde müthiş bir karamsarlık vardı. Sol eli cebindeydi. Omuzları düşüktü. Sağ omuzu kuş kafesini taşıdığından olacak ki daha bir düşüktü. Kim bilir ruhunda nasıl bir acıyı yaşıyordu.
Dışarıdan, o an bana bakan biri işte böyle bir betimleme yapabilirdi. Üzgündüm, elimde kafesim ve içindeki kuşumla yürüyordum. Çizgilere basmadan yürüyordum. Hiçbir hevesim olmadan yürüyordum. Bir boşlukta asılı haldeyken yürüyordum. Yaşayan bir ölü gibi yürüyordum.

İstemsizce aklımda bir anı canlanıyordu. Oysa ben düşünmeden, berrak bir kafayla gezmek istiyordum. Kafamın içerisinde canlanan anıyı düşünmek istemiyordum. İçinde olduğum anı kendimde olduğum bir halde geçirmek istiyordum. Düşünmemek için kendimi ne kadar zorlasam da sanki hiçbir gayret göstermiyormuşum gibi yaşadığım o anıyı hatırlıyordum.

Bir gün, işe giderken günlük ritüelim olan çizgilere basmadan yürüyordum. Kaldırım taşlarının kesiştiği yerlere, gölgesi yere yansıyan her şeyin gölgesine dahi basmadan yürüyordum. Bu halde yürürken kimse derin düşüncelere dalındığını düşünmesin. Bir çeşit kendinden kaçma halidir bu durum. Ben uzun kısa adımlarla yürürken (çizgiler eşit şekilde olmadığından dolayı) bir ara önüme birinin geçtiğini gördüm. Bu delinin de benim gibi uzun kısa, kısa uzun adımlarla yürüdüğünü fark etmem uzun sürmedi.  Bu kadın da çizgilere basmıyordu. Bir de şöyle bir takıntım daha vardı, yürüdüğüm sokakta ya da kaldırımda kimse benden hızlı yürüyemezdi. Mutlaka önümdeki kişiyi geçerdim.

Ben hızımı artırıp bir yandan da onu süzerek yürümeyi sürdürdüm. Tabi önümdeki kişiyi geçme olayı bu defa bu kadar basit olmadı. Hızlı yürüme konusunda gerçekten iyimdir. Ben hızımı artırdıkça o da hızlanıyordu. Birkaç dakika sonra kesik bir bakışını yakaladım. Bana yan gözle bakıp kontrol ediyordu. Ben hızlandıkça hızlanıyor yavaşladıkça yavaşlıyordu. Şaşırdım. Çünkü aynı kaldırımda çizgilere basmadan yürüyen başka biriyle karşılaşmamıştım. İşin ilginci benim önüme geçmesiydi. Çünkü o da benim gibi herkesi geçme takıntısına sahipti. Hafiften hırslandım ve rakibimin yüzünü görmek istediğim için daha da hızlandım. İş yerine varmak üzereydim ama onu bir türlü geçemiyordum. Böyle bir şey söz konusu dahi olamazdı. Gerekirse işe geç gidilecekti ve rakibim geçilecekti. Ayaklarımın kaval kemiğini saran kasları imdat diye haykırıyordu. Ben bu haykırışlara kulağımı tıkayarak var gücümle yürüyüşümü hızlandırarak devam ettirdim.
Sonunda onu geçtim. Bu kez yan gözle bakan bendim.  Muzip bir kazanma gülümseyişi attım. Adı konmamış yarışmanın gali bendim. Rakibim bir anda saçlarını arkaya attı. Sinirli gözüküyordu. Bir an durdu. İstemsizce ben de durdum. Derin derin nefesler alıp veriyorduk. Birkaç saniye çizgilere basmadan yürüyen iki yabancı gibi bakıştık. Gözlerindeki öfke yavaş yavaş kayboldu. O an bize bahşedilmiş cennetsi bir an olup çıkmıştı. Kulaklığımda George Michael Careles Whisper’i söylüyordu. Onun da kulaklığı takılıydı. Ne dinlediğini bilmeyi o kadar çok isterdim ki. Müthiş derecede heyecanlanmıştım. Kalp atışlarım hızlanmıştı ve bunu hissedebiliyordum. O an o âşık olduğumu hissettim. Biliyorum delice bir şey ama onun da aynı aşkı bana karşı hissettiğine yemin edebilirim. Evet, o da bana âşıktı. Hayatımızın en anlamsız anlamlı anını yaşıyorduk. Ben o kısa anda onunla dans ediyordum. Sonsuza dek bu dansı yaşayabilirdik. Konuşmadık. Belki de konuşamadık. Tanışmadık. Belki de korkuyorduk. Sevgimizden korkmuş olabilirdik. Tüm benliğimle hissedebiliyordum bunu. Öylece bakıştık. Kocaman bakıştık. Doya doya bakıştık. Şarkının sonuna gelmiştim. Gözlerim dolmuştu. Ağlamak değildi bu. O da o haldeydi. Ve ben kulaklığında çalan şarkının ne olduğunu öğrenmek için ölebilirdim.
Delice bir üzüntüyle ayrı yönlere doğru salak çizgilerimize basmadan yürüdük. Ben geri dönüp baktım. O baktı mı bilmiyorum. Gözlerimizin bir daha buluşması felaketimiz olabilirdi. Birbirimizin felaketi olabilirdik. Bunu hissettim. Onun da bunu hissettiğini biliyorum.

Düşünmek istemediğim ve ne yaparsam yapayım uzaklaşamadığım anım buydu. Elimde kuş kafesiyle yürümeye devam ediyordum. Adımlarımın soğuk kaldırımlarda bıraktığı tak tak sesleri ilahi bir zamanın sona yaklaşması gibiydi. Kendi halindeki diğer herkes gibiydim.

Yirmi beş kilometre. Evet, aklımda bu rakam var. Tam yirmi beş kilometre yürüyeceğim ve herhangi birinin bana merhaba demesini umut edeceğim. O bir merhaba benim ölümle hayat arasındaki kararımı etkileyecek.

Kim böyle bir yolculuğa çıkmak isterdi ki? Ama ben bu kararı vermiştim ve geri adım atmayacaktım. Cep telefonuma baktım ve neredeyse bir kilometre yürüdüğümü gördüm.
Biri gerçekten bana ‘’merhaba’’ diyecek miydi merak ediyordum. Hem de ben hiçbir şey yapmadan, tek kelime etmeden ve yardım istemeden.

Bu sıra dışı yürüyüş için kendimce kural koymuştum; 1- Hiç kimseye tek kelime etmeden yürüyecektim. 2- Biri bana merhaba derse intihar etmekten vazgeçecektim. 3- 25.000 ‘inci adımımı attığımda kimse ‘’merhaba’’ dememiş olursa kendimi öldürecektim. Kararım böyleydi. Tehlikeli bir karar aldığımın farkındayım. Biraz olsun umudum var. Belki biri bana ‘’merhaba’’ deyip yol soracaktı. Aldığım karar tam bir delilikti. Göre göre intihardı. Yorucu bir intihardı…

Elimde kafesimle yürümeye devam ettim. Belli bir yönüm yoktu. İstediğim anda istediğim yöne gidiyordum. Akıllıca olan kalabalığın olduğu yerlerde dolaşmaktı. Birinin bana merhaba deme ihtimalini artırmak istiyordum.

Kendime biçtiğim bu yolu dinlenmeden yürüyecektim. Sabah yediklerimle bu yürüyüşü bitirecektim.

O kadar bencil değilim. Kuşum için yeteri kadar yem ve temiz suyum vardı. Kuşum için bir de planım vardı. Olurda yürüyüşüm boyunca bana merhaba diyen birisi çıkmazsa kuşumu o an bana güven veren herhangi birine hediye edecektim. O biri benim bu halimi anlayabilirdi. İnsanların tek bir hareketinden karakter analizi yapabilirim. Aslında bu konuda yanılgılarım da olmuştu ama ölüme yürürken yalnız yürüyemezdim. Kuşumu işte bu yüzden yanıma almıştım. Bu ölüm yürüyüşüne onsuz çıkamazdım. Güzel bir gündü. Ölmek için bile…

Okuduğum okulları, arkadaşlarımı, sevdiklerimi ve değer verdiğim diğer insanları düşünüyordum. Başım önde. Üzgün. Kulaklığımla en sevdiğim müzikleri dinliyordum. En sevdiğim süper kahramanlarımı dinliyordum.

Hayat umduklarımı vermedi. Aslında ölmeye karar vermem yaşadıklarımdan kaynaklanmıyordu. Asıl önemli sebep hayattan zevk alamamamdı. Her şey bana kuru ve yavan gelmeye başlamıştı.

İnsanları hayata bağlayan ve hayattan zevk almaya iten şeyler elbette vardı. Kimi ailesiyle güç bulabilirdi, kimi ise yaptığı bir resimle bu bağı koruyup güçlendirebilirdi. Yani, her insanın hayatın zorlukları karşısında sığındığı bir limanı vardı. Bu liman başka bir insan da olabilirdi. Ki çoğu insanın sığındığı limanı başka bir insandı. Sevdiği, âşık olduğu insan yaşam karmaşasında ona güç verirdi. Benim için böyle bir şey söz konusu değildi.

Telefonum yirmi üç kilometrem kaldığını gösteriyordu. Kabaca bir hesapla kırk bin civarı adım atacaktım. Bunu süreye vurursam beş altı saatlik bir sürem vardı. Oksijen tüpü bitmek üzere olan bir dalgıç gibi hissediyordum. Ve evet şimdilik oksijenim vardı.

2.Bölüm

Basit hayatların daha anlamlı olduğunu düşündüm her zaman. Küçük şeylerin bizleri daha mutlu ettiği gerçeğine inandım. İnsanların bizlere çok çok büyük gelen başarı hikâyelerinin benim penceremden bakınca pek bir manası yoktu. Şimdi bakınca hiç tanımadığım birine mektup yazmanın anlamını çok daha iyi anlıyorum.

Bir mektup arkadaşı edinme fikri öylece aklıma gelmişti.  Aslında tanımadığım bir arkadaşımın olması düşüncesi hep içimde olan bir şeydi. Birbirimizi tanımadan sırf kendi benliklerimiz ile sürdürdüğümüz bir arkadaşlıktan doğacak duyguların nasıl olacağını merak ediyordum.

Telefonla mesajlaşmak çok kolay…  Kolay olan şeyler güzel değildir diye düşünmüyorum ama mektup yazmak emek istiyor ya işte o emek her şeyi daha anlamlı yapıyor. Sil tuşuna basma şansınız yok. Her şeyi olduğu gibi tertemiz yazmanız lazım.

Mektup arkadaşı bulmak için beyhûde bir arayışa giriştim. Kimse böyle bir arkadaşlığı istemezdi. Kaldı ki ben tanımadığım ve hiç görmediğim biriyle, onun benliğiyle arkadaşlık kurmak istiyordum. Bunu yapmanın en kolay yolu gelişi güzel bir adrese mektup yazmak olabilirdi.

Mektup arkadaşlığı için kafadan bir adres uydurmuştum. Tek yaptığım bu oldu. Düşündüğüm şeylerden bahsettim. İçinde bulunduğum durgunluktan ve kendini yalnız hissetmenin nasıl zor bir şey olduğunun arkasına saklanarak yazmaya başladım. Özürlerle dolu bir mektup yazdım. ‘Kendini tanımaya çalışan benden hiç tanımadığım birine.’ Diye de bitirdim.

İçimi döktüğüm bir mektup olmuştu. Bir ormanda bağırmak gibiydi. Kimse beni duymuyordu ve ben içimde ne varsa haykırıyordum.

Bir hafta cevap alamadım. İşteyken mektubuma karşılık geldi mi diye düşünüp duruyordum. Bu durum işime karşı motivasyonumu düşürüyordu. Aklımda sürekli acaba geldi mi sorusu vardı. Eve dönerken, yemek yerken, evden ayrı olduğum her an bu merak yanı başımda bana arkadaşlık ediyordu.

Uzunca bir süre cevap alamayınca umudumu yitirmeye başladım ve kafamdan olasılıkları düşünmeye başladım. Uydurduğum adreste belki de hiç ev yoktu. Ya da postacı öylece bir kutuya mektubumu bırakıp gitmiştir diye düşündüm.

Dokuzuncu gün başka bir mektup daha yazıp postaya vermeyi düşünmeye başladım. Onuncu gün mektubuma cevap gelmişti. Bayramlığını yastığının altında saklayanlar bilir o heyecanı. Ya da çocukken aldığın hatırı sayılır harçlığın verdiği coşkunluğu. İşte öyle bir sevinç, öyle bir coşkunluk sardı her yanımı.
Mektubu büyük bir heyecanla açtım ve okumaya başladım.

Mektup arkadaşım aynen şöyle yazmıştı:

‘’ Kırmızı Telefon Kulübesi’’

Bir mektup buldu eşiğin altında kimden geldiği ya da adresi belli olmayan… Ve o mektupta bir kart postal, İstanbul’un büyülü siluetini anlatan… Aynı zamanda bir de randevu saati yazan…
Büyülendi çocuk. Ve hemen ardından dışarıya çıktı, rutubet kokan odasından. Çokta heyecanlıydı, dükkânların camlarından, gülümseyen aksine bakıyordu çekingen. Hafifte bir yağmur tutturmuştu, yarı ıslak yarı kuru gidiyordu adrese, neresi olduğu tam olarak belli olmayan.
İçi öyle coşkuluydu ki; adeta mutlu bir çocuktu, bitmeyen neşesiyle oyunlar oynayan.
Yine oydu anne karnında içkiye ve sigaraya başlayan.
Yoksa onu erkenden terk eden annesi miydi kart postalı atan, ama yine oydu anne sütü içemeyen.
Sokaklar mı uzuyordu, yoksa yollar mı yokuşa bağlanmıştı? Çünkü yol bir dumandı onun için bitmeyen.
Oysa ömrü biter demişlerdi onun için Azrail’di sanki ona sürekli yanı başından el sallayan.
Ama vakit geldi ve sokağı dönünce varmış oldu adrese, kart postalda yazan. Bir anda yüzüydü gerilen; yoksa bu kötü bir şaka mıydı? Sonra düşündü; yoktu ki ona şaka yapabilecek kadar onu seven ya da tanıyan.
Bekledi bahtı kara kadın, ne gelen oldu ne de giden. Yağmur da iyice bastırmıştı, şimdi kuru olan yerleri de ıslanmıştı. Hafifte üşümemi ne almıştı cılız bedenini, yoksa kandırılmış olmak mı üşütüyordu savunmasız bedenini.
Nede olsa gelişi erkendi dünyaya bedeninin ve bu belli olurdu ellerinden ve de yüzünden.
Umudunu kaybetmiş tam gidiyordu ki yerde sırılsıklam ilişti gözleri bir kâğıt parçasına ve yaklaşınca anladı ki bir mektuptu bu kâğıt parçası. Ve hemen açtı (açmakta denmezdi kadifemsi dokunuşlarla; sanki umuda dokunuyormuş gibiydi) mektubu. Şimdi emindi heyecandan titriyordu ve kart postalda yazan akmış yazıları anlamaya çalışıyordu.
İki gün sonrayı seçmişti kart postalı yollayan, sadece iki gün beklemekti yapması gereken.
Ve yine süslendi kart postal, büyülü resmiyle İstanbul’un, öylece verilen yer de ve zamanda bekledi kadın.
Beklerken hayaller kuruyordu içinden. Belki bir kızdı bu kart postalları yollayan ya da herhangi biri onu seven… İçi doluydu ve dertleri vardı okyanuslar gibi tükenmeyen. Ona kalsa kalem yapardı ormanlardan ve mürekkep tabi ki denizlerden. Derdi işte öyle çoktu, yani; yalnızdı ve de anlaşılmayan…
İşte tam da o anda bir telefonda sesi duydu o ana kadar orada olduğunu görmediği telefon kulübesinden. Ürktü tabi ki biraz ve yine oydu birileri var mı diye sağa sola bakınan.
Yoktu da.
İyice ürkmüştü ama karar vermişti açacaktı o telefonu.
Açtı da.
’Alo’ diyebildi telefondaki ses.
Ve ’Merhaba’ dedi kadın.
Sonrası sanki hiç var olmamış bir şeydi, yani boşluk gibi bir şey, belki de ölüm gibi bir şey, yani; düşmüştü telefonun sesi, uçurumlardan ve yine o sesti dipsiz kuyularda yankılanan. Dıdıt dıdıt dıdıt …
Bu defa yağmur yağmıyordu etraf çok sakindi hüzünlenmedi bahtı kara kadın ve bekledi çalar diye telefon tekrardan.
Çalmadı…
Öylece evinin yolunu tuttu kadın. Ve günlerce umutla beklemeyi seçti. Ama ne kart postal geldi ne de telefon bir yerlerden. O da karar verdi; tek çözüm bir parça ipteydi. Ve öylede yaptı.
Ölüm ürkütmüştü ruhunu ve tavana asılıydı bedeni.
Yerde bir mektup vardı, bir de tarih yazıyordu yine iki gün sonrayı yazan. Ve yine bir kart postal İstanbul’un silüeti ile süslenen, kadının evinden yine kadının evine yollanan.
Tıpkı küvezde kalbi atan bir bebeğin kalbi gibi
Ve açık bir telefon ahizesi o kalp sesiyle senkronize dıdıt dıdıt diye yankı yapan.’’

Mektubu bitirdiğimde istemsizce gözlerimin dolduğunu hissettim. Boş gözlerle mektuba bakıyordum. Şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir karşılık almıştım. Ben daha çok beni polise şikâyet etmekten bahsedilen bir mektup alacağımı düşünüyordum. Böylesi bir mektubu asla tahayyül dahi etmemiştim.

Mektubuma cevap veren her kimse beni kalbimden vurmuştu. Yazdığı şey ve anlattığı o talihsiz kadına o kadar üzülmüştüm ki tesiri çok uzun sürmüştü.
Günlerce ne yazmam gerektiği konusunda düşündüm. Bir insan tanımadığı bir mektup arkadaşından normalin bir tık üstü şeylerden bahsettiği bir mektup almayı düşünürdü. Ama durum hiçte öyle değildi.

Ona basit bir konu ya da ilk mektubumda olduğu gibi kendimden ve yaşadığım hislerden bahsedeceğim bir mektup daha yazmam doğru olmaz diye düşünüyordum.

Ona yazacağım mektup bana gönderdiği mektupla hem edebi olarak hem de içerik olarak uygun olmalıydı. Onu ciddiye aldığımı ve elimin kalem tuttuğunu göstermek istiyordum. Mektubumu bu şekilde yazmaya karar verdim.

‘’Kırmızı Telefon Kulübesinin Karşısındaki Kafede Çay İçen Çocuk

Cılızdı bedeni kadının boynundaki ip gibi. Bedeni ağır değildi belki ama dertleri ağırdı. Taşıyamadı ip bunları ve koptu apansız.
Yağmuru ıslanmak sananlara bakacak gözlerin, belki de duvarlarına çiviler çakacaklar boyaları dökük evinin. Ama inan, tablodaki silueti anlamayacaklar ve toprak kokmayacaklar.

Sen de naftalinle yaşadıklarını. Sar sarmala tüm anılarını. Kokusunu bile zaman sonra arayacaksın anıların.

Hadi kalk ayağa. Ölmekte neymiş.
Belki annen sen uyurken her gece seni öpüp kokluyordur. Gerçek başka olabilir? Ruhunun derinliklerinde hissettiğindir. Yalnız değilsin sen. İntiharı bir daha düşünme.

Şarkılar tespih edecek anılarını, zihnin bir peygamberin edasıyla anlatacak anne sevmek dinini. Ne kadar sevsen de varlığını, belki onurum inkâr edecek. Sonun aşk, sonun cennet…

Zaman sanığı olsun işlediğin cinayetin ve Nietzsche şahidimiz.

Emin ol, kimse sana şarkı da çalmayacak, şiir de yazmayacak.

Anla, nadasa bırakıldı sevmeler.

Zaman, kavramını yok etti anılarda.
Şimdi ben ellerimle katlıyorum sevdalarımı, katıksız bir çocuk hevesi gözlerimde.
Uçak vurgun…
Ellerim kirliymiş kimin umurunda, üzerim kir pas, kazıyorum sayfalara,
Ama o kadar habersizim ki aşk öldürüyor beni bir şeker kırmızısında.
Anlamları süzüyorum kelimelerde, umutlarımın gökyüzünde
Ve yan mahallenin taş atıp kaçan yaramaz çocuğu olup çıkıyor hayat birden,
Gölgeler çakılıyor geleceğimin en delikanlı sevdalarına.

Anlaman için gerçekten yaşaman lazım, ben mananın belini bükmüş bir bilgeyim, kendini tamamlaman için okuman değil acı çekmen gerekir, ben payıma düşen acıyı çektim.

Şimdi bütün anmalar bir özlemin içerisinde.
Şimdi bütün özlemler bir ruhun gizli dehlizinde.
Ve kaçmak için bir göz karası bekliyorlar umutla.
Yalnızlığa müebbet yemiş bir adamın içinde.

Anlıyor musun? Fazla derine inmeye, süslü sözlere gerek yok, ben de özlüyorum!

Suskunluğum unutmuşluğumdan değil,
Ben dudaklarıma dövüyorum bütün gidenlerimi.
Sen de öyle yap.
Hadi kalk ve haykır içinde ne varsa. İçini dök sayfalara.

İşte böyle buyurdu Zerdüşt.’’

Mektubumu işte böylece, içimden geldiği gibi yazmıştım Bir çocuğun en değerli oyuncağına dokunuşu gibi onu katlamış ve zarfa koymuştum. Koşar adım postaneye gitmiştim. Ve gelecek mektubu beklemeye başlamıştım.

Zihnim, beni bu anılarımla meşgul ederken ölüme yürüyüşüm yolun yarısına geldiğimi gösteriyordu. Çünkü tüm bunları düşünürken on iki bin adım atmıştım. İntihar etmeye her adımda yaklaşıyordum.

Kuşumla bakıştım. O da olup bitenin farkındaydı bence. Bana bakıyordu. Hafif buğulandı gözlerim. Daha onunla geçireceğim 2.5-3 saatim vardı.
Kimsenin benimle konuşmayacağına iyice inanmaya başladım. İçimde var olan umut iyice yok olmaya başladı. İntiharıma yürüyordum ve iyice umutsuzluğa kapılmaya başladım. Oksijenim azalıyordu ve boğulacak gibi oluyordum. Birinin benimle konuşmasını ne çok isterdim.

3.Bölüm

Çizgilere basmadan yürümeye devam ettim. Çevremdeki hiçbir şeye aldırış etmiyordum. Hınç doluydum. Elime taş alıp tüm camlar kırılana kadar ve ben bitap düşene kadar hırçın, delirmiş bir çocuk gibi sağa sola saldırmak istiyordum. Sonra ‘Çocuk musun sen?’’ dedim içimden. Bir ara öyle dalmış olmalıyım ki kendimle konuştuğumu ve hatta tartıştığımı fark ettim. Hayatı sorgulamak değildi maksadım. Kendime yaptığım kısa bir yürüyüştü her şey. 25.000 adımda sonlandıracak olan. Şimdi ben ölüme yürürken bunları düşünüyordum.

Mektup arkadaşımı düşünüyordum. Ona yazdığım son mektuba cevap vermekte gecikmişti. Birbirimizi tanımak yönünde tek satır istekte bulunmamıştık. Elbette onu görmeyi ve kim olduğunu öğrenmeyi şimdi bile istiyorum. Şimdi ölüme yürürken onu tüm benliğiyle tanımayı o kadar çok isterdim ki. Onu tanımaktan kastım ismen, cismen bir tanımak değil. Onu tüm benliğiyle tanımak isterdim.

İnsanın kendini ve bir başkasını tanıması için kendine bir yolculuğa çıkması gerekiyor sanırım. Kendini ziyaret etmesi ve kendisini anlaması gerekiyor. Herkes kendini tanıdığını sanıyor bana kalsa ama hiç kimse doğru dürüst kendini tanımıyor. İçsel bir tanımayı kimse göze almıyor da olabilir. Kendimizden korkuyor da ola biliriz. Tanıdığımızı sandığımız kendimizin bir canavar olduğunu görmek istemiyor da olabiliriz. Aslında canavar olduğumuzu hissettiğimiz halde o canavardan öyle korkuyor olabiliriz ki kendimize doğru bir adım dahi atmıyor da olabiliriz. Ya da tam tersi bir mizaca sahibizdir. Aslında sertizdir falan ama kendimize doğru içsel bir seyahate çıksak pısırık biriyle karşılaşabiliriz. Canavar ruhlu insanlarla aynı sokakta yaşayıp ‘Hiç öyle biri gibi değildi.’’ Diye yorum yapan birçok insan görmüşüzdür. Sanırım insanın kendiyle ve kendisi sandığıyla bir küskünlüğü var. Bu küskünlük hali, bu kendini tanımazlık öyle büyük boyutlarda olabilir ki aslında tanıdığımızı sandığımız kişiler hiç de o kişiler olmayabilir.

‘Ben kimim?’  Sorusu özünde basit bir soru ama manası çok derin bir soru. Kendi özüne inemeyen ve yeteneklerini tanımaya vakit bulamayan bir sürü insan var. Bunlar için uğraşan ve çaba sarf edenler var. Sonuç olarak kendinden iyice uzaklaşan birçok insan var. Vakit ilerledikçe bu durum insanların kendinden uzaklaşmasına ve hiç olmaması gereken birisine dönüşmesine neden oluyor. Gittikçe küfürbazlaşan, yalan söyleyen, insanlarla didişmek için deyim yerindeyse boşluk kollayan iğrenç insanlara dönüşülüyor. Özünde, kötü bir olay karşısında tepki koyacak bir sürü insan, başkalaştığı için susmayı ve tepki vermemeyi tercih ediyor. Bilmiyorum belki de insanlar o kadar yılıyor ki bir olumsuzlukla daha mücadele gücünü kendinde bulamıyor da olabilir.

Sanırım benim hiç tanışmadığım mektup arkadaşım da bahsettiğim ruh halindeydi. Kendini tanımak için çabalamıştı ama bir türlü kendisine ulaşamamıştı. Hal böyleyken kendinden iyice uzaklaştığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Mektup arkadaşımla tam 9 ay boyunca yazıştık. Bazen o ya da ben geç yazıyorduk. Sanırım dolmayı bekliyorduk. Hiçbir zaman kişisel ve özel soru sormadık. Eminim o beni benim onu merak ettiğimden daha çok merak ediyordu. Bunu ilginç şekilde hissediyordum. Bazen onu kendime çok yakın hissediyordum.

Kendimi bir binanın tepesinde atlamaya hazır beklerken düşünürdüm. İlginç şekilde o binanın tepesinde hayali sohbet arkadaşım, hiç tanımadığım mektup arkadaşım olurdu. Ayaklarımızı binadan sarkıtmış olarak düşünürdüm. Onunla konuşurdum. İçimdeki bunalım bu boyutlara gelmişti.

Mektup arkadaşıma duyduğum merak an be an dayanılmaz boyutlara geliyordu. Onunla yazışırken bilinmeyen bir yerdeki kendimle mektuplaşıyor gibiydim.

Bir keresinde dayanamayıp hayatında yaşadığı en garip olayı sormuştum.

Cevabını merakla bekledim. Bazı geceler uykumun kaçtığını hatırlıyorum. Bir insanın yaşadığı en garip olay elbette uyku kaçıracak kadar merak edilecek bir konu değil ama söz konusu böylesi bir mektup arkadaşı olunca bu merak kaçınılmaz oluyordu.

Merakımın giderildiği mektubu heyecanla ve daha önce yaşamadığım duygularla okumuştum. Bu mektup hayatımın belki de dönüm noktası olabilirdi. Belki 25000 adımla ölüme yürüyüşümün hiç planlanmamasını sağlayabilirdi ama öyle olmamıştı. Mektubuma aldığım cevap beni son derece şaşırtmıştı.

‘’Her insanın hayatında ilginç bir anısı vardır. Benim de böylesi ilginç bir anım var tabi ki. Bilmem bilir misin? Çizgilere basmamak diye bir şey var. Yürürken yolda oluşmuş çatlaklara, uzun lekelere, izlere basmazsın. Normal şartlarda bu tip bir davranış delilliğe yorumlanır.

Bir gün olağan şekilde çizgilere basmadan bir yerden bir yere gidiyordum. (Detay vermek istemiyorum.) Bir ara ilginç şekilde çizgilere basmadan yürüyen başka birini daha fark ettim. Bu durum benim gibi insanlar için elbette normal sayılabilir ve hatta beni ilgilendiren bir konu bile değildi. Lakin yanımdan giden kişi beni geçmişti. Takıntılarımdan birisi de yolda yürürken herkesten hızlı yürümek ve öne geçmekti. Yanımdan geçen kişiyi geçmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. Onun önüne geçtim. Binlerce önüne geçip yürüdüğüm tanımadığım bir yabancı gibi… Fakat bu yabancının beni geçmek için var gücüyle yürüdüğünü yan gözlerle görüyordum. Liderliğimi bir müddet sürdürsem de sonunda beni geçişini izlemek zorunda kaldım. Öyle yorulmuştum ki pes ettim ve durdum. İçimden ona çok kızdım.  Onu geçmek için çok çabalamıştım oysa. Ama bu defa istediğim gibi olmamıştı. Ne kadar hızlı yürürsem yürüyeyim onu mücadele edememiştim.

Sonra bana baktığını ve muzip bir çocuk gibi tebessüm ettiğini gördüm. O da durmuş öylece bana bakıyordu. Kızgınlığım geçmişti. Aslında çocukça bir kızgınlıktı hissettiğim. Öylece birbirimize bakıyorduk. Kulaklığımda Leonard Cohen’den Dance Me To The And Of Love çalıyordu. Hani bazen bir şarkı dinlersin ve birine âşık olduğunu hissettiğin bir an yaşarsın ya, ben de öylesi bir an yaşadım. Koşup o adamın boynuna sarılıp hiçbir şey konuşmadan öylece beklemek istedim. Kulaklığımı çıkarıp dinlediğim şarkıyı ona dinletmek istedim. Ama yapamadım. Yoldan geçenlerden korktum. Bakışlarından korktum. Böylesi tatlı bir anı kaç kere yaşayabilirdim ki?

Bu duyguları yaşarken onun da bana böylesi hisler beslediğini biliyorum. Orada öylece birbirimize bakarken sevgimizden ölebilirdik. Hatta zaman dursaydı da o duygularla o yabancıyla bakışsaydık hep. En çokta hangi şarkıyı dinlediğini merak ediyorum. Şarkılar benim süper kahramanlarım. Onlar olmasaydı hayata tutunamazdım sanırım.

Benim hayatımda yaşadığım en ilginç an buydu. Merak ediyorum senin yaşadığın en ilginç anın nedir acaba? ’’

Mektubu titreyerek okumuştum. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Heyecandan üşüdüğümü hatırlıyorum. Isınmak için bir battaniyeye sarılmıştım.

Bazı savaş filmlerinde bir bomba patlar ve bir süre sadece şınlama sesi duyulur ya kafamda işte öyle bir şınlama sesiyle boşluğa bakıyordum. Hayatımda hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum. O baktığım, âşık olduğum, felaketim olacak kıza mektup yazdığımı anladım. Allah’ım nasıl bir tesadüf? Nasıl bir yazgı? Şimdi bile içim mutluluktan kabarıyor, coşuyor… Öyle kutsal bir tesadüf ki ne zaman aklıma getirsem gözlerim doluyor, mutlu bir an yaşıyorum.  Günlerce mektupta yazanların, yaşadığımız olağanüstü tesadüfün, şaşkınlığın etkisinde kaldım. Elime sürekli kalem alıp mektup arkadaşıma nasıl bir cevap vereceğimi düşündüm. Bir türlü kalemim oynamıyordu. O kayıp gidecek, yokuştan aşağı yuvarlanacak kelimeyi bulamıyordum. Karaladığım ve çöpe attığım sayfalar odamın içerisindeydi. Tüm o müsveddeleri tek tek ve tekrar tekrar okudum. Nasıl bir cevap vermem gerektiğini ve onun çizgilere basmadan yürüyen arkadaşı olduğumu nasıl anlatacağımı bir türlü kâğıda dökemiyordum. Durumumun özeti aynen şöyleydi; okuldaydım, öğretmenim benden bir kompozisyon yazmamı istemişti ve ben ders zilinin çalmasına çok yaklaşmış olsak da bir cümle dahi yazamamıştım.

4.Bölüm

Bir şeyler yazmam gerektiğini biliyordum. Bir cümle dahi olsa birbirimizden habersizce yaşadığımız bu anıyı yazacaktım. Derin bir nefes alıp mektubuma başladım:

‘’Size vermem gereken cevaplar ve anlatmam gereken bazı ilginç olaylar var. Hayatımda yaşadığım en garip, en ilginç olayı anlatacağım. Yollarımızın nasıl kesiştiğinden bahsedeceğim.

Hayatınızda yaşadığınız en garip olayı anlatmanızı istemiştim. Aslında aklımda en sevdiğiniz şarkıyı sormak vardı. Bazıları için ilginç gelebilir ama ben arkadaşlarımla daha iyi arkadaş olup olmama konusunda en sevdiği şarkının ne olduğuna göre hareket eden biriyim. Mektup arkadaşlığımızın derinliğini de işte bu ölçüte göre belirleyecektim. Fakat en sevdiğiniz şarkıyı sormak yerine hayatınızda yaşadığınız en ilginç şeyi sordum. Bu durum biraz da aklınızda başka bir şey varken bir anda fikir değiştirip hiç alakası olmayan bir şey yapmanıza benzetilebilir. Ben de en sevdiğiniz şarkıyı sorma fikrinden bir anda vazgeçtim ve hiç aklımda olmayan başka bir şeyi size yazdım. Bunu istememiştim ama çoktan mektuba aktarmıştım.

Kader bizleri yaptığımız şeylere göre yeniden ve yeniden başka yollara yönlendiriyor olabilir. Belki ben de yazdığım mektupta size en sevdiğiniz şarkıyı sorsaydım olaylar başka yönlere gidebilirdi. Şu an elimde kalemimle içimden geldiği gibi yazıyorum. Belirtmek isterim ki bu mektuba başlamak ve doğru kelimeleri bir araya getirmek benim için çok zor oldu. Kendimi ve hissettiklerimi nasıl anlatmam gerektiğini bilemedim.

Bilmiyorum siz de öyle mi hissediyorsunuz ama ben sanki başka bir diyardaki kendimle yazışıyorum. Sanki yıllarca dolduramadığım sevgi, özlem, mutluluk ve daha ne istiyorsam sizinle bir araya gelirsem tüm hücrelerime doluşacak gibi. Bunu çok derinden hissediyorum.

Artık söylemem gerekir ki yaşamış olduğunuz o garip olaydaki kişi benim. Yani, sizi çizgilere basmadan geçen ve tebessüm eden kişi… İnanın sizinle çizgilere basmadan yürüdüğümüz ve birbirimizle konuşmadan dönüp ayrı yönlere gittiğimiz o an ve yine şu an hissettiğim bu duyguları hissetmiştim. Ama o an korkmuştum. Sevginizdeki büyüklükten, size aşık olmaktan ve en önemlisi herhangi bir sebeple sizden ayrı kalmaktan, ayrılmaktan çok fazla korkmuştum. Beni yanlış anlamanız ve bir sapıkmışım gibi bir karşılık almaktan utandım. Size bir merhaba demeyi istemiştim ama verebileceğiniz tepkiden korkmuştum. Bu benim felaketim olurdu. Böyle bir durumu kaldırmam söz konusu dahi olamazdı. Zaten hayatın uçurumlarında gezen biriyim.

Sizi görmeyi öyle çok istiyorum ki ifade edemem. Gözlerim dolu dolu yazıyorum bu mektubu. Şu andan sonrası umurumda bile değil. Seni buldum. Beni kendisine o kısacık anda âşık eden, başımı döndüren sen şimdi bir mektup kadar uzaksın. Ne diyeceğimi bilmiyorum. İnanın içimde çok büyük bir sevinç var. Odamın içerisinde sevinçten ne yaptığını bilmez bir haldeyim. Bundan utanmıyorum. Siz benim diğer yarım gibisin. Bunu sizi ilk gördüğüm anda hissetmiştim. Felaketim olabileceğini düşünmüştüm. Ne olur yanlış anlamayın. Sevgimizin birbirimizi felakete götüreceğinden korkmuştum. Sizi bir daha görememekten, sizden ayrı bir hayattan, benden ayrılmanızdan korkmuştum. Size tüm benliğimle bağlanıp, sonra beni terk etme ihtimalinizden korkmuştum.

Lütfen, en kısa sürede benimle irtibata geçin. Günün her vakti sizinle tanışmak için zaman ayırabilirim.

Size en içten ve kalbi duygularımı sunuyorum. En acele şekilde sizden haber bekliyorum. Hoşçakalın.

Şimdi ben, 27 yaşımda ölümüme yürürken bile bu anıyla mutlu oluyorum.

Mutlu oluyorum fakat beklediğim mektubu hiçbir zaman alamadım. Mektuplaşmamız bıçak gibi kesilmişti. Önce mektubun daha gitmediğini düşünmüştüm. Zaman geçtikçe gelecek olan mektupta yazılabilme ihtimali olan her şeyi düşünmüştüm. Bir zaman sonra yemek yemediğimi ve ciddi bir uyku probleminin içerisinde olduğumu anlamıştım. Günler günleri kovalarken beklediğim mektubu hiç alamadım. Bu durum beni iyice yıprattı. Artık çevremdeki kimseyle konuşmuyor ve iletişime geçmiyordum. Evde müzik açıp yaşadığım bu olayları düşünüyordum.

İşte bu dönemde 25000 adımda intihar etmeye karar verdim. 25000. Adımımı attığımda hala bana merhaba dememiş olursa hayatıma son verecektim. Evet, bunu yapacaktım. Hayatın tesadüfleri beni buna itmişti. Basit bir intiharı düşünmedim. Ölmekten çok korkuyorum. Sanırım sırf bu yüzden uzun sürecek keyifsiz bir geziyle hayatıma son vermek istiyordum. Hayatın bana yaşattıkları ve o acı tesadüf beni böylesi garip bir intihara itmişti.

Ölmeyi isteyenler sanıyorum ki yaşamayı en çok sevenlerden oluşuyor. Yaşamayı öyle çok seviyorlar ki kötü bir yaşama tahammül etmektense o hayatı noktalamayı istiyorlar. İyi bir yemeğin, daha iyi yiyecekler ve içecekler eşliğinde yenmesinden daha çok keyif aldığımızı düşünürsek bu durum mantıklı geliyor. Kısaca, bu hayatta intihar edenler en çok yaşamak isteyenlerdir.

Telefonuma baktım. 23.864. admımı attığımı fark ettim. Artık zamanım doluyordu. Adımlarımı geniş ve yavaş atıyordum. Son adımlarımı iki tarafında da ağaçlar olan bir yolda atmak istiyordum. Eylülü yaşamak istiyordum. Kuru yaprakların arasında yürümek ve kurumuş yaprak kokusunu sonuna kadar içime çekmek istiyordum. Bir de sigara içmek isterdim. Hiç sigara içmemiştim oysa.

5. BÖLÜM

İnsanlar yığınla yanımdan geçip gidiyorlar ve beni fark etmiyorlardı. Bense süratle düşündüğüm ve hayal ettiğim bir yol bulmak için yönümü değiştirmiştim. Kanaryam kafesindeydi ve durumu gayet iyiydi. Varlığı bana güç katıyordu. İyice yorulmuştum ve acıkmıştım. İstemeden ölüme gidiyordum. Ne olurdu bir kişi bana merhaba deseydi. Omuzuma çarpan birini bile kabul ederdim.

24 bin adımı geçmiştim. Kalbim hızla çarpıyordu. Telefonumdan en sevdiğim şarkıları son kez dinliyordum. Yaşantıma dair umudum kalmamıştı. Hiç kimse benimle tek kelime etmemişti. İnsanın daha büyük beklentileri olmalıydı bu hayatta. Daha büyük umutları olmalıydı.

Tamda düşündüğüm gibi bir yola girmiştim. Her iki tarafta da devasa ağaçlar vardı. Dalları sanki bütün gökyüzünü kapatmıştı. Havayı derin derin içime çekiyordum. Farkında olmadan daha yavaş yürüdüğümü fark ettim. Ölmekten korktuğum için yavaşlamadığımı biliyorum. Yaşamak istiyordum ama bu haliyle asla.

Bir şey dokunmalıydı hayatına insanın. Onu alıp götürmeliydi. Hayal ettiklerine bir adım yaklaştırmalıydı. İnsanlar, uzaktan olsa da göstermeliydi hayallerini. Bir hayalin gerçekleşmemesi düşüncesi ağır bir yük gibi yaşadıkça taşınmamalıydı. Yükü ağır insanlar dibe çekilmemeliydi. Ölmemeliydi insan hayalini yaşamadan.

Çok pahalı bir şarkı çalıyordu şimdi kulaklığımda. Dinlemek, hissetmek için çok şey verilmesi gereken türden. Hayatı kolay yaşayanların bileceği bir şarkı değildi bu. Benim böylesi şarkım çokça vardı. İşte bu yüzden sevdiğim şarkıları süper kahramanlara benzetirdim. Yaşayamadığım her hayalin kırık şarkıları vardı.

Eylülün sonuydu. Gökyüzünün sonuydu. Ömrümün sonuydu. Yürüdüğüm caddede bulunan ağaçlar sanki ölümüme güzel bir şey katabilmek için yolumu yapraklarıyla süslemişlerdi. Her şey sessizdi. Gelen giden yoktu şimdilik. Tam da istediğim gibiydi aslında. Kimse ölmüş ve hayal kırıklarıyla örselenmiş bedenimi görsün istemiyordum. Kimse bana yardım çağırsın istemiyordum.

Telefonuma umutsuzca baktığımda 100 adım kaldığını fark ettim. Ölmeye 100 adım. Hayatıma ve varlığıma dair ne varsa bitmesine sadece 100 adım kalmıştı.

Kanaryam için planladığım şeyi yapamamıştım. Onu kimseye vermek gelmemişti içimden. Ölsem de biri onu mutlaka alacak ve sahiplenecekti.

Bir an düşündüm ve tamamen yalnız kalmaya karar verdim. Kafesi açtım ve kanaryamı ellerime aldım. Onu son defa öptüm ve kokladım. Gözlerim dolmuştu. Beni bırakma diyen bakışları üzerimde gezindi. Öylece ellerimi açtım ve gidişini izledim. Büyük bir hüzün sardı her yanımı. Dibe vurmuşluğumu iyice derinden hissediyordum şimdi. Omuzlarım şimdi eşit derecede çökmüştü.

Son elli adımım. Gözlerim dolu ve etraf bulanıktı. Artık her şey pusluydu. Pastel boya tablo gibi fluydu gördüklerim. Gözlerimi kırpmadım. Gözyaşlarım akarsa gördüğüm flu görüntüden yoksun ölmek istemiyordum.

Öylece bir banka oturdum. 25.000. adımı atmıştım. Yapraklara bakıyordum. Ölmek için çıktığım yolculuğum sona ermişti. Her şeye rağmen gururluydum. Hayal ettiklerimi saymazsak içimde tek bir pişmanlığım yoktu. Elimi sabahtan beri cebimde taşıdığım zehire götürdüm. Suyumu açtım. Ölüm tam karşımdaydı ve ben çaresizdim. Artık her şey bitmişti. Elimi ağzıma doğru götürmeye başlamıştım. Artık her şey bitmek üzereydi. Ellerim titriyordu. Nefes alış verişim hızlanmıştı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu

. ‘’Merhaba’’

Biri bana merhaba dedi sandım. Öyle haller içindeydi ki halim birinin bana merhaba dediğini duyduğumu sandığımı düşündüm. Çünkü hiçbir şeye dikkat etmemiştim. Başımı yavaşça indirince karşı yoldaki bankta oturan birini gördüm. Elinde çiçekler vardı.

Kendimde büyük bir güç buldum. Evet, biri bana merhaba demişti. Gözlerimi kırptım. Gözlerimden yaşlar süzülünce daha net görebiliyordum. Artık o buğulu gözlerle bakmıyordum. Karşımda bir bayan vardı. Öylece bana bakıyordu. Hafif bir yağmur başlamıştı.

Elinde mimoza çiçekleri vardı.

Çizgilere basmadan yürümüştük onunla. Her şeyiyle karşımdaydı. Diğer yarım oradaydı. Dünyadaki cennetim her şeyim oradaydı. Tesadüfle ya da her hangi bir mucizeyle açıklanamayacak bir şeydi bu.

Çizgilere basmadan yürümüştük. Tesadüfen mektuplaşmıştık sadece. Dahası yoktu, ötesi olmamıştı. Ama fazlası vardı bizde, hissedebiliyordum. Şimdi kulaklığında hangi şarkıyı dinlediğini biliyordum adım gibi biliyordum. Benim ne dinlediğimi eminim o da biliyordu. İşte böylesi ilahi bir haldeydik. Konuşmadan hissederek anlaşıyorduk. Bir birimize gülümsüyorduk.

İşte böylece bakıştık. Ağlıyorduk ama mutluyduk.

Elinde mimoza çiçekleri vardı. Ne o gelmeye teşebbüs etti ne de ben gitmek istedim. Eğer konuşursak hissettiğimiz her şeyin bir daha asla yaşanamayacağını düşünüyorduk.  Konuşursak büyüsü bozulacaktı her şeyin. Birbirimize dokunmamalıydık. Dokunursak her şey değişebilirdi. Böylesi bir şeyi belki hiç kimse kabul edemezdi. Biz bunu böyle kabullenecek miydik? Konuşmadık. Dakikalarca bakıştık sadece. Bizimkisi ilahi bir tesadüftü ve böyle de kalmalıydı belki de. Yoksa her şey kirlenirdi, yok olurdu, mahvolurdu.

Yazgımızın böyle olmaması gerekirdi. Ne olacaksa olsun noktasındaydım.

Hayır, böyle olmayacaktı. Yerimden kalktım. Ürkek ve aksak adımlarla yürüdüm. Titriyordum. Korkuyordum. Kalbim ağzımda atıyordu, hissediyordum. Beynimde ritmini hissediyordum.

‘’İki yol var önümüzde.’’ Diyebildim.

‘’Sus’’ dedi kadifemsi bir tonla. Sonra ayağı kalktı.

‘’Bir şarkı aç. İlk ve son kez dans et benimle.’’

Benim sunabileceğim iki yolu da istemediğini anlamıştım.

O da ölmek için gelmişti. Sessiz ve sakin bir yer istemişti.

Ben ona ilk yol olarak konuşup, içimizde ne varsa döküp, nefretlerimizden, hayal ettiklerimizden ne varsa her şeyden doya doya konuşup bir daha görüşmemek üzere ayrılmayı teklif edecektim.

İkinci bir yol olarak, hayatlarımızı sonsuza kadar birleştirecektik. Ölüm bize gelene kadar…

Ama o sadece bir yol sundu. Umurumda bile değildi. Onunla dans edip ölmek benim için sadece başka bir mucize olabilirdi.

İkimiz için ideal bir ölüm şarkısını açtım. Güzel bir gün ölmek için. Bir kulaklığı onun kulağına diğerini kendi kulağıma taktım. Avucundaki ilaçları gözümüzü dahi kırpmadan içtik. Oysa adımızı dahi bilmiyorduk.

Sonra o mimoza çiçeklerini bıraktı banka. Etraf mis gibi kokuyordu şimdi. Toprak kokusuyla karıştı mimozaların kokusu. Bizim birbirimize karıştığımız gibiydi. Birdik. Tek bir benlikteydik. Ruhlarımızın arayışı son bulmuştu artık. Doymuştuk sevgiye. Ya da yaşanılabilecek her türlü zevke…

Hiç konuşmadık. Bu yüzden bir daha asla dans etmeyeceğimiz şekilde dans ettik birbirimizle. Gökyüzü havai fişekler patlatıyordu ardı arına. Her yanımız bir karnaval coşkusu. Yağmur bile bir başka yağıyordu şimdi.

Böylesi bir an için kaç fani yaşantısından vazgeçmezdi ki. Böylesi tesadüflerle dolu bir hayatı bu son yaşattıklarıyla kim kabul etmezdi ki. Kim değişmezdi böylesi bir hayatı başka bir hayata?

Şarkımız çalıyordu. Biz dans ediyorduk. Sırılsıklam. Umursamadan. Korkmadan. Gözlerimizi dahi kırpmadan bakışıyorduk. Umut dolu. Özgürce. Severek. Âşık olarak. Ağlaşarak. Sarılarak. Sımsıkı sarılarak. Gözlerimizde eriyip biterek… Şarkımız bitiyordu. Gözlerimiz kararıyordu. Ölüyorduk. Ölmek… Böylesi ölmek ne güzel…

Dizlerimizin üzerindeydik. Her şey hüzünlüydü. Kanaryam gözüme ilişti. Mimoza çiçeklerinin üzerindeydi. Islanmıştı.

okur

Yazar: Timur KOHEN

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.