in ,

Bir Siyasal Perspektif

Koronavirüs sonrası gerçekten de çok farklı bir dünya bizleri bekleyecek…

Ama, bir şerh koyalım…

Koronavirüs öncesinde de hem Türkiye’nin hem de dünyanın sorunları ve sıkıntıları vardı.

Yani, salgından ötürü dünya bir sorun girdabına yakalanmadı. Veya, ülkemizde her şey tıkırında felan gitmiyordu.

Yönetimsel sorunlardan tutun da…

İktisadî sorunlara dek sorunlarımız zaten vakiydi.

Bir türlü birbirimizi anlamaya çabalamıyorduk. Konuşmuyorduk. Konuşuyor gibi yaparken, gözümüz ve kulağımız her nedense muhatabımızda değil, bizim neleri söyleyeceğimizde idi!

Sanki salgından önce çok iyi bir siyasal sisteme mi sahip idik? Tabii ki pek çok ülkeye nazaran hem demokrasi kalitemiz hem de hukuk sistemimiz, bizleri ayakta tutacak seviyede.

Sürekli eleştirip durduk. Suçlu aradık. Elimizi taşın altına sokmadık. Sırçaköşklerden, durum analizi yaptık. En sevdiğimiz şey zaten başkalarına akıl vermek. Bugün eleştirdiğimiz sorun ve sıkıntı skalasına bir gün de mi geldik?

Her şey şıpından mı tezahür etti? Çevremize bakarak, ülkemizin ne kadar büyük işler kotardığından dem vurduk. Evet, konumlandığımız coğrafya, Ortadoğu, Şark kurnazlıklarının zirve yaptığı bir bölge. Burada, Türkiye’de ve bölgemizde çok canlı bir gündem var.

Her an her şey değişime gebe. İç siyasetimiz de dış siyasetimiz de gergin ip misali. İçimizdeki kargaşadan faydalanmayı dört gözle bekleyen emperyalist zalimler var. Öte yandan, eğriyi ve doğruyu veya olanı ya da olması gerekeni de içselleştirebilmiş değiliz.

Ne istiyoruz bizler?

Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak, “adam” yerine konmak istiyoruz. Daha fazla değer bilinme konusunda, devletin bizi dikkate almasını arzuluyoruz. Toplumsal yaşantımız içinde, erkek-kadın ayrımının son bulmasını, kadınlarımızın ülkemizin birinci sınıf “bireyi-yurttaşı” olduğunun artık zihinlere çakılmasını talep ediyoruz.

—-*—-

Çözümlenmeyi bekleyen sorunlarımız, yıllardır yerinde saymakta. Öbekleşe öbekleşe sorun yumağının içine gark olduk. Cumhuriyeti’mizin kurucusu ve banisi Mustafa Kemal Atatürk, öyle bir millet ve yurttaşlık tanımlaması yapmıştır ki, farklı halklardan ve mezhepten olanları, tek bir kimlik altında toplamıştır: Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı… 

Sonra ise, kurnaz ve popülist siyasetçiler yüzünden, ülkemiz ve devletimiz dönem dönem çalkantılara ve belirsiz süreçlere gebe kalmak durumunda olmuştur. Pragmatist politikacılar, sırf kendi siyasal çıkarları için, makam ve mevkii için, yaşanacak güzel anların tadını çıkarmak için, toplumu suni şeylerin peşine takıp götürmüştür.

Devletin devamını, yine devletin birliğini ve bütünlüğünü, devlet bürokrasisinin tahakkümünde görenler yüzünden, milletimiz, değerlerinden, Ata’sından soğutulmuştur. Bazen denk geliriz hani, neden ülkemizde “Atatürk düşmanlığı var, neden insanlarımız, kendilerine yer ve yurt sağlamış bir değerine sahip çıkmaz, kötüler” minvalinde sorgulamalar içinde oluruz.

Bu durum birdenbire zuhur etmemiştir ki… Belirttiğim üzere, genç Cumhuriyet rejimimizin, burjuva ve işçi sınıfı ayakları üzerine dayanmaması, Türk Devriminin yukarıdan aşağıya tekbir örnek biçiminde uygulanmasından ötürü, halk bazı değerleri içselleştiremeden, tepeden sahip olduğu için, sahiplenme noktasında da geri kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden tevarüs aldığı “bürokrasinin eli” düsturu, yani ülkedeki birçok yeniliğin, değişimin devlet eliyle ve aydın-bürokrat sınıf tarafından yönlendirilmesi gerçekliğinden ötürü, toplum değişim sürecinde hep pasif veya nötr olarak kalmıştır. İster kabul edilsin ister reddedilsin, ulu önderimizden sonraki devlet anlayışında, yönetim denkleminde, etkileyen hep bürokratelit sınıf olmuşken, etkilenen ise bizim cefakâr Anadolu insanımız olmuştur.

Buradan gelmek istediğim husus, nasıl ki, muhafazakâr yurttaşlarımızın halis duygularından faydalanarak, halk goygoyculuğu yaparak, popülizmi siyasetlerinin temel direği yaparak, ikbal peşinde koşanlar olmuşsa…

Çok partili siyasal yaşamın oturmasından ve içselleşmesinden önce de, devlet düzeninin ayrıcalıklarından ve akçeli işlerden faydalanmak adına, toplum, bürokratlar tarafından yönetilmiştir. Jakoben laiklik topluma ve millete dayatılmıştır. Tekbir örnek insan-vatandaş üretilmek istenmiş, insanların farklılıkları ötelenmiştir.

—-*—-

Bir toplum için, ülke ve devlet için, en tehlikeli düşman, tehdit veya yıkım yolu, o ülkenin insanlarının ayrıştırılması, birbirine düşman kılınması, yabancılaştırılmasıdır. Dönem dönem, insanlarımız, cumhuriyet elitleri tarafından da, kutsal dinimizi, mukaddesimiz İslam’ı kullanan Siyasal İslamcılar tarafından da birbirine düşmanlaştırılmıştır.

Cumhuriyet rejimi, halkın halk tarafından, kendisine herhangi bir ortak koşulmadan yönetilmesidir. Cumhuriyet rejimi demek, yüksek fazilet ve ahlâk demektir. İnsanlar, kul olmaktan çıkıp vatandaş-birey kimliğine kavuşmuştur. Atatürk, Anadolu Coğrafyasında yep yeni bir devlet ve millet inşa ederken, hiçbir kimsenin diğerinden üstün olmayacağı “eşit yurttaşlık” temelli bir dizayn gerçekleştirmiştir.

Zaten kırılma ve toplumumuzdaki kopuşlar, Cumhuriyetimizin banisi ulu önder ATATÜRK’TEN sonra işbaşına gelen devlet kutsiyetini her şeyin önüne koyan kadrolardan kaynaklanmıştır. Devrim toplumumuza doğru düzgün anlatılamamıştır. Şunu kabul etmek zorundayız, ülkemizin her biri birinci sınıf olan yurttaşlarımızın çoğunluğu Müslümandır. Bundan rahatsızlık duyanlar vardır. Hatta, bazen öyle ileri noktalara gitmekte ve mütedeyyin vatandaşlarımızı, cumhuriyet rejimimizin yaşadığı yol kazalarında birinci sorumlu addetmektedirler. Suçlamaktadırlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün tasavvur ettiği Türkiye özlemi bu mudur? Kendilerini her şeyden azade gören, devleti yönetmeyi sadece kendilerinin tekelinde gören, memlekete bir yenilik gelecekse, onun da kendileri tarafından getirileceğini uygun gören bir seçkinler zümresi. İşte bundan ötürü, ülkemizde “laiklik” de yeterince anlaşılamadı. Atatürk Devrimlerinin fazileti, Anadolu’nun masum ve saf insanlarınca yeterli düzeyde idrak edilemedi. Kendilerini solcu zannedenler, ya da gerçekten de sahip olduğu dünya görüşünün erdemine vakıf olamayanlar, ülkemizde siyaset ve demokrasi edebiyatı parçaladılar.

Bu insanlar “adam” olmazlardan başlayarak, bu ülkenin Esmer Türklerine yabancılaştılar. Cumhuriyet, demokrasi, laiklik sadece onların ağzında şairane bir vasfa kavuştu! Evet, bugün ülkemiz istediğimiz demokrasi kalitesine sahip olmayabilir. Laiklik tartışılıyor olabilir. Birtakım çağının çağdaşı olmayan insanlar tarafından ülkemizde saltanat ve hilafet hülyaları görülüyor olabilir.

Buralara nasıl geldik, bir durup bakmak gerekiyor. İnsanlarımızı, inançlarından ve inancına en uygun bir siyasal harekete teveccüh ediyorlar diye suçlamadan önce, takkeyi çıkarıp tefekkür edeceğiz.

—-*—-

Demokratik laik hukuk devletinin, Atatürk Devriminin ve cumhuriyet rejiminin tek düşmanı, sadece Siyasal İslam değildir.

Pekâlâ, bir siyasal sistemde, toplumun mukaddes değerlerinin, yani etnik-mezhepsel farklılıkların siyaset etmede kaşınması, uyarılması gerçekten de büyük bir kaosun ateşleyicisidir. Ahlaken ve vicdanen belirli bir düzeye gelememiş siyasetçiler, halkın duygularını uyarmak adına, kutsallara meyledebilirler. Tarihimiz ve insanlık serüveni, aklı melekelerini kaybeden, hırslarına ve beşeriyete yenik düşen sözüm ona liderlerin dünyamıza ödettikleri bedellerle doludur.

Çok uzattım ama şunu söylemek istiyorum:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimsenin; bir ideolojik görüşün, zümrenin, sınıfın tekelinde değildir. Bu ülkede hiçbir kimse sürekli olarak aşağılanmaya veya parya olmaya layık da değildir. Devletimiz, ülkemiz ve yurdumuz hepimizindir. Cumhuriyete sahip çıkmak demek, demokratik parlamenter rejime yeniden dönmek demek, ülkemizin biricikliğini ve tekliğinin kıymetini bilmek demek…

Birbirimizi olduğu gibi kabul etmekle mümkündür. Sağcısıyla solcusuyla, dindarı ateistiyle, SunniAlevisiyle, birbirimizin yaşamına ve özbenliğine saygı duyarak, bu kısa ömrümüzde yaşamlarımızı abat etmemiz mümkündür.

Şunu da kabul edelim: Artık geçmiş geride kaldı. Bazı kırgınlıkları, haksızlıkları, gadre uğramışlıkları onarmak mümkün olmayabilir. Ama önümüzde yaşanmamış, tertemiz bir dönem var. Yine siyaset üreteceğiz. Girdiğimiz rekabete dayalı yarışmalarda, ipi önde göğüslemek için elimizden geldiğince çabalayacağız. Koronavirüs sonrası dönemde de sorunlarımız olacak. Bundan kaçışımız yok. Ama neden sağduyu içerisinde, birlik ve beraberliğimizi daim kılacak bir konsensüs dairesinde buluşamıyoruz!

Bizler de bu fani dünyada iyi bir yaşamı hak ediyoruz. Dürüst ve ahlaklı politikacılar tarafından yönetilmek bizlerin de arzusu. Yapılabilecekler çok da zor değil. Yeni bir anayasa metninin hazırlanması, antidemokratik Seçim Yasasının ve Siyasi Partiler Yasasının revize edilmesi… Salgın sonrası dönem bizlere artık bir ders vermeli: Ne İslam’ı siyaset etmede kullanan din bezirganlarına ne de sahte Atatürkçü geçinip, toplumu birbirine yabancılaştıran seçkincilere fırsat verelim.

Yönümüz ve hedefimiz bellidir ve yeni bir istikamet aramaya lüzum yoktur: Atatürk Cumhuriyetine sıkı sıkıya bağlanarak, birbirimize kenetlenerek, tek bir ideal için, gelişmiş bir toplum için çalışmak ve çabalamak.   

kooplogger

Yazar: Erhan Salman

Ben, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ ÇALIŞMA EKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ BÖLÜMÜ mezunuyum...

Yıllardır çeşitli mecralarda, dilimiz döndüğü kadar bir şeyler karalamaya çabalayan biriyim...

Yazma sevdasına ilk önce politikadergisi.com sitesinde başladım, sonra sırasıyla radikal blog ve milliyet blog mecralarında sürdürdüm...

Hâlen milliyet blog mecrasında yazmaya devam etmekteyim...

Elimden geldiği ve dilim döndüğü ve kalemim yazmaya devam ettiği sürece, siz kooplog ailesi ile paydaş olmaya devam edeceğim...

Yazma serüvenimde bana paydaş/yaren olmanız dileğiyle,

Esen kalın...

Blog YazarBlog Okurkooplogger

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.