Bir Derviş Hikayesi

Modern çağ veya teknoloji çağı adının ne olduğu fark etmez. Çağın gübresidir önemli olan. Çağın gübresini oluşturacak olan ise insandır. İnsanoğlunun yaptıkları veya yapacakları gübreye şekil verecektir. Sevgisiz, bencil, sadece kendi karnını doyurmak için çalışan bir insan gübrenin kötü kokmasına ve toplumun gerilemesine neden olacaktır. 21. yüzyıla baktığımızda toprağın kötü kokusunu koklayabilir, bazı yönlerden ilerlemize rağmen insanlık olarak gerilediğimizi net bir şekilde görebilirsiniz. Bunun için insanın yüreğine bakmanız yeterlidir. Çünkü insanın yüreği evi gibidir. Yüreğinde barındırır sevgiyi, Allah korkusunu, merhameti, vicdanı, bencilliği, haseti… Ve bir insanın evinde hangi duygular baskınsa onları yansıtır insanlara karşı. Bu çağda insanlara karşı sevgi, merhamet, vicdan, umut yerine bencilliği, haseti, kibri… yansıtıyoruz. Kötü duyguları kalbimizde barındırdıkça dünyanın kirlenmesine sebep oluyoruz. Bu durumu ise modern olarak tanımlıyoruz. Ne kadar modern olursak olalım kötü duyguları yansıtmaya, dünyayı kirletmeye devam ettikçe gerilemeye mahkum olacağız.

İnsanlık olarak gerilememizin ; sevgisiz, bencil, kibir dolu bir pencereden dünyaya bakmanızın nedenlerine değinelim. Bu nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz ;

1) İlk neden çocukluk köklerine dayanmaktadır. Çağımıza baktığımda aileler çocuklarını yüksek notlar almaya, iyi bir mevkiye sahip olmaya, statüsü yüksek işlerde çalışmaya programlıyor.  Aileler medyanın, elektronik cihazların etkisiyle çocuklarını bu şekilde yetiştiriyor. Maddi ve dünyevi kazançlara odaklandırılmış çocuklar gelecek yaşamlarında manevi duyguları, ahlaki erdemleri düşük olan bir birey oluyor. Böylelikle toplum için ben merkezli, kibir dolu, yardım elini insanlardan uzaklaştıran nesiller yetiştiriyoruz. Eğer sevgi dolu, ahlaki erdemleri yüksek olan, manevi kazançlara değer veren bir nesil yetiştirirsek dünyayı kirinden arındırabiliriz. Unutmayın ki ilk eğitim ailede başlar.

2)Teknoloji gün geçtikçe yaşamımızda daha fazla yer ediniyor vee hızlı bir şekilde gelişiyor. Elektronik cihazların gelişiminin hızlanması insanlığımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi kaybetmemize neden oldu. Teknoloji insani duygularımızı sömürdü ve sömürüye devam ediyor. Kalbimizin, beynimizin uyanması sömürgeciliğe karşı çıkmamız gerek. Çünkü bu şekilde devam edersek toplum yok olacak. Toplumu gerçeklik algısını yitirmemize olanak veren sanal dünyaya bağlanarak mı kurtaracağız? Aslında sorunun çözümü karmaşık bir yapıda değil. Sorunu çözmek için matematiksel ifadelere gerek yok. Çözüm elektronik cihazlarla geçirilen sürenin kısıtlanması. Süre kısıtlandıkça teknoloji dinlemek, eğlenmek, yeni bilgiler edinmek için araç olabilir. Formül zamanda saklı.

3)Bu devirde aile bağlarının gevşediği, iletişimin azaldığı açıkça görülüyor. Aile kavramı olmayan, iletişim konusunda sıkıntı yaşayan çocuklar sevginin ne demek olduğunu beyninde anlamlandıramıyor. Sevgi kavramı olmayan çocuk dünyaya, insanlara bu duyguyu veremiyor. Çocuğun ilerideki kişiliği bu durumdan etkileniyor.

4) Aslında bu madde bir tavsiye niteliğinde. Söylemek istediğim bir çocuğun kalbine Allah ve İslamı sevgisini yerleştirin. Ona İslam’ın kurallarını, tüm insanların kardeş olduğunu, dünyayı sevgiyle kucaklaması gerektiğini, hayvanların da yaşama hakkı olduğunu, zülmun karanlık bir kuyu olduğunu, merhametin tüm duyguların en güzeli olduğunu anlatın. Çocuğa küçük yaşlarda verilen eğitim ömür boyu devam eder.

Gelin bir derviş hikayesiyle veda edelim.

Dervişe bir gün sormuşlar: ” Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”

Size farkı göstereyim diyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirmemiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar için sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Derviş şöyle bir şart koymuş :” Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.”

Kabul edip çorbalarını içmeyi denemişler, fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de aç kalmışlar. Daha sonra derviş sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Onlara aynı şartı dile getirmiş. Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler. Böyleve her biri diğerini doyurmuş ve sofradan şükrederek kalkmışlar. Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara :”İşte! Kim hayat sofrasında kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır ve kim kardeşini düşünür doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şunu unutmayın hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır.”

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.