Kaldırıma oturmuşlar, selam.
Ben Sylvia. Boş zamanlarımda, 22’ime dayadığım merdivene çıkıp tavan boyası yapıyorum. Anlatacaklarım var: biraz günden, biraz hayattan, biraz da haddim olmayanlardan.
Ki zaten tüm bunlar sizi pek de ilgilendiren şeyler değil.
Bir soruyla başlamak istiyorum:
Hayatınızın odağında kim var?
Fazlaca düşünmeye gerek yok aslında. Aklınıza gelen ilk kişi kimse, O’dur. Ama biz çoğu zaman asıl düşünmemiz gereken yeri atlıyoruz.
Çünkü mesele, o kişiden çok…
Benim hayatımın odağı neresi ki?
İstanbul mu, dostluk mu, aşk mı, aile mi? Yoksa kimsesizler mezarlığı mı, bir ağacın tepesi mi, akşam güneşinin vurduğu grafiti duvarı mı? Kimi hayatı boyunca bir şehirde sabit kalır ama hep başka bir ülkede yaşar rüyalarında.
Benim içimdeki odağın haritası nerede asılı?
Odağıma aldığım o kişiyi barındırdığım yer tam olarak nerede?
Hani bazen uzun uzun anlatırız ya… saçmalamanın verdiği o tuhaf huzura ereriz,
Ve en sonunda yalnızca kendi kendine öten bir karga oluğumuzu fark ederiz. Ben nereden sesleniyorum? Ve bu kişi nerede ki beni duymuyor? Ben mi odağımdan çok uzağım, yoksa o mu aslında hiç orada değildi?
Kendi hayatımıza uzaktan bakmayı öğrenemedik.
Hep içindeyiz, hep ortasında.
O yüzden yanlış kararları doğru yollarda arıyoruz.
Yanıldığımızı düşündüğümüz her şeyin sonunda bizi doğruya götürmesi…
İşte bu, “yanılmalarda boğulanlar derneği.”
Üyeliğimiz otomatik başlıyor: bir soru işaretiyle.
Bazen içimize çöreklenen o “benim yolum doğru değil” hissi…
Yüzme bilmeden kayalıklardan denize atlarken, sahafta güncel bir kitap ararken…Tanıdık gelmeyen bir sokakta yürürken…
Açtığımız konuma giden yoldan saparız ve uygulama bize hep alternatif bir rota önerir. Yeni yol, farklı yokuşlar.
Freni tutmayan bir bisikletle bir bayırda kalırız bazen.
Ya da romatizmalı nenemizle tozlu bir köy yoluna saparız.
Ama işin normali…
Varacağımız konum hiç değişmez.
Odağında kimi barındırdığından çok, odağının neresi olduğunu tam anlamıyla kavrarsan;
Yolun karışır, evet.
Ama konumun şaşmaz.
Çünkü bazı varışlar, sadece yolu uzatarak kıymetlenir.
Şu aralar içimde tüm bunlara paralel giden bir sıkıntı var.
Lisede arkadaşının sigarasından çektiğin ilk dumanın, yıllarca ciğerlerinde belirip içini sıkması gibi. İçine sinmemiş kararların tortusu gibi. Derin ve çözülmez bir iç huzursuzluk. Bağımlılarda süregelen o yetinememe hissi.
Haz doyumsuzluğu.
Bir şeyi tattığında bile yetersizlikle sarmaş dolaş olma hâli.
Çizgisinde giden duygu durumunun, taşikardik ritimlerle elektrokardiyograf cihazına yansıması gibi: haz. Sahi tatmin diye bir liman var mı gerçekten, yoksa sadece dalgaların köpüğü mü o? Çölde görülen serap gibi, fırtına ortası batan bir geminin direğine tutunmak umudu.
Çünkü bazen kelimeler yetmiyor.
Sesin tonunda, bakışın yönünde ya da cümlenin eksik yerinde devam ediyor his.
Belki de bu yüzden anlatıyoruz, sürekli birine değil ama hep bir yere…
Ve her seferinde, odağa değil de kendi yankımıza sesleniyoruz aslında. Duymasa da devam ediyoruz, çünkü bazen anlatmak, duymaktan daha yaşatıcı.
Bu yüzden, hiçbir yere bağlanmayan, hadsiz öneriler sunan bu söylemleri ofisin ortak masasından, ruj izi kalmış bir kahve fincanının kenarından sonlandırıyorum.
