Ateş Böcekleri

Bazı sabahlar işe başlamadan önce koşuya çıkıyorum, eve gelip sağlıklı bir kahvaltı hazırlıyorum ve daha sonra kahvemi alıp işimin başına oturuyorum. Gün içinde ailem ve arkadaşlarımla sohbet ediyor ufak tefek ev işlerimi hallediyor ve çalışmaya devam ediyorum. Güneş batmadan önce yemeğimi yiyip yürüyüşe çıkıyorum. Dönüşte bir yere oturup bir kahve daha içiyor, kitap okuyorum. Akşamları meditasyon yapıp kendime bakıyorum.

Bazı sabahlar sadece uyanıyorum. Uyanıyorum ve işe başlama vaktim gelene kadar yataktan çıkmıyorum. Kahvaltı yerine bir kahve içiyorum. Gün içinde kimseyle iletişim kurmuyorum. Bütün gün aç kalmaktan artık yanmaya başlayan midemi karbonhidrat ile dolduruyorum. Ve günün bitmesi için erkenden uyuyorum.

Ne ilk anlattığım sabah bir mutluluk hali ne de bir sonraki sabah bir mutsuzluk hali. Bu yaşanılan durumların hepsi içimdeki seslerle ilgili.

Denildiğine göre beyniniz sizin mutlu olup olmadığınızı, kaliteli bir hayat yaşayıp yaşamadığınızı ya da yorulup yorulmadığınızı umursamazmış. Onun umrunda olan tek şey hayatta olup olmamak. Bu yüzden aklınıza olabilecek en kötü senaryoyu dahi getirip sizi hayatta tutmaya çalışıyor. Bunu yaparken de hala nefes alıyor olmanız dışındaki durumlarla ilgilenmiyor.

Çocukluk dönemlerinde güvenli bağlanmayı öğrenmiş bir insan, beynin kendisine sunduğu bu senoryoların ihtimallerini düzgünce değerlendirip onu susturabiliyor. Ölümün hep yanımızda olduğunu bile bile yaşamaya devam etmeyi başarabildiği gibi.

Ancak çocukluk döneminde bunu öğrenememiş bir insan bütün bu senaryoların ihtimallerini değerlendirme aşamasına bile gelemeden bütün bu ihtimallerin sebep açacağı diğer sıkıntıları düşünerek kendisini adeta bir karadeliğe sürüklüyor. Herkesin yanı başında yaşadığı ancak görmezden geldiği ölüm devamlı ‘ben buradayım’ diyor kendisine. Ancak sorun ölümün orada olması değil çünkü insan eninde sonunda öleceğini biliyor. Sorun daha çok ölümün sebep olacağı şeylerde ya da ölememekte.

Bu iki farklı insanın zihninde olanları daha iyi tanımlayabilmek adına şöyle bir örnek vermek istiyorum;

Aynı anda, aynı koşullarda iki bebek dünyaya gelir, Barış ve Savaş.

Barış daha doğmadan önce ebeveynleri onun için bir yol inşa ederler. Yolun kenarında kaldırımlar, karşıdan karşıya rahatça geçebilmesi için bir yaya yolu ve ışıklar vardır. Barış çocukluğu boyunca ailesi ile birlikte bu yolda yürür. Birlikte yeni yollar, yeni kaldırımlar, yeni ışıklar dikerler yola. Ta ki Barış artık kendi kendisine bu yolları inşa edebilene kadar.

Savaş ise doğduğunda kendisi için hiçbir şey yapılmamıştır. Çocukluğu çok kısıtlı bir alanda ve hatta daha çok yalnız geçmiştir. Ebeyevnleri ile iletişimi yok denecek kadar azdır. Ve çocukluk çağları tam tamamlanmadan onu bir orman yoluna ittirirler. Barış gibi önünde ışıkları, kaldırımları yoktur, kimse ona ne yöne yürüyeceğini, nelerden kendisini koruması gerektiğini, hangi yolların güvenli olduğunu öğretmemiştir. Hiçbir şey bilemden bir başına ormanda kalan Savaş her zaman tetikte beklemektedir. Duyduğu her ses, her gölge hatta her ışık onu korkutmaktadur.

Anksiyete yani endişe bozukluğu olan insanların bir kısmı hayatlarına Savaş olarak devam etmektedirler. Her an her daim olabilecek şeylere hazırlıklı olmak ihtiyacı duyarlar ancak böyle bir şey mümkün değildir. Bu durumda insanın içini çaresizlik kaplar. Uzun süreçte durum depresyon, kendi içine kapanmak, panik atak gibi kendini göstermeye başlar.

İnsanın kafasının içindeki bu sesleri susturup hayatına devam etmesi kolay olmasa da bunu bir şekilde başarır hatta bazı yöntemler geliştirirler. Bazı insanlar kendilerine Matralar oluştururlar; ne zaman endişeleri ile başa çıkamadıklarını fark etseler ‘hiçbir şey olmayacak’, ‘bu duygular geçici’ ya da ‘her şey yolunda’ diye tekrarlar. Bazı insanlar defalarca seyrettikleri bir filmi izlerler ya da bir kitabı okurlar çünkü bir sonraki sahnede ne olacağını bilmek onları rahatlatır. Bazı insanlar çocukluğunda sağlayamadığı güvenli bağlanmayı bulmaya çalışma peşinde yanlış insanlara güvenerek kendilerini daha da incitirler. Bazıları ise kendisine bir kule inşa ederler bütün kötü ihtimallerden kendilerini korumak için. Ancak duvarların gerisinde yalnızca kötü ihtimaller değil iyi ihtimaller de kalır.

Yalnız başınıza bir ormandayken karanlıktan korkup gözlerinizi kapatırsanız ateş böceklerini görme şansını da kaçırırsınız.

Barış’ların arasında Savaş olarak yürüdüğüm bu dünyada ateş böceklerini görebilmek adına benim bulduğum yöntem stabil olmak. Birbirlerini tekrarlayan durumlar insanlara sıkıcı gelsede kaygı bozukluğu olan biri için monotonluk huzur demek. Her sabah 6’da uyanmak ve gece 11’de uykunun gelmesi, defalarca Friends seyretmek, her Pazar arkadaşla içilen kahve, telefonun ucundaki o ses.. devamlılığı olan her şey zihnimde dönüp duran o kötü ihtimalleri yok ediyor ‘bak hiç de senin dediğin gibi olmadı işte’ diyor. Kendini doğrulamayan kaygılar zamanla yok oluyor. Ancak insan bir kere kaygının ağına düştü mü kaygı kendisini zorla doğrulattırıyor. Bu nedenle Inception filmindeki gibi stabil nokta seçmeli insan kendisine gerçekliğe dönebilmek adına.

Ancak bazı sabahlar -hele ki sabrın başka dertler üzerine tükendiği günlerde- zihni susturmak ve stabili oluşturmak imkansız oluyor. Sanki bütün dengesi kayboluyor hayatın ve kendimi kuleme kapatıyorum. Hiçbir ses duymak istemiyorum çünkü zihnimdekileri susturmakla meşgulüm o anda. Ve bir anda sabrımı tüketen, benim kurduğum dengeyi bozan şeyin ne olduğunu düşünüp sinirleriniyor beynim. Kurduğum tekrar düzenini bozanın ne olduğunu bulmaya çalışıyor. O kahve mi içilmedi, o konuşma mı yapılmadı, o dizi mi izlenmedi, sebep ne? Gelmeyen ateş böcekleri ise beni karanlıkla başbaşa bırakan, beyin bundan sonra gözlerini açmak yok akşamları diyor. Hiç mi diyorum, hiç diyor. Sonuçta mutsuz olmamak için beni mutlu eden bir şeyden daha vazgeçiyorum, gözlerimi karanlığa kapatıyorum. Beyin ateş böceklerimi görmememi umursamıyor. Her gözlerimi açmak istediğimde daha önce olanları bana hatırlatıyor.

Geçen gün bir arkadaşım ‘senin hayatına her şey siyah beyaz, neden bu kez öyle olmadı ama bir dahakine olur diye düşünmüyorsun’ dedi. Bir Barış’a Savaş’ı anlatmak ne zor diye düşündüm. Gözlerimi kapattım ve ateş böceklerini hayal ettim.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.