Kök İnançlar ve Friends

Kaynak belirtilmedi

“When it hasn’t been your day.”

Biricik dostlarıma.

 

Liseye başladığım yıl, bir gün evde sıkılırken dizi arayışına düşmüştüm. İşte o zaman karşıma Friends çıktı. İzlediğim ilk andan itibaren öyle heyecanlanmıştım ki ben de birçok Friends sever gibi kendimi bu grubun bir parçası sandım. Arkadaşlığın, aşkın ve aile olmanın yalnızca kan bağıyla sınırlı olmadığını gösteren bir evrene girivermiştim. Bugün gençliğinin baharında olan insanlar için aynı ihtiyacı karşılayabilecek, aynı hisleri veren bir dizi var mı, gerçekten bilmiyorum.

Altı kişilik bu arkadaş grubu öylesine güzeldi ki her bölümü sabırsızlıkla izlerdim. Bir noktadan sonra benim arkadaşlarım onlar olmuştu. Yalnızlığım eskisi kadar ağır gelmiyordu; kendimi daha güçlü hissediyordum. Onların hayata karşı gösterdiği direnç bana da geçmişti; bir tür aynalama yapıyordum. İlişkilerin temelinde güvenin olduğunu, hayatın iniş çıkışlara rağmen hâlâ yaşanmaya değer olduğunu ve arkadaşlığın bu dünyadaki en kıymetli şey olduğunu ben Friends’ten öğrendim.

Friends’i bugün hâlâ unutulmaz kılan şey ardında saklı olanlar. Biz bu diziyi bence komedi türü olduğu için sevmedik. Hatta komedi demek bazen bana haksızlık gibi geliyor. Sanki yakında ulaşacağım hayatın perdesini yırtmış gibiydim ben. Jeneriği bile vaatlerde bulunuyordu: “i’ll be there for you, cause you’re there for me too.” Senin yanında olacağım, çünkü sen de benim yanımdaydın. Bu o kadar kıymetli ki. Monica’nın düzen takıntısının ardındaki kırılganlığı, Chandler’ın hayatla baş edemediği zamanlarda hemen şakalar yapışı, Phoebe’nin dünyayı naif ama cesurca kavrayışı, Joey’nin saf iyiliği, Ross ve Rachel’ın yıllara yayılan inişli çıkışlı aşkı… Hepsi bir araya geldiğinde o kadar gerçekçiydi ki. Bir komediden daha fazlasıydı. Her birinin çok güçlü bir hikâyesi vardı ve size bunu görebilme fırsatı tanıyorlardı.

Belki de bu yüzden, Friends benim için sadece bir sitcom değil, kök inançlarımı şekillendiren gizli bir rehber oldu.

Kök inançlarımız (core beliefs) bizim kendimiz, başkaları ve dünya hakkındaki en temel düşünce kalıplarımızdır. Bu inançlar, çocukluk ve ergenlik döneminde aile, çevre, kültür, okul ve artık medya aracılığıyla oluşuyor. Bilinç dışımızda yeşeren bu kalıplar hayatımız boyunca düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı yönlendiriyor.

İnsan özünde doğru bildiği şeyi kök inançları sayesinde edinir. Bu inançlar bütün hayatımıza nüfuz eder ve değişmesi çoğu zaman çok zordur. Sevilmeye değer olduğumuzu, insanların güvenilir olup olmadığını, hayatın yaşanmaya değer olduğunu biz bu inançlarımız sayesinde öğreniyoruz. Bu yüzden, yeteri kadar önemsenmese de bizim kişiliğimizin en sağlam kolonlarını onlar oluşturuyor.

Bir Fincan Kahvenin Kırk Yıl Hatırı Vardır: Central Perk

Friends’in kalbi, hepimizin aşina olduğu Central Perk’ta atıyordu. Burası sadece onlar için değil, bizim için de bir sığınak, bir ev, kaostan kaçıp geldiğimiz bir limandı. Ne yaşanırsa yaşansın (kimi zaman işsiz kaldılar, ayrılıklar yaşadılar, başarısız olduklarına inandılar) soluğu hep burada aldılar. Burası, onların hayata tutunduğu bir yerdi bence.

Yalnız olmadığımıza inanmak ve bunu hissetmek bizi en güçlü kılan inançlardan. Maslow’a göre piramidin en alt basamağında “güvenlik” ihtiyacı var. Burayı atlamadan bir diğer basamağa çıkamıyorsunuz. Bu güvenliğin en büyük payı ise yalnızca parayla değil, şefkat ve güvenle ilgilidir: “Senin için buradayım” duygusunu hissetmekle. Central Perk bize tam da bu gücü hissettirdi. Eğer bunlara sahipsen seni bu dünyada kolay kolay hiçbir şey yıkamaz.

Benim, hayatta en şanslı olduğum konulardan biri arkadaşlarım. Dikkatimi bir şey çekmişti, kötü olduğumuzu söylediğimizde birbirimize ilk sorduğumuz soru “ne oldu” değil, “neredesin”di. Bu şu demek: Nerede olursan ol senin için orada olacağım, demekti bu. Onlar olmasaydı hayatta bu kadar güçlü hissedemezdim şüphesiz. Üstelik bu arkadaşlıklarımı üniversiteden sonra edindim. Friends arkadaşlıktaki kök inançlarımı öyle beslemişti ki onları kimilerine göre geç de olsa buldum. Bu yüzden onlara “benim insanlarım” diyorum.

Seni Anan Benim İçin Doğurmuş

25 Things You Didn't Know About the Sets on "Friends"  

Friends’te aşk sadece romantik bağlamda incelenmedi; kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar, bitişler, yeniden başlamalarla doluydu. Ross ve Rachel’ın ilişkisi bu açıdan çok çarpıcıydı. İkisi de birbirlerini çok seviyordu, evet, ama bu sevgi her zaman sağlıklı değildi. Hatta Phoebe onlara “See? He’s her lobster!” diyerek oldukça ikonik bir cümle söylemişti. Kavga ettiklerinde, ayrı düştüklerinde, hatta uzun süreli başka ilişkiler yaşadıklarında bile tekrar bir araya geldiler. İzlerken bazen yorulduk, bazen üzüldük, bazen de “bu sefer olmayacak” dedik.

Monica ve Chandler (ki benim en çok etkilendiğim kısım), bize bambaşka bir hikâye sundular. Bu aşk, bir anda parlayan bir tutkunun değil, yıllarca süren dostluğun üzerine inşa edildi. Önce birbirlerinin her anında yanında olan dostlar oldular, sonra bu güven aşka dönüştü. Şu an kafamda Eric Clapton- Wonderful Tonight çalıyor. If you know, you know.

Bu ikili birbirlerini kusurlarıyla kabul etti. Biz bu ilişkide bir kere bile “yamuk” görmedik. İnsan hayatındaki kişiyle dost olunca ilişkisi daha da güzelleşiyor. O an onun sevgilin olduğunu unutsan, dostun olduğunu unutamıyorsun. Onu aşkın ötesinde seviyorsun. Kahkahalarda, uzun uzun sohbetlerde. Bunun için yine Friends’e minnettarım. Bana güvenin, dostluğun ve küçük şeylerin üzerine kurulan bir ilişkinin, fırtınalı aşklardan çok daha kalıcı olduğunu gösterdi. Ve sevgilime de minnettarım, bana bu gerçeği yaşamam için fırsat verdi.

Ama benim için asıl önemli olan şu: Friends, toksik bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmayı hiçbir zaman kutsamadı. Onların hikâyesi bize şunu gösterdi: Bazen ne kadar seversen sev, bir ilişki seni yıpratıyorsa o noktada ayrılmak gerekir. Çünkü gerçek aşk, “olmazı zorlamak” değil, doğru zamanda doğru şekilde bir ilişki kurmak. Bugünün dizilerinde çoğu zaman toksik bağlar “büyük aşk” diye yüceltiliyor. İnsanlar birbirini tüketiyor, kırıyor, defalarca ihaneti ya da hayal kırıklığını yaşıyor ama yine de “aşk uğruna” devam etmeye çalışıyor. Friends ise bugünün aksine bize farklı bir inanç aşılıyordu. Sağlıksız bir ilişkinin içinde kalmak aşk değildir, kendine duyduğun inancı kaybetmektir.

“Smelly Cat, Smelly Cat, It’s Not Your Fault”

kişi, şahıs, giyim, tekerlek, insan yüzü içeren bir resim  Açıklama otomatik olarak oluşturuldu 

Phoebe, hiç süphesiz Friends’in en sıradışı karakteriydi. Çocukluğunda yaşadığı zorluklara, hayatın ona yüklediği talihsizliklere rağmen o kendi yolunda yürümeyi seçmişti. Bizden biriydi. Toplumun “garip” bulduğu yanlarını gizlemek yerine onları sahiplendi, hatta kahkahaya dönüştürdü. Smelly Cat şarkısı tam da bu yüzden bir şakadan çok daha fazlası. Kusurlarımız ya da farklılıklarımız bizim suçumuz olmak zorunda değil.

Phoebe bize özbenliğe dair çok güçlü bir kök inanç öğretti: “Be yourself, no matter what they say.” Kendimizi başkalarının kalıplarına uydurmak zorunda değiliz. Sevilmeye değer olmak için onların istediği kişi olmak zorunda değiliz. Aslında bunu başkalarına kabul ettirmekten çok önce kendimize kabul ettirmek zorundayız. İnsan hep “öteki” için varmış gibi hissediyor, ama Phoebe bütün bunları alt üst eden bir karakterdi. Nietzche’nin Ecce Homo’sundaki şu cümlesini hiç unutmadım. “Kendimi hiç harcamadım” diyordu. Ne büyük bir tespit. En zor şey sanırım kendine sadık kalabilmek. İnsan kendini olabildiğince harcamamalı.

İnsanın evi, kendisi. Evimizin duvarları da özbenliğimiz. Nereye gidersek gidelim, ne düşünürsek düşünelim onu hep beraberimizde taşıyoruz. Evimizin, kalbimiz olduğunu unutmamamız lazım. O bir şekilde hatırlatıyor. Öyle bir sen inşa etmelisin ki, kendini harcamamalısın. İşte bu. Friends bize bunu Phoebe ile öğretti. Ne diyordu Jung “dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır.” Bu sözün büyüklüğünü idrak edebilmek bazen çok zor. İçe bakan kendi karanlığıyla, arzularıyla, korkularıyla karşılaşır. Zor ama bizi güçlü kılan bir farkındalık.

Friends’e, bana kattığı her şey için çok minnettarım, en çok da artık aramızda olmayan Matthew Perry’e. Onun mizahının ardına gizlediği kırılganlık, Chandler’ı sadece bir karakter olmaktan çıkarıp benim bir dostum hâline getirdi. Böyle dizilerin varlığının çoğalmasını, yeni kuşaklara da aynı sıcaklığı ve güveni hissettirmesini çok isterim.

Belki de bu yüzden Friends, üzerinden yirmi bir yıl geçmiş olmasına rağmen her izlediğimizde bize hep aynı duyguyu veriyor: evdeyim!

 

 

Rabia Şenol
Önceki
“Ev almak gerçekten yatırım mı, yoksa büyük bir yanılsama mı?”

“Ev almak gerçekten yatırım mı, yoksa büyük bir yanılsama mı?”

Sonraki
“Başkalarıyla ilgili rahatsız olduğumuz her şey kendimizi tanımamızı sağlar.”

“Başkalarıyla ilgili rahatsız olduğumuz her şey kendimizi tanımamızı sağlar.”

İlginizi Çekebilir

kooplog'dan en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerez (cookie) kullanıyoruz.