Yorulmak, Hayal Kurmaktan Vazgeçmeye Yeter mi? / Yorgunluğun Bazı Sebepleri

Kaynak belirtilmedi

Yorulmak.

Ama her şeyden.

Ama herkesten.

Ne çabuk geçiyor yıllar. Yıllar evvelinde buraya yazmaya ilk başladığım vakitlerde aynen bu uyaktaki birkaç cümleyi, bu kez de düşünme eylemini tarif etmek için kurmuştum.

O zamandan bu zamana bakıyorum da yorulduğumu hissettiğim oldukça çok an oldu.

Bazen kendimi bıraktığım minderlerdeki zımbalar battı sırtıma, bazen yüzmekte olduğum nehir doldu boğazıma. Kimi zaman kurtulacağımı düşündüm yangından, kimi zamansa ekipmansız atladım kör uçurumlardan.

Yorulmak, bu kelimeye açarsak eğer farklı boyutlarını türetebiliriz.

Bir gün düşünelim, bugün değil ama.

Bugün düşünmemiz gereken, dillendirmemiz gereken daha önemli bir konu var ki o da:

Yorulmak, hayal kurmaktan vazgeçmek için yeterli mi?

KONUDAN KONUYA DEĞİŞEN BİR YORGUNLUK

Aslında bakacak olursanız, yorulduğumuz konuya, kurulan hayalin boyutuna göre değişir yorulma meselesi. Bazı hayalleri yorgunluk değil, ancak ölüm bitirebilir, kara kaplı defterlerde üzeri çizgi çekilmeyi beklenen onlarca hedef tanesini, ışıldayan gözlerle yapmayı ümit eden azim kokulu insanların hırslarını, ancak kara toprak alabilir onların elinden.

Ne peki hayal kurulmakta bizi ikileme düşüren yorgunluklar, biraz açalım burayı.

EĞİTİM

Eğitim mesela, kaç yaşına geldiğinde anlar bir insan, durması gerektiğini? Ben söyleyeyim size, sınavına giren akademisyen yardımcısı ile yaşıt olduğu zaman anlar, o işte eğitim aşkına veda ettirebilecek kadar manidar bir sebeptir hiç şüphesiz. Bir de bazı zamanlar olacak, her konuya balıklamasına atlayan, adeta hevesler timsali bıcır bıcır talebeler ile tanışacaksınız, onların hevesi yanında sizinki pirinç tanesi gibi gelecek gözünüze, bu da yoracak. Kafanızda birçok şeyi yapabileceğinize dair inancınız varken hiçbir şey yapamamak, hep ötelemek ve hep yitirmek biraz daha, biraz daha, az daha ve sonra, karşılığı yalnızca bir kağıt parçası.

Bu tarz durumlarda çevrenizdeki insanlar, yorgunluğunuzu almaya büyük etken olabilirler lakin her şeye rağmen iş sizin kafanızda bitecek, siz istedikten sonra o güzler filizlenecek baharlar çiçeklenecek, aksi halde her vize ve final dönemi aynı dizi tekrar edecek. Eğitime dair başka görüşlerim de var lakin onlara iş kısmında değinmek istiyorum.

Sıradaki konuya geçelim efendim.

AŞK

Bir örnek de aşka olsun, aşktan vazgeçmesi gerektiğini ne zaman anlar insan? Üzerine şiirler ve denemeler yazılan, romanlara ve filmlere konu olan hatta düzinelerce şehir efsanesinin de yine cezbedici unsuru olan bir şeyden, insanın ta ilk çağlarından beri onunla gelen biyolojik ama bir o kadarda duygusal bir hazineden vazgeçiş, nasıl olabilir?

Cevabı basit, tükeneceksiniz. Her zerrenize kadar da tükendiğinizi hissedeceksiniz. Ancak öyle vazgeçebilirsiniz. Ama aşk ya bu. Sizi vazgeçmek istediğiniz yerden hançerler, birçok kez, amenna, lakin bir vurur eros okunu, göğsünüzün tam ortasına, sonra bakmışsınız ki aklınızın her zerresi birinin adıyla dolmuş. Uçurumlar kadar tehlikeli görünür aşk insana, atlayana kadar. Bir kere atlayıversin ama o vakit, düşmenin ne denli göz alıcı yürek hoplatıcı bir deneyim olduğunu anlar, kırılan kemiklerinin kaynamasını da beklemez he, küçük bir çocuğun bayram günü sokağa çıkıp top oynamasına benzer bir sevdiceğin kalbindekine yaklaşmaya çalışması. Yaş kaç olursa olsun her daim 8’dir ve öyle de kalacaktır. Aşktan tükenmeyen yüreklerin halleri elbet bunlar.

Bir de tükenenler var ki of Allah’ım of!

Onların sınavları daha farklıdır.

Önce süreli bir yalnızlığa ihtiyaçları vardır. Sırtlarını duvara yaslayıp yaralarına dikiş atmak için belli bir zaman gereklidir keza. Daha sonra bu kez hasta ziyareti beklerler “Yaralıyım, bir geçmiş olsun yok mu?” diye sitem edercesine ararlar dışarıdaki eşin dostun ilgisini, oysa bu çözüm değildir, yarayı ancak sükûnet iyileştirir. Her ne kadar gün içerisinde sıkça kez görüştüğünüz arkadaşlarınız da olsa bazı günler yalnızlığına sarılarak uyumayı ister ki unutmayın, en gürültülü, en kahkahalı geçen günlerin gecelerinde o masadaki birkaç kişiden gözyaşı akacaktır.

Hayattır bunun adı, gülüşlerin bedelini er ya da geç ödetir.

Doğru insana gülmek ve güldüğümüzün altını çizerek saklamak lazım, devir kalplerinde kezzap çukurları yatan insanların devri. Sarmaya, dokunmaya kalktığınız an yanıp yanmayacağınız muamma.

İŞ

Gelgelelim iş meselesindeki yorgunluğa. En trajiklerinden birisine keza.

Eğitim hadi tamam, dönelim az önceki konuya.

Bir süre sonra eğer öğretmen veyahut akademisyen ya da bir hafız değilseniz, hayatınızdan büyük oranla çıkıp yalnızca sizin bireysel bilgi birikiminizi şekillendireceğiniz bir hayatın kapılarını açtığı ve neredeyse tamamen sizin seçiminizle devam edebilecek bir hale evriliyor, sesler azalıyor amenna ama öğrenilecek olan şeylerin sayısı arşa çıkıyor ki size bir sır – gerçi artık sır sayılmaz – vereyim, okullardaki akademik eğitim kalitesi büyük oranda değişti – tıp, mühendislik, mimarlık, güzel sanatlar gibi bölümleri tenzih ediyorum elbette – ve artık eskisi kadar kaliteli eğitimler verilmiyor, hele ki teorik dersler, yalnızca slayt ezberlemekten ibaret, eğer iyi bir anlatıcı hocanız ve ilginç bir konunuz yok ise adeta işkenceden hallice. O yüzden bir yerden sonra sınıf tipi eğitim yerine bireysel eğitiminizin çapını genişletmeye bakın derim.

İşin bu yüzünü bir tarafa bırakıp tekrardan mesleğe, iş hayatına dönecek olursak eğer; İş hayatınızın yorgunluğu, emeklilik arifenize dek sizin peşinizi bırakmayacak bir yorgunluk türü. Geçmesi en zor olan yorgunluk türü de denebilir, kısmen. Rutin bir hayat söz konusudur ve insan bu rutinlikten bunalmasına karşın sağlama bağladığı yerinden de feragat etmek istemez. Risk almaktan kaçar ve kaçtıkça daha fazla yorulur. Arada bir yeni heyecanlar tatmak iyidir.

Tabi elbette herkes, kendine, sevdiklerine ve evine katkıda bulunabileceği, kaliteli ve uzun vadeli bir iş ister. Bu yüzden risk almayı istemez ama henüz yaşı genç olan arkadaşlara sesleniyorum, alabildiğine risk alın, en kötüsü bile sizde yüz gülümseten yahut kızartan bir anı olarak kalıyor, bir gün birilerine anlatabileceğiniz fazladan bir konu oluyor, her şeyden önemlisi tecrübe ediniyorsunuz, arada bir tökezlemek dibe yuvarlanmak lazım keza aksi halde yükselmeyi yeteri kadar isteyemeyiz.

Risk almaktan kaçan insan ise, iş hayatında risk alanlara kıyasla çok daha yorulur, zira iş yerlerinde bazı “Zorba” olarak tabir edebileceğimiz insan tiplemeleri var ki onlar, hayli mide bulandırıcı insanlar olmasına karşın ye yazık ki mecburen “Aman Ali Rıza Bey” tutumu sergiliyoruz. Ta ki canımıza tak edene kadar, o zamansa işte, güle güle diyelim alışılagelmiş işimize.

Gelelim sonraki konuya.

DOSTLUK

Dostluk, onun yorgunluğu çok mu çok zordur. Çünkü ailenin haricinde bir dost bir sevdicek vardır bu hayatta bizleri çekebilecek. E aşka zaten değindik, o vakit sıra geldi dostluğa. Dostlar bazen hiç beklemediğimiz anda karşımızda gördüğümüz, yer yer oraya bizim iyiliğimiz için, yer yer ise “iyiliğimiz” için geçen insanlar. Dostu doğru anlamak lazım, derler ya, her arkadaş dost olamaz her dosttan da arkadaş olmaz, doğruya ne hacet.

Ah dostlar ah! İyi ki varsınız, seviyorum sizi.

Bazıları gerçekten her halimizle iyi anlaşabileceğimiz insanlar olurken, kimisinin yeni çevrelerle veyahut başka limanlarla arası olduğunda, bize sırt dönüşlerine rast gelebiliriz.

Bu gibi durumlarda affetmemeyi bilmek, en iyi tercih olsa gerek. Bir kere affettin, tamam. İki kere affettin, hadi değer veriyorsun buna da tamam, ama ya üç? Ya dört? Ya beş? Bu böylece gider, kimi arkadaşlıkların yol yakınken bitirilmesi gerek. Aksi halde yıllar geçtikçe bizden alıp götürecekleri şeyler artacak ki bu gibi durumların asla bir geri dönüşü yok. Kendinizden verdiğiniz arkadaşlıklarınızı da iyice tespit edip belli bir mesafe koymanız lazım, yoksa bu yorgunluk gırla gelir ve koyacak yer bulamazsınız, duman olur taşar başınızın tam orta yerinden.

Arkadaşlarınıza karşı belli düzeyde ölçülü olmalısınız, sabah aynada gördüğünüz insanın haricindeki hiç kimse, vazgeçilmeziniz olmamalı.

Lakin var bazı istisnai insanlar ki onlardan aşk kısmında bahsettim, gerçekten iyi ki varlar. 🙂

Son bir yorgunluk türü olarak Aile, ondan sonra tekrardan hayallere dönenim.

AİLE

Aile. Bir söz okumuştum yıllar evvelinde. Aileyi ahtapota benzetmişlerdi ki halen daha hak veririm. Kimi yapış yapıştır, bizi bıktırana dek üzerimize üşüşür, kimi sıkı sıkı sarar ve asla bırakmak istemez, kimi de ürkütür, ama bütün olarak bakınca hayallerdeki ahtapotlar sevimlidir elbet.

Lakin ne yazık ki hayat, hayallerden çok çok daha fazlasıdır.

Aileler yer yer bize neden hayatta olduğumuzu hatırlatıp birer umut ışığı olurken, bazen şuncacık kalmış yaşama sevincimize de göz dikerler. Gerek eleştirel yaklaşımları gerekse hep bir üsten bakış halinde olmaları, heves pınarlarımızı kurutan yegâne etkendir hiç şüphesiz.

Aileye yorulan bir insanın sağlıklı bir aile kurabilmesi, mümkündür, yalnızca çabalaması ve kendini henüz bu yaşlarda eğitmesi lazım. Gelecekte iyi bir anne/baba olmak için bugün mantık ve duygularını iyi dizginleyen, kararlı, disiplinli ve çalışkan bireyler olma yolunda ilerlememiz lazım ki bebek doğduğu vakit bir şeyleri onunla öğrenmek zorunda kalmayalım. Sonra aynı şekilde travmalarımızı nesilden nesle aktarmış oluruz.

Son olarak gelelim asıl soruya, bu kadar dış etkene rağmen, yorgunluğa sebep hayal kurmaktan, vazgeçilir mi?

YORGUNLUK, HAYAL KURMAKTAN VAZGEÇMEK İÇİN YETERLİ Mİ?

Değil efendim, kesinlikle değil.

Hayal kuralım, hayal kurduralım, hayat neden güzel?

Kafamızda o an yapamayacağımız şeyleri yaparken kendimizi hayal edebildiğimiz için güzel.

Okumakta olduğumuz kitabın sayfalarını izlediğimiz, şarkılarla birlikte bizde o hisleri tekrar ve tekrar yaşadığımız için, hayat biraz daha çekilesi ya.

İnsan, kendi elinden hayal kabiliyetini almamalı.

Bir hayal, bir bakış getirir, bir bakış bir gülüş, bir gülüş bir onayı, bir onay ise bir destanı yazdırır genç kalemlere. Belli ölçütte gerçekleştirilebildiği sürece hayal kurmak, dünyadaki en güzel eylemlerden birisi. Gerçekleştirilmeyecek olan hayaller ise, daha bile güzel, zira hayal, hayattır derler. Kuralım kurduralım azizim, sevgiler.

Selam Ben Emirhan
Yolunun daha henüz çok çok başında olduğunun farkında olan az insan var hayatta, henüz bir başarı elde edemeden kendini alim sanan çakma filozoflar var, insan, nankör ve kibirli olmasıyla tanınır, ben ise halktan biri, ülkedeki milyonlarca gençten yalnızca bir tanesiyim, Selam, ben Emirhan.
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları gör
Önceki
Denemeler: Ruhtaki Mücadele Çığlığı
Sonraki
yıldızlara çok yakındık.

İlginizi Çekebilir

kooplog'dan en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerez (cookie) kullanıyoruz.