in

VİCDANIMIZIN SESİNİ DUYMAK İÇİN BİRAZ SESSİZLİK

  Politik olmayan ya da toplumsal olmayan edebiyat var mı sizce? Yazı toplumla ilişkilendirildiğine göre bence (hiç olmazsa bazıları )politiktir. Basılı bir söz yazarı istesin ya da istemesin her zaman kamusal yaşama katılım göstermiştir zaten. Galeano, sırf yazılı mesaj, varoluşuyla bile seçim yapar diyor. Toplum ve iktidar ilişkilerinde yer alır ve taraf tutar diye de devam ediyor Biz Hayır Diyoruz kitabında.

   Edebiyat, konusu ne olursa olsun gerçekliğin çoklu boyutlarda açıklanmasına katkı sağladığı ya da toplumu yaratan belleği ortaya çıkarmayı başardığı sürece özgürleştirici bir politik anlama sahiptir. Gerçekliği yorumlarken ve yeniden keşfederken edebiyat onu tanımamıza yardımcı olur. Gerçekliği tanımak onu değiştirmeye başlamak için ilk adım değil midir zaten? Engels, ekonominin somut görünümleri üzerine Balzac’ın romanlarından dönemin tüm ekonomi kitaplarından daha fazla bilgi öğrendiğini söyler.

    Yazarların ister bilinçli (ben çoğu yazarın böyle olduğuna inanıyorum.)ister bilinçsiz olarak kağıda döktüğü sözlerle biraz politik olduklarını ve dünyayı değiştirmek isteyen devrimciler olduklarını düşünüyorum. Onlar kadar hiç kimse toplum hafızasını canlı tutamamaktadır ki, aradan çok zaman geçmesine rağmen eserleriyle, değişmeyen gerçekliği yüzümüze vurmaya hala devam etmiyorlar mı? Yazarlar toplumsal sorunlar karşısında insanı bilinçlendirme görev bilinciyle hareket etmezler mi yazdıkları hikâyeleriyle? Belki bir şeyleri değiştiremezler ama en azından vicdanlarını rahatlatırlar, tüm bunları yaparken de biz okuyucular bu değişmeyen toplumsal sorunlarla baş başa kalmaya devam ederiz. Galeano edebiyatın iki taraflı bir ayna olduğunu söyler. ”Görüleni ve görülmeyeni yansıtır. Bizi geçici zamandan söküp bize daha iyi bir zaman vermek için ne olduğumuzu anlatırken olmamız gereken için de yardımcı olur ”der. Jacques Ranciere ise; ”Edebiyat, edebiyat olarak siyaset yapar. Edebiyatın siyaseti zaman ve mekanın görünür ve görünmez olanın, söz ve gürültünün bölümlenmesine edebiyat olarak müdahale eder” der.

     Edebiyatın bir eylem biçimi olarak doğaüstü güçleri yoktur. Ama yazar eserleri aracılığıyla buna gerçekten değen eylemlerin ve insanların yaşamaya devam etmelerini sağlayabilir. Eğer yazılanlar okunmuşsa ve bir ölçüde okuyanın bilincini değiştirmiş ya da beslemişse yazar değişim sürecindeki payını talep edebilir; ne kibirlenerek ne de sahte alçak gönüllülükle, çok daha büyük bir şeyin küçük bir parçası olduğunu bilerek. Galeano; konuşacaklar arıyoruz, hayranlar değil, diyaloglar sunuyoruz, gösteri değil der. Okurun bize ondan gelip cesaret ve kehanet olarak yine ona dönen sözlerde bir ortaklık bulmasını amaçlayan bir buluşma girişiminden yola çıkarak yazıyoruz diye de yazarların yazma gerekçelerini açıklar kitabında. Sanat gerçeklik olmadan bir hiçtir. Ve sanat olmadan gerçekliğin pek bir anlamı yoktur.

   Sanat dünyaya karşı bir başkaldırıdır ve dünyaya başka biçim vermeyi önerir. Dünya apaçık olsaydı sanat var olmazdı. Edebiyatın kendi kendine gerçekliği değiştireceğini varsaymak belki bir çılgınlık ama bir şeylere yardımcı olabileceğini reddetmek de saçmalıktır. Peki, herkese ulaşabiliyorlar mı? Maalesef onlar gibi düşünen ve hisseden azınlıklar dışında hayır. Burada yapılması gereken daha fazla okurla buluşmalarını sağlamak ki bu nasıl yapılacak, bu daha da büyük bir sorun. Peki, bu kadar az bir azınlıkla buluşan bu yazarların aldıkları risk ne öyleyse? Ulaşılması gereken yere ulaşıyor zaten sözleri. Onlar için yeterli mi bu? Tabi ki de hayır. Burada da Galeano, sistemin muhalif mesaja koyduğu bloğu karşısına almak için değilse yazmak ne işe yarar sorusunu sorar bize. Bunu dert edinen yazarlar da her platformda seslerini duyurmaya çalışırlar, durmaksızın anlatılarını her yerde dile getirirler Saramago’nun sosyal forumda yaptığı gibi. Tabii yine hiç çekinmeden sözün büyülü gücünü kullanarak.

  ” Dört yüz yıl önce Floransa yakınlarındaki bir köyde gerçekleşen bir olayla başlamak istiyorum. Bu önemli tarihsel olaya tüm dikkatinizi çekmeme izin verin, çünkü normal uygulamanın aksine, bu bölümden çıkarılacak ahlaki ders için hikâyenin sonuna kadar beklemeniz gerekmeyecek; anlatırken yüzünüze çarpacak zaten.

    İnsanlar evlerinde ya da tarlalarda çalışıyordu, her biri kendi işleriyle meşgul, aniden kilise çanının çalındığı duyuldu. Bunlar daha dindar zamanlardı. (16. yüzyılda meydana gelen bir şeyden bahsediyoruz) ve çanlar günde birkaç kez çalardı bu yüzden orada merak edecek bir şey olmamalı, ama bu çan ölüler için kederli çalıyordu ve bu şaşırtıcıydı, çünkü köyden kimsenin ölüm döşeğinde bulunmadığı biliniyordu. Kadınlar sokağa çıktılar ve çocukları topladılar, erkekler çalışmalarını tarlalarda ve başka yerlerde bıraktılar ve yakındaki kilisenin önünde toplandılar ve kime yas tutmaları gerektiğini sordular. Zil birkaç dakika daha çalmaya başladı ve sonunda sustu. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve eşik üzerinde bir köylü belirdi. Şimdi, bu normalde zili çalmaktan sorumlu olan adam olmadığından, komşuları ona zil sesinin neden olduğunu ve kimin öldüğünü sordular. “Çan çalıcı burada değil ve zili ben çaldım,” diye yanıtladı köylü. “O zaman kimse ölmedi mi?” diye komşuları sordu, köylü cevap verdi: “Kimse adını veya benzerini veren kimse. Adalet için ölü sayısını çaldım çünkü Adalet öldü. ”

      Bundan sonra ne olduğunu bilmiyorum. Tarihin bize her şeyi asla söylemediği kesinlikle doğrudur… Ama nehirler ve okyanuslar arasında ses köprüleri döşemek, kesinlikle uyuyan dünyayı uyandıracaktır.

    Floransa yakınlarındaki köyün cenaze töreni bir daha asla duyulmadı, ama adalet her gün ölmeye devam etti ve devam ediyor. Şu anda, sizin hem uzak hem de yakınınızda, bizim kapımızda, konuştuğumuz şu anda, biri onu öldürüyor. Adalet, sadece adalet. Mütevazı bir adalet hakkına sahibiz, günlük işlerimizde yoldaş olan bir adalete, “adil” in “etik” ile tam olarak ve kesinlikle eş anlamlı olduğu bir adalete, ruhun gıda olarak mutluluğunun vazgeçilmez bir adaletine sahibiz. Kuşkusuz, hukukun gerektirdiği durumlarda mahkemelerde uygulanan bir adalet olmalıdır. Ama her şeyden önce toplumun kendisinden, eylemde kendiliğinden ortaya çıkan bir adaleti, kendisini kaçınılmaz bir ahlaki zorunluluk olarak gösteren bir adaleti olmalıdır.

    Köylünün bu Floransa’dan gelen aydınlanma hareketi, bir delinin anlamsız eylemi ya da daha da kötüsü, sadece polis için bir mesele olarak görülecektir. Bugün, dünyaya yoldaşlık adaletini, ruhun mutluluğu için bir ön koşul olan ve hatta – görünse de şaşırtıcı – bir ön koşul olan adaleti getirme olasılığını destekleyen ve ilan eden farklı türden başka çanlardır. Böyle bir adalet mevcut olsaydı, bir insan daha hiç açlıktan (ya da bazıları için tedavi edilebilecek, ancak diğerleri için tedavi edilemeyecek birçok hastalıktan) ölmezdi.

   Bilinçli veya bilinçsiz olarak, bugün bıraktığımız uysal, bürokratikleşmiş sendikacılık, devam eden ekonomik küreselleşme sürecinin getirdiği toplumsal uyuşukluktan büyük ölçüde sorumludur. Söylediğim için üzgünüm ama sessiz kalamam. Dahası, La Fontaine’in masallarına kendi dokunuşumu eklememe izin verirseniz, hızlı hareket etmezsek, insan hakları faresinin ekonomik küreselleşme kedisi tarafından açıkça yeneceğini söyleyeceğim.

    Bu dünyada edebiyattan ekolojiye, galaksilerin genişlemesinden sera etkisine, atık arıtımından trafik sıkışıklığına kadar her şey tartışılmaktadır. Ama demokratik sistem, sanki zamanın sonuna kadar doğa tarafından verilmiş, kesin olarak edinilmiş ve dokunulmaz gibi tartışılmaz bir hal aldı. Bizim için önemli olan çok geç olmadan diğer pek çok gerekli veya vazgeçilmez tartışma arasında, demokrasi ve nedenleri hakkında dünya çapında tartışmaları teşvik etmektir. Vatandaşların siyasi ve sosyal yaşamda oynadıkları kısım, devletler ve uluslararası ekonomik ve mali güç arasındaki ilişkiler, demokrasiyi neyin onayladığı ve neyin reddettiği, mutluluk ve değerli bir varoluş, sefalet ve insanlığın umutları ya da insanlığı oluşturan basit insanların umutlarını, tek tek ve hep birlikte tartışmalıyız. Kendini aldatmaktan daha kötü bir aldatmaca yoktur. Ve biz böyle yaşıyoruz.

    Söyleyecek başka bir şeyim yok. Evet, sadece bir şey: bir an sessizlik istemek. Floransalı köylü bir kez daha kilise kulesine tırmandı, çan çalmak üzere. Lütfen dinleyelim.”

   Semih Gümüş; “ yaşadıklarımızı görmek için gözlerimizi açmak gerekir. Okuduklarımızı görmek içinse gözlerimizi kapamak gerekir. Okuduklarımızı tam anlamıyla canlandırmak istiyorsanız gözlerinizi kapatıp düşünün derim” der.

    Söylenecekler söylemiştir artık. Biz okurlara da bu gerçekliği görmek ve duymak kalmıştır kitapların sayfalarından. Bu gerçeklik yüzümüze vurmaya devam ederken inatla başımızı neden hep çeviririz acaba? Gördüğümüz gerçeklikten mi korkarız yoksa işimize mi gelir bu duyarsızlığımız?  Aslında yapacağımız şey çok basit, biraz sessizlik ve vicdanımızın sesini dinleyip harekete geçmek. İşte o zaman edebiyatın büyülü gerçekliği tam yerini bulup, devrim yapar daha iyi bir dünya için. Tek başına değil ama.

22 Ocak 2002, Porto Alegre, Dünya Sosyal Forumu’nda verilen kapanış konuşması.( José Saramago ve çevirmenlerin izni ile basılmıştır.) Çeviren; Robert Finnegan ve Charles Johnson. Değerlendiren: Peter Lenny. Metnin tamamı için bak. www.worldsocialforum.org

Eduarde Galeano, Biz Hayır Diyoruz, Metis Yayınları (Kitap yazarın seçme yazılarından oluşturulmuş bir seçkidir. Bu yazıların 11 tanesi yazar tarafından kitaba dâhil edilmiştir.)

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.