THE SHACK – BARAKA: AFFETMEK VE YOLA DEVAM ETMEK ÜZERİNE

Herkese merhaba. Affetmek bazı durumlar için çok zor bir hale dönüşebiliyor. Bir de içinde bulunduğumuz durumda karşımızdaki kişi gerçekten büyük bir suç işlemişse içimizde ona , onu anlamaya dair kızgınlık, kırgınlık, üzüntü hissederiz. İşte The Shack bu durumu ele almış. Gelin bakalım neymiş?

Öncelikle bana filmi tavsiye eden Twitch yayıncısı -ilgiliyseniz kanalını takip ederek abone olabilirsiniz- itsalphaleonis’ a teşekkür ederim.

Film hakkındaki bilgilere gelecek olursak:

The Shack, Stuart Hazeldine tarafından yönetilen ve John Fusco, Andrew Lanham ve Destin Daniel Cretton tarafından yazılan, William P. Young’ın 2007’deki aynı adlı romanına dayanan 2017 Amerikan Hıristiyan drama filmidir.

Başrolünde Sam Worthington(Mack) vardır. Hikaye onun çocukluğunda yaşadığı acıyı ve baba olduğunda da kızını kaybetmesi üzerine hem çocukluğunda hem de o an olan acılarla yüzleşmesini anlatıyor.

Buradan sonra özet şeklinde anlatıp yorumlayacağım. Spoiler istemezseniz okumaya devam etmeyebilirsiniz. Ama son kısımda kendi düşüncelerimi söyledim. Direkt oraya da geçebilirsiniz. Koyu renkli kısım. Başlayalım.

Mack’in babası Hıristiyan din adamıdır ama gizlice içmekte ve eşini de dövmektedir. Mack ise çok küçük yaşlarda ama annesini koruyamadığı için kendini suçlamaktadır. Bir gün kilisede dini etkinlik yapılırken oranın baş görevlisinden annesini koruyamadığı için özür diler. Tabi babası da görür bunu. Akşam eve gidince kemerle çocuğu döver. Dövme anındaki babanın söylediği önemli nokta şuydu: Anne baba ne yaparsa yapsın haklı ve çocuklar onların her dediğini yapmak zorunda.

Mack olanlara daha fazla dayanamaz ve babasının çalıştığı barakaya babasının çıktığını gördükten sonra gider, içtiği alkole kimyasal karıştırır.

Bir insanı öldürmenin ne kadar yanlış olduğunu düşünsek de bazen düşündüğümüz yanlış şey bizim için iyi gelebiliyor o an. Hayatta asla yapmam dediğimiz şeyi istemeyerek yapmak zorunda kalabiliyoruz. Tabi bir çocuğun bu kadar detaylı düşünmesini bekleyemeyiz. Bana sorarsanız Mack suçlu değil. Babası suçlu mu? Aslında o da değil. İlerleyen kısımda anlıyorsunuz.

Mack büyür ve çok güzel ailesi olur. Eşi ve 3 çocukları. Çocuklar büyük kız, büyük erkek ve küçük kız şeklinde.

Bir gün Mack ve 3 çocuğu kamp yapmaya gider. Kamptan ayrılacakları gün büyük kız ve erkek sandalla göle açılırlar. Kız ayağa kalkar el sallamak için, tekne devrilir. Erkek çocuk çıkamaz, babası onu kurtarmak için suya atlar. Küçük kız da o sırada kaybolur. Polisler geniş çaplı bir arama yapar ama başı boş bir barakada kızın elbisesi ve yanında kan bulunur. Cesedi de yoktur. Kız için cenaze töreni yapılır. Kızı kaçıran da daha önce birçok küçük kızı kaçırıp öldürmüş seri katildir.

Karlı bir günde Mack evde yalnızken posta kutusunda bir not bulur: Barakaya gelmesi istenir.

Büyük kız kendini suçlamaktadır, annesi ve erkek kardeşiyle birlikte terapi alması için giderler. Mack evde yalnız kalır. Bu sırada barakaya gider. Giderken kaza geçirir ve bunu son sahnede anlıyoruz.

Kaza geçirdiğinde ruhlar arası bir evrende Tanrılarla hayatı anlama, affetme, güvenme ve Tanrı’nın sevgisini hissetme konusunda bazı şeyler öğrenir.

Gerçekten çok ilginçti benim için Tanrı’nın insan figürlerinden oluşması. 6 insan vardı ve her biri Tanrı’nın bir özelliğini gösteriyordu: Sevgi, Güven, Özgürlük, Affetme…

Aslında yüzleşme de oluyordu. Babasıyla, katille yüzleşme.

Babası çocukken acı çeken Mack’mişti. Babası da çocukken babası tarafından dövülmüş.

Katil de yine çocukluğunda bir şeyler yaşamış.

Burada yazarak anlatmak gerçekten zor. Çünkü izleyip hissetmek çok ayrı bir şey. Filmi kısaca özetlemeye çalıştım. Asıl affetmek konusunda düşüncelerimi belirtmek isterim.

Ben affetmeyi hayata güvenmekle ortak bir noktada buluşturuyorum. Eminim ki bu yazıyı okuyan herkesin bir acısı, kızgınlığı vardır. Amacım bir değişiklik yaratmak değil sadece düşüncemi belirtmek.

Birçok kişiyi birçok konuda suçladım ben de. Neden yaptıklarını anlamaya çalıştım. Sorular sordukça derinlere indim. Birtakım işaretler bana kendimi incelemem gerektiğini gösteriyordu sanki. Sonra meditasyonla tanıştım. 10 haftalık bir sürece girdim. Her hafta farklı bir konu vardı. Şu anda yaptıklarımın çocukluğumda yaşadıklarımla çok ilgisi olduğunu fark ettim. Kendimi inceledikçe insanı anlamanın ve tanımanın bu kadar kolay olmadığını gördüm.

Bir haftanın konusu affetmek, affedemiyorsan affedememeni affetmekti. Affetmekte çok zorlandım ben de. İlerleyen zaman içerisinde kendimle vakit geçirmenin bana iyi geldiğini fark ettim. Kendimi kendim değiştirebileceğimi gördükten sonra başkalarının yaptıkları merkezim olmaktan çıktı. Tüm bu bahsettiğim şeyler 1.5-2 yıl içerisinde oldu. Belki bir başkası için haftalar belki bir diğer kişi için de yıllar alabilir. Filmdeki gibi bir günde olmuyor gerçekten ani bir dönüm noktası yaşamadıysanız.

Neden affediyorsun? Affedince ne oluyor nasıl hissediyorsun? Ben bunun öznel olduğunu düşünüyorum ama kendimi anlatayım. 

Affedememe hali nasıl bir şey hissettiriyor ve affedememek ile yaşanıyorsa aslında affetmekle de bir şey hissediyorsun ve o hisle yaşıyorsun. Hiçbir şeyi unuttuğun yok sadece olanı, karşındakini kabul ediyorsun. Diyorsun ki karşımdaki de birtakım şeyler yaşadı davranışları ona göre şekillendi. Ortak paydada buluşamadık. Hayatın normal bir süreci. Tabi affetmek o kişiyle iletişim halinde olmanı gerektirmez ve affetmek bir başkası için kendinden ödün vermeyi de anlatmaz. Affetmek bireyin kendi içinde yaşadığı belki de hayatını devam ettirmesi için varolan savunma. 

Ben aslında affettiğimde hayatı da olduğu gibi kabul etmeye açık oluyorum. Hayatta başıma her şey gelebilir. Bir yakınım ölebilir, başarısız olabilirim, ailemden kimsenin beni sevdiğini hissedememiş olabilirim, her şey olabilir yani belirsizlik hali… o zaman o şeyleri yaşadığımda Yaradan’ın-Tanrı/Allah/Hayat ne derseniz deyin- benim için iyi şeyler düşündüğünü hissedebilmeli ve ona güvenebilmeliyim. Belki sonucu çok zaman sonra göreceğim ya da sadece yaşayıp öğrenmem gerekiyordu. Tabi bu, hissettiğim duyguları yaşamama da engel olmamalı. Ama uzun da sürmemeli. Daha önceki yazımın birinde belirsizliğin içinde güvenmekten bahsetmiştim. İşte demek istediğim aslında bu.

Güveni kalbinde hissediyorsan ne oluyor biliyor musun: Kendin oluyorsun. 

Hiç kimse seni sevmese de olur. Ama zaten sen kendin olduğunda birçok kişi de seni sevmiş oluyor. Yazarak ifade etmek gerçekten zor. Denedim, umarım olmuştur. Tabi üzerine çokça konuşulacak konular. 

Bir sonraki yazıda görüşürüz. Yorumlara bekliyorum.

Sağ olun vaktinizi ayırdığınız için.

yazar

Yazar: film&kitap

Başkaları için kendinizden vazgeçmeyin:)

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

2 Yorum