Kaldırıma oturmuşlar, selam.
Ben Sude. Boş zamanlarımda, 22’ime dayadığım merdivene çıkıp tavan boyası yapıyorum.
Anlatacaklarım var: biraz günden, biraz hayattan, biraz da haddim olmayanlardan.
Ki zaten tüm bunlar sizi pek de ilgilendiren şeyler değil.
Hiç fark ettiniz mi?
Bazı insanlar sizi seviyor gibi yapar.
Yanınızdayken güler, başarılarını tebrik eder, kahveni şekerli mi içersin sade mi diye bile sorar…
Ama gözlerinin içi değil, elleri titrer sen bir adım daha ileri gittiğinde.
Çünkü sen yürürken, onlar yerinde saymıştır.
Ve senden çok, kendilerinden nefret etmeye başlarlar.
Ama bu nefretin faturasını sana keserler.
Gizlice.
Yavaş yavaş fark ediyorsun bunu.
Önce ilgisizlikle başlıyor.
Sonra küçümseyen o bakışlarla, o alaycı “sen de artık iyice değiştin” cümleleriyle devam ediyor.
Biri sana sürekli “aynı değilsin” diyorsa, genelde artık onunla aynı seviyede olmadığın içindir.
Sana hayranmış gibi bakıp, aslında seni çekemeyen gözlerle izliyordur.
Ve sen o sandığın yakınlık hissinin,
aslında bir gölge olduğunu fark ettiğin gün…
İçinde bir şey kırılıyor.
Zehir gibi.
Dışarıdan kimse anlamıyor, çünkü görünürde hâlâ yan yanaymışsınız gibi.
Ama sen içten içe biliyorsun:
O seni sevmiyor.
O seni taşıyamıyor.
Sen bir şey başardığında, onun içi daralıyor.
Sen anlatırken heyecanla, o senin dudaklarının kıpırtısına değil, tökezleyip tökezlemediğine odaklanıyor.
Böyle bir sahne düşün:
Bir odadasınız.
Sen ışık gibisin.
O ise, perdenin arkasında.
Ve sana bakarken gözlerini kısıyor,
ışığın biraz daha sönmesini umut ediyor.
Bu… dostluk değil.
Ama sen hâlâ ona güveniyorsun.
Hâlâ derdini anlatıyorsun.
Hâlâ içinden geçen en saf cümleleri onunla paylaşıyorsun.
Ve sonra bir gün…
Kulağına fısıldadığın şeylerin başkasının ağzından yankılandığını duyuyorsun.
İşte orada, mesele netleşiyor.
Sandığın kişi o değilmiş.
Hiç olmamış.
Peki ben ne yaptım?
Önce kendime kızdım.
Nasıl bu kadar kör olmuşum diye.
Sonra sustum.
Kavgayla değil, mesafeyle ayırdım.
Çünkü bazı insanlar ağızla değil, sessizlikle cezalandırılır.
Çünkü bazı insanlar geride bırakıldıklarında gerçekten kim olduklarını fark ederler.
Artık anlamıştım:
O dostum değilmiş.
O, beni izleyen bir seyirciymiş.
Ve ben başarıdan başarıya koşarken, o her seferinde düşmem için içinden dua etmiş.
Ve şimdi…
Buradan ona sesleniyorum:
Ben yürümeye devam edeceğim.
Ama sen, o karanlık köşede kalacaksın.
Çünkü senin gibi insanlar,
aydınlıkta var olamazlar.
Ama biliyor musun…
Ben başta hiç böyle düşünmedim.
Çünkü ben kıskanmayı, hasedi bilmem.
O yüzden de onun davranışlarını, yüzüme gülüp içten içe başka biri gibi davranmasını, uzun süre makul bir zemine oturtmaya çalıştım.
Belki morali bozuk dedim.
Belki yanlış anladım dedim.
Belki de ben fazla hassasım sandım.
Ama değilmiş.
Asıl mesele bendeki eksiklik değilmiş,
onun içindeki fazlalıkmış.
O taşıyamadığı duyguları, benim üzerime yük gibi bırakıyormuş.
Ve ben fark edememişim, çünkü kıskançlığın neye benzediğini o tanıştırana kadar bilmiyormuşum.
Hasetin o sessiz sızısını, içten içe seni kemiren hâlini, ilk kez onun bakışlarında gördüm.
Meğer öyle bir duygu varmış gerçekten.
İnsanı zehir gibi içten içe tüketen,
ve zehri dışarı akıtan bir bakış, bir cümle, bir suskunlukla hissettiren.
Ben onun sayesinde tanıştım bu hislerle.
Birinden sana kalan mirasın…
kin, kıskançlık, haset olduğunu görmek de çok tuhaf bir şeymiş.
Ama yine de iyi ki tanımışım.
Çünkü şimdi, karşımda duran insanları gözlerinden tanıyabiliyorum.
Sadece sözlerine değil, sessizliklerine de dikkat ediyorum.
Ve en önemlisi, içimde hâlâ o karanlığa yer yok.
Bu yüzden, hiçbir yere varamayan, kendi kendine dolaşan bu kelimeleri,
rafın en tozlu köşesine bırakıp, sessizce uzaklaşıyorum.
