Jean Seberg and Jean-Paul Belmondo in Jean-Luc GodardÕs BREATHLESS (1960), this year celebrating its 50th anniversary. PHOTO CREDIT: Rialto Pictures/StudioCanal

Rab Duvarı

‘’Ankara bir yarımadadır içimde büyüttüğüm denizde boğulan ve kimse bilmez dağlar Ankara’da yalnızlığa uzanır.’’

 Her gün gelecekte bir gün yazacağı kitabın ilk cümlesini bulmak umuduyla yataktan kalkardı. Çünkü iyi bir kitap, mükemmel bir cümleyle başlanmalıydı ona göre, iyi bir hayat için iyi bir başlangıç yapılması gerektiği gibi. Aslına bakarsanız küçük ve çiğ düşüncelere sahip insanlar gibi girişlerin önemli olduğunu düşünür. Bu yüzden her şeye ve herkese geç kalırdı, her sabah filtre kahvesi için hazırladığı cezvedeki sütü taşırdığı gibi. Bu sabah sütü taşırmayacağına inancı tamdı, taşırmayabilirdi belki ama kendini hayal kırıklığını uğratmayı severdi çünkü hayal kırıklıklarının, başarıdan daha çok yaşanmışlık içerdiğini inanırdı. Aslında hayatı saçmasapan şeylere inandığı için böyleydi, insan bazen inanacağı şeyleri de iyi seçmeliydi belki. Mesela dostlukların sonsuza dek süreceği inancını bi kenara bırakmalıydı. Hayat Bilgisi Dersi birinci öğreti şu olmalıydı: ‘’Dostluklar zamanla biter, insanlar yabancılaşır, arkadaşlıklar birer isim olarak kalır.’’ Şayet biri zamanında ona bunu öğretseydi her gece kendini çıkmaz bir sokakta bulmazdı ve birileri zamanında kulağına kimseye güvenme diye fısıldasaydı şu an kulağını kesmek zorunda kalmazdı. Kendine Van Gogh göndermesi yapması hoşuna gitmişti, kısa süreliğine de olsa kendini özel hissetti. Böylesine ezik bir düşünceye kapıldığı için kendinden utandı aslında biraz daha kendinden utanmaya devam ederse arkadaşlarıyla yaptığı plana geç kalacaktı. Ancak başlangıçların neden bu kadar önemli olduğuna dair düşüncelere çoktan dalmıştı

Biliyordu. Kafasında kurduğu saçmasapan cümlelerin kağıt üstünde hiçbir değeri yoktu. Ankara’nın, içindeki yalnızlık denizde boğulan bir yarımada olması hiç kimseyi ilgilendirmiyordu. Ama yalnızlığıyla kendisi hala münasebet halindeydi. Bu yüzden yazmaya devam edecekti, yıllarca yaptığı gibi.

 Şimdi çıkması gerekiyordu, hızlıca kıyafetlerini giyip evinin önündeki yokuştan çıkmaya başlamıştı. İnsan içinde paramparça haldeyken dışarıdan nasıl tek parça gözüküyor hiç anlamamıştı. Karşıdan gelen iş kıyafetlerinin içinde küçücük kalan amca öylesine kalbini kırmıştı ki yaşama ve hayatın adaletsizliğine bir kere daha kızmıştı. Artık mutsuzdu ve bir dakika öncesinden birkaç yıl daha yaşlıydı. Tam şu yokuşta yaşamın ellerinden düşüyordu çünkü elleri yoktu ve tutanamıyordu.

 Tam şu an beni tutmalıydınız çünkü ben düşerken beni tutmanız bir ihtiyaçtır. Oysaki ihtiyaçlar özgürlüğün en büyük düşmanıdır, bu yüzden beni tutmayınız. Biliyorum ki her yardım bir talep doğurur, oysaki benim Rabbim talepleri karşılayamayacak kadar yücedir.

Yine kağıt üstünde değersiz bir şeyler zırvaladıktan sonra hiçbir zaman bu hayatı sevmeyecek, toprağına alışıp yeşermeyecek olduğu gerçeğiyle karşılaştı. Çünkü toplum kanayan bir yaraydı, birileri daha güçlü olsun diye birilerinin yara alması gereken aptal bir düzendi. Oysaki inanmıştı bir ağaç gibi kök salıp yeşerecekti.

 Aslına bakarsanız zaten çoktan köklenmiş bir ağaçtı sadece bunu fark edemiyordu.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.