Mutluluğun Paradigması: İyilik

21.yüzyıla geldiğimizde yitip giden değer kayıplarımızdan en önemlisi hiç şüphesiz “iyilik” kavramdır. Toplumlar; gelişen teknolojiyi üstünkörü sahiplenen birer köle durumuna gelmektedir. Bu namütenahi sahipleniş biz Müslümanların en çok üzerinde durduğumuz “iyilik” eylemini köreltmektedir. Şunu biliyoruz ki; iyiliğin egemen olduğu bir toplumda mutluluk ve huzur mutlak hakim olur. İnsanlar birbirlerini düşündüğü için dostluk, akrabalık, kardeşlik, evlilik gibi önemli bağlar kolay kolay çözülmez. Ama 21.yüzyıla geldiğimizde “iyilik” bir eylem olmaktan ziyade bir söylem niteliğine bürünmüş vaziyettedir.

“İyilik; insanlık sanatıdır”.

İyilik; ilk olarak insan benliğinde başlayan ahlaki bir değerdir. Yani yardıma ihtiyacı olan bir kimseye iyilik yapıp yapmamak ilk olarak insan benliğinde verilen bir karardır. Bu kararı iyilikten yana kullanan insanların yüreğindeki engin iman bu kararda etkisi çok fazladır. Çünkü iyilik piramidinin zeminine basan en geniş yüzey imandır. Müslüman bir bireyin yüreğindeki iman derecesi ne kadar fazlaysa iyilik yapma, iyiliğe doğru yönelme derecesi o denli fazladır. Çünkü iyilik; hamuru temiz, saf bir mayanın ürünüdür. Kâinatı belli bir düzen ile yaratan Allahü Teâlâ aynı zamanda bazı zıtlıklar üzerine de yaratmıştır. Sözlerime binaen geceyi gündüze, erkeği kadına, yaşamı ölüme kavuşturan Allah, iyiliğin karşına da kötülüğü çıkarmıştır. Yaşadığımız çağda söz temsili kötülük yahut kötü insan tanımını fazlalaştıran etken para kazanma hırsıdır. Bu hırs kalp gözümüzü kör ettiği gibi imana ve ihsana olan bağlılığımızı hatta muhabbetimizi de köreltmektedir. Toplum olarak “iyi insan, iyilik yapan insan” ahmak bir kişi olarak algılanmaktadır. Hatta “ya arkadaş, bu devirde kimse kimseye bir kuruş vermiyor, iyilik ettin de para mı kazandın” cümlesi dilimizden düşmez oldu. Halbuki iyilik tükenmeyen bir sermayedir. Siz ne kadar verirseniz Allah El-Bâsıt (Dilediğine bolluk veren) sıfatı ile size kat kat fazlasını verir. Vermek konusunda hududu olmayan kişilerden birisi de Hulefâ-i Râșidin’nin dördüncüsü Hz. Ali (R.a)’dir. Kamberi ile arasındaki bir muhhabet rivayet edilir ki muhhabet şöyledir:

Hazreti Ali (kerremallahü vechehû) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu.

Devenin yuları yardımcısı Kamber’in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine’nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:

– Ne olur Allah rızası için!… diyordu.

İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti İmam soruyor:

– Kamber ne istiyor bu yoksul?

– Hurma istiyor Efendim.

– Ver öyleyse!

– Hurma çuvalda Efendim.

– Çuvalla ver öyle ise!

– Çuval da devenin üzerinde.

– Deveyle ver öyle ise!

Emri yerine getiren Kamber der ki:

“Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.”

İşte iyilik yapmak aynı zamanda Müslümanı züht bir konuma kavuşturur. Kur’an-ı Kerim; iyiliği “takva sahibi insan davranışı” şeklinde tarif ederken, toplumda fütursuzca oluşan bilinç ise bu davranışı sergileyen insanları gün geçtikçe ezmekte, haklarını gasp etmektedir. Ezilen, haksızlığa uğrayan, ötekileştirilen, ahmak yerine konulan yahut alaya alınan kardeşim sana diyeceklerim var. “İnan ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez”.       (Hud Suresi’115)

Bilhassa toplumların mutluluğu; insanların birbirlerine yaptığı iyilik sonucu oluşan ortamın verdiği mutluluk sağlanır. Şayet gün geçtikçe iyilik yapan, iyi insanların sayısı azalmaya devam ederse komşumuz aç yatar, kapımıza gelen yoksul da eli boş döner. Şunu unutmayalım ki; “Bir mum, diğer mumu yakarak ateşinden bir şey kaybetmez”. Ve şu dünyada mutluluğun tek paradigması iyiliktir.

Furkan Dilekci

okur

Yazar: Furkandlkci

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.