nor

MORATORYUM

Nereden öğrendik cenazede siyah giyinmeyi ya da kefenin rengini beyaz yapmayı. Sarıyla kırmızıyı karıştırıp turuncu diyen biz değil miyiz? O halde gökkuşağıyla kavgamız niye? Hadi o zaman tüm renkleri karıştırıp beyaza ulaşalım. Bundan üç dört mevsim önce o doğmuş. Doğmuş demek de pek olmadı sanki uğrayıvermiş bu topraklara. Her fani gibi o da hayatın önce güzellikleriyle sonra çirkinlikleriyle tanışmış. İki yuvarlak et parçasından akan sıvıyla tutunmuş hayata. O sıvıda ruhunu besleyen bir şeyler varmış. Sevgi mesela bir daha kimsede bulamayacağı kadar temiz ve karşılıksız. Sonra sesleri duymaya başlamış anlamları görmeden. Her bebeğin ilk söylediği kelime hatırlanır. Anne mi baba mı … Peki ya ilk duydukları kelime? 

   BELKİ herkes kadar BELKİ herkesten az o da dünyanın tüm renklerini tatmış. Herkes gibi onun da korktuğu kahkaha attığı renkler olmuş. Ve herkes gibi siyaha siyaha demeyi öğrenmiş. Her düşüşünde köklerine ulaşmaya çalışmış. Ben kimim, güçlü ve zayıf yönlerim neler, dünyada var olma sebebim ne gibi birçok tümceyi kendine sormuş. Arayışın sonuna varmak için her şeyi sorgulamış. İnançlar, duygular, düşünceler, renkler sanki sorguladıkça daha çok yaklaşıyormuş. Ya da uzaklaşmanın verdiği bir nevi ferahlıktır. Tahta sıralara oturduğu vakit hayatın yarış halinde olduğunu sezmiş. Kırmızı kurdeleler, kızaran elmalar, kirli tırnaklar, temiz mendiller, yıl sonu notları … Dönem sonu her öğrenci gibi o da edinmesi gereken bilgileri edinmiş hoş bir daha bu bilgiler işine yarar mı hiç sanmam. Mavi önlüklü zamanları su gibi akıp geçmiş geride ufak tefek anılar, travmatik birkaç vaka, birkaç parça çocukluk tebessümleri kalmış. Derken vücudundaki farklı renkleri keşfetmeye başlamış. Eskiden dikkatini çekmeyen her şey artık daha bir renkliymiş. Vücudundaki şekiller de değişmeye başlamış yuvarlak yüzü keskinleşirken büyüyen göğüsleri tüm yüzünü kaplayan sivilceleri de kadınlığa doğru yol almış.

   Zaman ilerledikçe yeni yeni kelimeler öğrenmiş. Herkesin ağzında sakız olan aşk mesela eğer bir gün aşık olursa nasıl anlayacağını bile bilmiyormuş. Aslı ile Kerem ya da Ferhat ile Şirin nasıl anlamışlardı aşkı. Sokaklarda dolaşırken insanları incelemeye başlamış. Başını kaldırıp etrafını süzdükçe detaylardaki farklı renkleri bulmuş. Deri kabanlar, Chanel çantalar, kırmızı topuklar, siyah smokinler, renkli papyonlar ve alacalı suratlar ne çok detay vardı. Oysa daha önceki kaldığı yurtlarda insanlar aynı şekilde giyinir aynı şekilde yaşarmış. Ama dışarıda detaylar farklılıkları oluşturmuş. Tüm mesele bu resmin arkası iken insancıklar detaylarla  konuşur olmuş. Oysa renkler öyle mi sarısı mavisi hepsi gökkuşağı olmayı başarmış. Tabi siyahı da beyazı da unutmamak lazım. Sahi siyahı ya da beyazı kim çıkarmıştı gökkuşağından ne hakkı vardı bunu yapmaya. Siyahın haberi var mıydı cenazenin ya da damatlığın rengi olduğundan. Kimse de çıkıp dememiş ki tüm kötülüklerin anası beyazdır diye. Neyse ki sokaklarda dolaşırken yolun sonu hayata çıkıyormuş. Köşedeki altmışlı yaşlarını aşmış simit satarak hayatta bende varım diyen amca , daha bıyıkları bile terlememiş ayakkabı boyacısı ,lokanta köşelerindeki dili dışarda gezen köpekler bir yandan da ekrana kilitli yüzler, smokinli çocuklar, koca koca çantalar .İşte böyle böyle tüm renkleri tanımış.

   O artık hayatı sorgulamaktan daha öteye geçmek istiyormuş. Kendi kendine bir karar almış. Yemin olsun ki bu düzeni bozacağım ilmek ilmek işleyeceğim insanlığı .Hem de öyle bir ilmek atacağım ki yedi düvel gelse çözülmeyecek demiş. Onun hikayesinde acizlik hiç olmamış. Yaşamayı olarak felsefe edinmiş kendine ama öyle güneşin altında çırılçıplak soyunmak değil bir ruhla bir manayla savaşmak. Bu bir vazgeçiş de değil aksine kendini tanıyarak daha kahramanca savaşmak. Yurt konusuna parmak basmışken biraz eşeleyelim. Onun kaldığı yurtlarda sanki insanlar evi gibi hissetmesin diye bir uğraş varmış. Bir fabrika düşünün mesela  meşesi, kestanesi farklı farklı ağaçlardır özünde ama fabrikaya gelmeden önce çünkü içeri girdikten sonra hepsi tek bir cisme dönüşürler. Meşe değil midir dört mevsim yeşil yapraklı olan ya da kestane değil midir kolayca bükülü veren işte fabrika için bunun bir önemi yoktur hepsine odundur der geçer. Balta vurulur önce köklerinden koparılmak için sonrası bilindik cenaze merasimi işte cetvelle ölçülür, biçilir aynı boyaya getirilir .Baktılar ki pürüz çıkaran var hemen zımparalayıverirler. Birde üstüne cila çekilir ki kimse farklı renge sahip olmasın. Böyle işte meşe de kestane de farklı dünyalardan gelip aynılaşırlar. Tüm fabrikalar aynı kafayla çalışır yap-pazarla-sat bu yüzden nerede eksik nerede boşluk var çok iyi bilirler. Önemli olan eldeki ürünü satmaktır o sebeple insanların isteklerinden ziyade ürünleri istek haline getirirler. BELKİ de onu aynılaştırmayan şey bakış açısıydı .Herkes fabrikanın görevinin mobilya üretmek olduğunu buna tabi olarak da meşenin, çınarın yontulup zımparalanması gerektiğine inandırmışken kendini o meşenin kendi benliğinin yok olmasına karşı çıkmıştı. Dönüşmek ,yenilenmek fevkalade bir histi ama onun dönüşümden anladığı özden uzaklaşmamaktı. Nasıl ki su buhar olur, yağmur olur, toprak kokusu olur. İşte onun hikayesinde de böyle bir dönüşmek vardı ama yok olmak hiç olmadı .Onun hikayesi tohumun toprakla  buluşmasıyla başlayıp kendi tohumlarını etrafa saçması ile  devam etmişti. Aslında basit bir soruyla başlamıştı tüm hikaye ‘Ne yapabilirim? ‘.Beraberinde şu soruları sormuştu kendine çevremdeki olanaklar ve sınırlılıklar neler? Tüm bu soruları cevaplarken kulağında kalan bir ezberi hatırladı; Dünyayı sen mi kurtaracaksın. Ne zaman kollarını sıvasa mutlaka etrafından bu tümceyi duyardı. Cevabı önceden belirlenmiş bir soruydu bu herkesin bildiği gibi bir ağaç dikmekle orman inşa edilmiyordu. Herkes bilmediği şey ise ormanların birer birer ağaçlardan oluştuğuydu. Önce malzemeleri aramakla başladı işe. Öyle pahalı, yaldızlı şeyler değildi bunlar bilakis her evde bulunan malzemelerdi: sevgi,saygı,adalet,liyakat,empati…Aynanın karşısına geçebilmek ne kadar kolay gözükse de görünenin gizemini çözmek o kadar zordu. Ayna ayna söyle bana tüm insanlığın derdi nedir, nedendir bu savaşlar nedendir bu yalnızlıklar, kim başlatmıştı bu oyunu? Herkes etten kemikten ibaretti neticede sadece peştamallar farklıydı. Sevgi mesela tüm peştamalların altında gizliydi kiminde az kiminde çok. Herkesçe bilinen ve herkeste mevcut olan bu şey miktar,yer,konum olarak farklılık gösteriyordu. Kimisi beyazı seviyorken kimisi sarıyı seviyordu. Onun için bu farklılaşma son derece normal hatta ve hatta elzemken insanlık için kavga sebebiydi. Herkesin tarife istediği renkte istediği kadar sevgi katması onun için kafiydi sonuçta ana malzeme aynıydı sevgi. Tüm bu laf kalabalığının özünde şu soru vardı herkes tarif yapmak istiyor mu ,tarif yapmak gerekli miydi, buna kim karar vermişti. Öyle ya tam da yerinde sorulardı bunlar var olan düzeni sorgulayıp mıncıklarken yeni bir düzen kurma üzerine nasihatler vermişti. O zaman açık açık her şeyi ortalığa dökelim. Onun tüm derdi kırmızı rengin sadece çiçeklerin,meyvelerin,gülümseyen yanakların rengi olmasıydı öldürülen insanların rengi değil. Yahut siyahın sadece ve sadece örümceğin, martının ,çakılların rengi olmasıydı ayrıştırılan insanların rengi değil. Ya da daha anne karnında olan çocukların pembe-mavi masalına maruz bırakılmasıylaydı derdi. Uzun lafın kısası liste bir hayli uzundu yapılacaklar ise kısa. O bu savaşta savaşırken kaybolmuştu ama var olan bir şarkıyı hatırlatmıştı. Evet BİZ dünyayı kurtaracağız.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.