Mavi Düşler

Nedir bu gürültü yahu? Çok ses var dört bir yandan. Kafam kazan! Ne kadar çok konuşuyorlar?!. Nereden buluyorlar bunca konuşacak şeyi bu insanlar?!. Sanki aylarca susma cezası almışlar da şimdi acısını çıkarıyorlar gibi. Bu ne arkadaş?

Bi’ susun daa!.. Susun da acık kendimizi dinleyebilelim. Başkası dinlemiyor, bari kendim kendimi dinleyeyim dedim. Şurada bir ağız tadıyla iç sesimi dinleyemedim.

Gerçi dinleyen olsa da ben içime konuşur, içimi dinlerim hep ama… İşte…

Hava henüz bozmadı. Sonbahar, kendini İlkbahar sanıyor zannımca. İnce bir hırkayla oturuyorum denize karşı tahta sandalyede. Hani şu maviye boyanmış olanlardan. Masa da maviş. Tabaklar beyaz beyaz hoş duruyor üstünde. Salata ve mezeler de rengarenk. Renkli bir akşam ve renkli bir masa anlayacağın…

Ben de çok renkliyimdir bilirsin. Rengarenk kişiliğimi sevdiğini söylerdin hep, hatırlasana. Aklımıza geleni yapardık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi takmadan. ‘Takma kafana tokadan başka bi’şey’ der güldürürdün beni. Ama zaten takamıyorum ben öyle saçıma sıkı sıkı tokalar filan. Takı tuka da sevmem. Elim kolum, boynum, kafam rahat olacak. Öyle şangır şungur, cangıl cungul kalabalığı sevmem.

Evet, kalabalık sevmiyorum ben. İnsan, eşya, düşünce, vs. kalabalığı gereksiz. Her şeyin azı karar çoğu zarar. Bizbize yeterdik, ha? Yetemedik ama o n’olacak? Boşa harcanan hebâ sözler, boşluğa bakan elâ gözler, boşa giden cefâ günler…

Bi’ susmadınız be. Şurada bir saatcik kendimle başbaşa kalayım dedim, saçbaşa olacağız şimdi ha! Hayır, bir şeyler içebilsem de kafam bulansa da, biraz mal gibi kalsam şöyle. Bok çuvalı gibi desek de olur gerçi. Öyle hissediyorum çünkü. İçemiyorum ben, o zaman da bok gibi hissediyorum çünkü. İçkiye yazık zaten, murdar oluyor elimde. Hem benim kafam doğuştan güzel.

Yeni doğduğumda bile çok güzelmişim ben. Buruş buruş, eciş bücüş ama sevimli ve güzelmişim. Babam elinden düşürmüş bir gün, yalnız evde bana bakarken. Bıngıldağı zonklatmışız yani tâ bebelikten. Onun için herhalde ara ara zonklar kafam.

Güzellik de bir yere kadar, kafan güzel olmadıktan sonra. Allah’tan kendiliğinden hallolmuş o iş.

‘Bizim iş ne olacak? Bir adını koysak mı artık?’ dediğimde değişen yüzünün rengini hatırlıyorum. Buğday tenine sonbahar gelmişti aniden. ‘Aşk bizimkinin adı bebeğim, başka bir etikete ihtiyacımız yok ki!’ demiştin gülümseyerek. Ben de kaybetmiştim yine her zaman olduğu gibi kendimi, elâ elâ bakan gözlerinin içinde. Yanaklarımdan süzülen yaşları silerken yumuşacık ses tonunla; ‘Tamam geçti’ diyordun sözde teselli etmek için. Ama artık her şey için çok geç’ti elâlım.

Hava acık soğudu mu ne? İnce hırkam ince kaldı gerçekten. Minik polar örtülerden var mıdır burda da acaba? Sorsam mı ki? Ay, üşendim. Bir şeycik olmaz. Ölmem ya havadan, idare ederim.

Zaten ben hep idare ederim. Her şeyi ve herkesi idare ederim. Bir şeyleri idare ederken hayatımı idâme edemedim. Edemedim!

“Bakar mısınız!”

İsteyeceğim! O minnoş battaniye midir, örtü müdür, şal mıdır, neyse, isteyeceğim!

Artık ne istiyorsam söyleyeceğim. Evet!  İstemediğimi de söyleyeceğim! O kadar!!!

“İstiyorum!”

– “Bir şey mi istediniz hanımefendi?”

+ “Ben mi?”

– “Evet. Şey, istiyorum diye bağırdınız da?”

+ “Bağırdım? Ha… Ben… Evet aslında. Sesimi duyurayım diye şey ettim. Üşüdüm de, o hani örtülerden var mı diye soracaktım.”

– “Şalımız var. Hemen getireyim ablama.”

+ “Teşekkür ederim.”

Ne zaman dışıma ne zaman içime konuşuyorum ben yahu?!. Gürültü kafamı bulandırıyor tabii. Ah elâlım ah! Sen de bulandırdın, ne kafa ne sefâ bıraktın!

Ah, ne güzel. Şal da maviş. Salaş bir balıkçı ama servis mervis yerinde. Çok da şeker. Şu insan kalabalığı olmasa huzurlu da.

Huzuru kim kaybetmiş de ben bulacağım gerçi?!. Huzursuz huzursuz huzurdan bahsetmek de acayip doğrusu.

Nedir bu gürültü yahu? Çok ses var dört bir yandan. Kafam kazan!

Aaa…

Televizyon açık kalmış. Ay, şu kimin eli kimin cebinde dizilerinden değil mi bu? Yarışma programından sonra başladı demek ki. Özeti kendisinden uzun, kendisi lüzumundan fazla uzun, bakışmalar çatışmalar kaş çatmalar kuyu kazmalar upuzun!

Onca saat uyukladım demek ki?!.

Hangisi ruya, hangisi hayal, hangisi gerçek ki?

Yolumu kaybetmemek için ruhumu bir amaca mı bağlamam gerek ki?

Pekii… Amaçsızca dolaşan ruhum bir gün tüm hayal ettiklerini gerçekleştirmiş olarak geri döner mi ki?

Off… Kafam bi’ dünya… Çok ses var dört bir yandan. Ne kadar çok konuşuyorum?!. Nereden buluyorum bunca söyleyecek şeyi kendime? Sanki aylardır susma cezası almışım da şimdi acısını çıkarıyorum?!

Bu ne arkadaş! Bi’ sus daa!… Başkası dinlemiyor diye kendime konuşup yine kendimi dinlemekten yoruldum. Gerçi dinleyen olsaydı da ben içime konuşur, iç sesimi dinlerdim ama… İşte…

Hava bozdu. Sonbahar kendini ‘Kış’ sanıyor zannımca. İnce deniz mavisi bir battaniyeyle oturuyorum balkonumdaki tahta sandalyede. Hani şu maviye boyadıklarımdan. Masa da maviş. Tabaklarım da beyaz beyaz hoş duruyor üstünde. Ellerimle hazırladığım salatam ve mezelerim de rengarenk. Renkli bir masa ve renkli bir gece anlayacağın…

💎

kooplogger

Yazar: iklim dora

Yazıyorum, Paylaşıyorum. Hayatın Sevmek, Inanmak Ve Paylaşmak Olduğunu Düşünüyorum. Az Öz Dostum, Ruh Ikizim Ve Kitaplarım Olduğu Sürece Benden Mutlusu Yok. Dünyalıyım. İçi Dışı, Özü Sözü Bir Olmak; Istediğim. Hadi O Zaman, Okuyalım Güzelleşelim. ツ

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.