Leyla

Yine bomboş geçen bir günün sonunda bir şey yapmış olmak için mahallede biraz yürüyüş yapmaya karar verdi. O kadar bıkmıştı ki kendinden (aslında her şeyden) üzerini değiştirmeden, aynaya bile bakmadan attı kendini sokağa. Son zamanlarda her şey kötü gidiyordu. Aylar önce işinden kovulmuştu. Kaç gündür işsiz olduğunu saymayı bir süre önce bırakmıştı. İlk hafta kendini müthiş iyi hissediyordu, neredeyse özgürleşmiş gibi. İkinci hafta bir gazla kendisine lâyık, çalışmaktan keyif alabileceği yerlere başvurmaya başladı. En fazla beş tane seçenek vardı zaten. Hazır eski düzeninden kurtulmuşken öyle alelade bir yerde çalışmazdı neticede. Çalışmaya değecek bir yer olmalıydı. Başvuru yaptığı yerlerden sadece biri geri dönüş yaptı ama onlar da tecrübesini az bulduklarından ‘biz sizi arayacağız’ şeklinde karşılık verdiler ve tabi o telefon hiç gelmedi. Daha sonra standartlarını biraz daha düşürüp ‘çalışılabilir’ yerlere başvurmaya başladı. Netice değişmeyince ‘en azından para veriyorlar’ dediği yerlere kadar düştü. Sonuç yine aynı. Bir-iki tanesi olumlu cevap verir gibi oldu ama sonuca bağlanamadı. Bu süreçte kenarda biriktirdiği üç beş kuruşu kurutarak yaşamaya çalışıyordu ama şartlar gün geçtikçe kötüye gidiyordu.

Sonra bıraktı. İş aramayı, kendine bir şeyler katıp başvuracağı yerlere daha dolgun bir özgeçmişle gitmeyi planlamayı, düzenli duş almayı… ve bugün fark etmişti ki, artık aynaya bakmayı da bırakmıştı. Günden güne herkesten en çok da kendinden uzaklaşıp boş veriyordu her şeyi. Bazen aklına toparlanması gerektiği, ömrünün sonuna kadar böyle yaşayamayacağı geliyordu ama toparlanacak gücü kendinde bulamıyordu. Bir çeşit depresyonda olmalıydı…

Yolda böyle düşüncelere dalmış yürürken bir kadın gördü. Dalgın dalgın yürürken bu kadını fark etmesi garipti aslında ama kadının hali o kadar değişikti ki ilgisini çekmemesi mümkün değildi. Kaldırımın köşesine oturmuştu ve önünde eski bir bebek arabası vardı, içi tamamen çerçöple dolu. Başında eski, lacivert çiçek desenli, ince bir tülbent; üzerinde yerlere kadar uzanan ona biraz bol gelen bir elbise vardı, o da lacivert çiçek desenli. Yavaşça bebek arabasını sallayarak olmayan bir bebeği sallıyor gibi yapıyor ara sıra çantanın içindeki poşetleri düzeltiyordu. Ama kadını ilginç kılan bunlar değildi. Yüzündeki gülümsemeydi. Önünden geçen herkese; bisiklete, arabaya el sallıyor insanın ömrü boyunca çok fazla göremeyeceği bir samimiyetle gülümsüyordu. Aylardır beklediği oğlu askerden gelmiş bir anne gibi, torununu ilk defa görmüş bir nine gibi gülümsüyordu her seferinde. Aklı çok yerinde değildi belli ki, ama dünyadaki en mutlu insan oymuş gibi gülümsüyordu. Kadına dalmış bunları düşünürken kadın ona baktı, aynı sıcak gülüşle baktı ona. El salladı sonra. Aralarında en fazla 10 adımlık mesafe vardı ama o çocuk masumluğuyla durmadan el sallıyordu. Galiba karşılık bekliyordu. Şaşkınlıkla karışık bir merakla o da elini kaldırıp el salladı gülümseyerek. Kadın elini indirdi, istediğini alıp rahatlamış gibi bir iç çekti, sakince önündeki içi poşet dolu bebek arabasını sallamaya devam etti.

Eli havada öylece kalakalmıştı. Merak içini kemirip duruyordu. Neydi bu kadının hikâyesi? Bir insan hem bu kadar sefil, hem bu kadar mutlu ve rahat görünebilir miydi? Kendi halini düşündü. Günlerdir saçma sapan bir bıkkınlıkla dişlerini dahi fırçalamıyordu. Kendisine saygısı kalmamıştı adeta. Sebebi de üzerine düşerse belki de halledebileceği, en azından bir çözüm bulmak için uğraşabileceği bir şeydi. Ani bir kararla ancak çok yavaş adımlarla kadının yanına yaklaştı. Korkuyordu; ne tepki verir, deli midir, sinirlenir mi… Yine de merakı baskın geldi. Sakince ve biraz tedirgin yanına oturdu kadının. Aralarında bir insan sığacak kadar mesafe bırakmıştı. Kadın kafasını hiç kaldırmadan arabayı sallamaya devam ediyordu.

‘Merhaba teyze’ dedi uysal bir sesle. Kadın başını kaldırıp sağını soluna bakındı önce, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Sesin kaynağını bulunca kaşlarını hafifçe çatıp sorgular gibi baktı ona. Tanımaya, kim olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra birden yine aydınlandı yüzü, yine aynı güneş gibi gülüş… Hemen elini kaldırdı, ‘hoş geldin’ diyerek el sallamaya başladı. Karşılık görmezse elini indirmeyeceğini çözmüştü artık, tereddüt etmeden kendi de el salladı. Bundan cesaret alarak bir sohbet başlattı.

-Nasılsın teyze?

-Teyze değil benim adım, Leyla’yım ben.

-Pardon Leyla, nasılsın?

-İyiyim, hava bugün çok güzel. Dün üşümüştüm ama bugün güzel. Ben çok üşürüm aslında. Sevmem hiç soğuğu. Güneş severim. Parlasın hep, içimi ısıtsın. Soğuk kötü. Soğuk insanlar da kötü. Ama sıcak çok güzel.

Son cümleyi söylerken bir sevgiliyi anlatır gibi derinden çıktı sesi. Özlemle ve gülümseyerek bahsediyordu sıcaktan.

-Leyla, aklıma geldi. Sen yemek yedin mi bugün? Ben çok açım.

-Yedim tabii, insan bu saate kadar aç kalır mı? Ölür valla.

Yemeği nereden ve nasıl bulduğunu merak etti ama sormadı. Tepkilerini kestirmek mümkün değildi. Aslında şu an neden bu kadınla sohbet ettiğini bile bilmiyordu. Tek bildiği bu durumun ona inanılmaz bir huzur verdiğiydi. Konuşmadıkları zamanlarda Leyla onun varlığını unutuyor önündeki bebek arabasına odaklanıyordu. Arada bir kafasını kaldırıp o güneş gülüşüyle gülüp el sallıyordu gelip geçenlere.

 Neden bebek arabasına bu kadar düşkündü acaba? Yoksa bebeğini kaybetmişte delirmiş miydi? Veya annesini, babasını. Belki eşini… Ona soramazdı tabii ama öğrenmeyi aklına koymuştu. Biraz daha orada sessizce oturduktan sonra kalkıp eve gitmeye karar verdi. İyiden iyiye üşümüştü, üzerine bir ceket almayı bile düşünememişti çıkarken. Oturduğu zamanki gibi sessiz ve biraz ürkekçe ayağa kalkıp hafif bir sesle, “Görüşürüz Leyla” dedi. Kafasını kaldırıp yüzüne bakan kadın samimiyetle el sallayıp “Yine gel” diye karşılık verdi. Bu söz onun için emir gibiydi artık. Kesinlikle gelecekti. Mutlaka. Ama önce hikâyesini öğrenecek, merakını ve açlığını giderecekti. Eve yürürken köşedeki mahalle bakkalına girdi. Yiyecek bir şeyler alırken laf arasında aklına gelmiş gibi kadını sordu bakkala. Adam ekmeği poşete koyarken bir yandan da ömrü boyunca bu soruyu beklemiş gibi bir açlıkla cevaplıyordu soruyu, kendisine bir şey sorulmuş olmasının gururuyla koltukları kabararak:

-Valla ağabeycim inanır mısın herkes merak içinde. Ben burada otuz senelik bakkalım. Bu mahallede büyüdüm, esnaflık yaptım. Her yerini, burada yaşayan herkesi az çok bilirim. Bu kadın 2-3 yıl önce geldi buralara. Nereden geldi, niye geldi kimse bilmiyor. İyi, mazlum bir kadıncağız. Orada öyle durur, gelene geçene el sallar, yemek verirsen yer… Kimseye bir zararı yok. Sadece bir kere olay çıkarttı o kadın. Mahallede oyun oynayan çocuklardan biri top yola fırlayınca koşarak caddeye çıkmış. Bu da birden kendini yırtar gibi attı kendini sokağa. Bağırıyor, çığlıklar atıyor. Hepimiz çıktık dışarı tabi ne oluyor diye. Bir baktım bu kadın çocuğu kucakladığı gibi koşa koşa kaldırıma geldi. Çocuk da korktu yazık. Hiç anlamadık neden olduğunu, araba falan da geldiği yoktu ha. Kendi kendine mi uydurdu kafasından artık nedir. Meczup zavallı.

-Peki, ne yer ne içer bu kadın? Nerede yaşar?

-Mahalle esnafı olarak hepimiz her gün bir şeyler veririz ona. Ben her sabah ekmek, peynir artık elimin altında ne varsa bir sandviç yapar veririm. Yarısını kendi yer, yarısını kedilere, köpekler yedirir. Manav meyve verir ona. Ben bazen çikolata falan veririm, çok seviyor çikolatayı. Kış vaktinde sıcak çay demleyince onu da çağırır büyük bir bardak veririm. Mevsim yazsa mutlaka gazoz içer. Ankara gazozu.

Ankara gazozu derken gülümsüyordu. Alışmışlar belli ki bu kadına. Herkes sahiplenmiş, koruyup kolluyor diye geçirdi içinden. Gözleri doldu, içi yandı. Yeşilçam filminde hissetti kendini. Böyle mahalle, böyle esnaf, böyle iyi yürekliler kalmış mıydı sahiden…

Adama tekrar tekrar teşekkür edip ayrıldı oradan. Eve gidene kadar kendine bile çaktırmamaya çalışarak usul usul ağladı. En son ne zaman ağladığını hatırlamıyordu. Hatta en son ne zaman başka bir canlıyı gerçekten düşünüp, onun için samimiyetle iyi şeyler dilediğini bile hatırlamıyordu. Bu kadar bencil olmasından utandı, başına gelen her saçma olayda diplere batmasından, hiç kimsenin derdine koşmamasından, kimseye gerçekten değer vermemesinden utandı. Bu yüzden ağlıyordu galiba. Utançtan. Eve geçer geçmez bakkaldan aldıklarıyla bir şeyler hazırladı, küçük kaplara koydu. Yanına peçete, çatal bıçak da aldı. Küçük bir piknik sepeti yapmıştı. Bir termosa demlediği sıcak çayı koyup sepete yerleştirdi. Yanına da iki kupa bardağı. İçeriden uzun zamandır giymediği kalın paltosunu aldı, kendisi de hırkasını giydi. Bugün hava fena değildi ama bazı günler dışarıda donmadan durmak mümkün değildi. Koşar gibi, heyecanla gitti yol kenarına…

Yazının devamı için tıklayınız; https://simeranya96.blogspot.com/2020/07/leyla.html

okur

Yazar: SİMERANYA

Blog YazarBlog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.