Kolonist

Kolonist

Kolonist

02:42 PM – 10.04.2089

Sakince, boş odanın kırılmış kapısının ardından içeriye, çatlamış beton duvarlarına bakıyordu. Gözleri mana yüklü değildi ve aklından hiçbir şey geçirmiyordu. Ne heyecanlı ne de korku doluydu. Elleri titremiyor, kasları gerilmiyordu ve az önce çıktığı yüz yetmiş altı basamağı, onun yerine sanki başkası çıkmış gibi, hızlı soluk alıp vermiyordu.

İçinde bulunduğu terk edilmiş yirmi katlı apartmanda garip bir koku vardı. On birinci katındaki dört daireden merdivene en uzak olan kırk iki numaralı dairenin kırık kapısından içeriye adımını attığında, duyduğu koku daha belirginleşmişti. Artık nereden geldiğini kestiriyordu. Koklarken bile yüz kasları oynamıyor, en ufak burun bükülmesi bile sergilemiyordu. Donuk suratıyla yürümeye devam etti. Salonu doğruca geçerek, bir zamanlar mutfak olarak kullanıldığını düşündüğü yere geldi. Etrafına fazla bakınmadan aradığını bulmuştu. Sol kaşı hafifçe kalktı.

“Buldum,” dedi duvarın dibindeki bir metre genişliğinde metalden yapılma tozlu sandığa bakarak. Bir müddet sonra sağ omzunun üstünden cızırtılı bir kadın sesi, kulaklığından konuştu.

“Açın.”

Sandığa doğru sakin adımlarla ilerledi ve eğilip metal kutunun kapağını kaldırdı. İçinde gördükleri normal insanların midesini bulandırır, bazılarını istifra ettirir, bazılarını ise oracıkta bayıltırdı. Nitekim o normal biri değildi.

“Analiz ediliyor…” dedi, kulaklığından gelen daha temiz ve anlaşılır bir erkek sesi. “Hidrokarbon. Canlılık tespiti. Leş, bir haftalık. Kimlik tanımsız. Ölüm nedeni darp sonucu iç kanama.”

Ayağa kalktığında kulaklığından o kadının cızırtılı sesi yine duyuldu. “Tanrım! Bu da neyin nesi böyle? Sör Bravo. Bunun ne olduğu hakkında bir fikriniz var mı?”

“Olumsuz.”

“Örnek almanızı istiyorum. Merkeze getirin. Oradan da çıkın artık, tehlike seviyesi yüzde otuza geldi.”

“Anlaşıldı, operatör.”

Belinden çıkardığı bıçağının ucuyla koparıp aldığı küçük parçayı, yine çantasından çıkardığı küçük kilitli poşetin içine bıraktı ve ağzını kilitleyerek çantasının ön bölmesine koydu.

Tüm bunları yaptığı esnada kulaklığındaki ses, tekrar konuştu. “Saat altı yönünde hareketlilik var.”

“Yer tespiti.”

“Yer tespiti yapılıyor… Yatay mesafe altı metre, dikey mesafe eksi kırk dört metre.”

Göğsündeki iki tabancadan birini kılıfından çıkarıp eline aldı ve emniyetini kapadı. Pencereye yönelip çatlamış camın arkasından dışarıya baktı. Camdaki yansımada rasta edilmiş uzun siyah saçlarını arkasında toplayan kadının donuk suratı ardında beliren, terk edilmiş şehrin tozlu sokaklarına ve caddelerine bakındı. “Ne olduğu hakkında fikrin var mı, AI?” dedi.

“Olumsuz. Tanımlanamayan bir varlık. Hızlı hareket ediyor.”

“Hm… Belki çöl kurdudur.”

“Çöl kurdu olsa tanırdım, Sör Bravo.”

“Ukala bilgisayar,” dedi içinden.

Şehrin buradan gördüğü manzarasını sıradan bulmuştu. Uzaklardan gelen çöl fırtınasını, binaların çatılarında biriken sarı kumların güneşte parıldamasını, esen rüzgârla birlikte havada dans eden, şekilden şekle giren boş caddelerin üzerindeki kumları görebiliyordu. Tüm bu hiçliğin içinde hayatın olabileceği ihtimalini düşündü. Görünürde ne bir canlılık ne de bir belirti vardı ancak yaşamın ne kadar güçlü ve inatçı olduğunu da biliyordu. En umulmadık yerlerde, en zorlu şartlar altında bile yaşamın belirtileri görebiliyordu. Artık tüm bu olup bitenlere şaşırmıyordu.

“Merdivenleri kullanıyor,” dedi AI.

Eski heyecanını yitirmişti. Normal bir insanın ömründen daha uzun yıllar boyunca bu dünya üzerinde görevini icra ediyordu. Dünyası da onunla birlikte yaşlanıyordu ve anımsayabildiği en eski hatırası da nihayet hafızasından yavaşça silindiğini fark ettiğinde, yaşamanın iyiden iyiye anlamsızlaştığını sezmişti.

“Üçüncü katta ve çıkmaya devam ediyor.”

Ölmek istiyordu bir yanı ama beceremiyordu. Hiçbir şey onu eskisi kadar heyecanlandırmıyordu ve bu aslında kendisinin yıllar önce öldüğünü gösteriyordu. Şu anda korkunç büyüklükteki bu boş şehir var mıydı gerçekten? Elinde tuttuğu tabanca ne kadar gerçekti? Tüm bu yaşadıkları ve yaşayacakları, cehennemin kafasındaki şekli miydi yoksa?

“Altıncı kata geldi.”

Bu bir armağan değildi kendisine göre. Ömrünü beş yüz yıl uzatan o formülü kutsal bir törenle verdikleri, bunu kutladıkları günü düşünüyordu ve düşündükçe içinden çıkamadığı iğrenç bir ruh hali kaplıyordu bedenini. Her şey soyutlanıyordu usulca. Tanıdığı herkes gidiyordu hayatından bir gün. Çektiği acıları da hissetmez olmuştu bir müddet sonra. Sonrası karanlık ve hissizdi. En kötüsü de yalnızlıktı. Kocaman, boş dünyada.

“Bu katta. On metre saat beş yönünde.”

“Tanımla,” dedi kısık ve pürüzlü bir sesle.

“Çok fazla yansıtıcı var. Tanımlanamıyor.”

Tabancasının kızağını çekti ve kırık kapıya doğru baktı. Siper alabileceği bir yer de yoktu ve boş odada yavaş adımlar atarak kırık kapıya doğru ilerledi. İki eliyle tuttuğu tabancanın ucu kapıyı gösteriyordu. “Durdu. Koridorda.” dedi kulaklığındaki ses. İlerlemeye devam etti ve kapının girişinden koridora doğru başını uzattı. Duvarın çatlaklarından giren güneş ışıklarının aydınlattığı koridora baktığında, merdivenin orada yırtık bez bir ayakkabı gördü. Ayakkabının ucu karşıdaki daireyi gösteriyordu ancak kumlu yüzeydeki izlere baktığında bir debelenmenin ardından güçlükle ilerlediğini ve kırk dört numaralı daireye devam ettiğini anladı. Koridora çıktı ve tabancasının ucunu aşağıya çekti. Saklanmadan yürüyordu ancak sessizdi ve duymak istiyordu. Bu isteğini kursağında bırakan kulaklığındaki ses oldu. 

“Soldaki ilk kapıdan girdi ve içeride duruyor. Kapıdan girdiğin anda karşına çıkacak.”

Öyle de oldu. Dairenin kapısından içeriye başını uzattığında gördüğüne anlam veremedi. Pencerenin dibine çökmüş bir kız çocuğu, dizlerini karnına çekmişti ve ağlamaklı gözlerle karşısındakine bakıyordu. Tabancasını indirmeden içeri girdi. Yaklaştıkça kızın soluk alışverişlerini duyumsar oldu. Siyah kısa saçları kumlara karışmış, yırtılmış kıyafeti, üstündeki garip metal parçaları toz içinde kalmıştı ve bir ayağında ayakkabısı yoktu.

“Beni öldürme, lütfen.” dedi kız. Nefes nefeseydi ve ağlaması sesine de vurmuştu. İncecik bir sesi vardı. “Öldürme… Yalvarırım…”

“Öyle bir niyetim yok. Şimdi gidiyorum zaten,” dedi ve arkasını dönüp kapıya yöneldi.

“Hayır!” diye bağırdı kız birden. “Yardım et. Peşimdeler. Beni öldürecekler.”

“Kim?”

“Onlar. Kırmızı elbiseli adamlar. Beni kovaladılar.”

“Kırmızı mı?”

“Yerel örgüt. Kızıllardan bahsediyor,” dedi AI, kulaklığından.

“Kızıllar seni neden kovalıyor?”

“Ailemi öldürdüler, şimdi benim peşimdeler. Lütfen yardım et!”

“Hata yapmamalıyız,” dedi AI. “Kızıllarla aramızda geçecek bir çatışma sonucunda diplomatik bir kriz riskini göze alamayız, o sebeple buradan gitsek iyi olur, Sör Bravo.”

Sör Bravo başını hafifçe öne eğdi ve elindeki silaha baktı. Sonra silahını kılıfına geri soktu. “Sana yardım edemem.” dedi ve koridora yöneldi. 

Apartmanın çatı katına çıkan merdivenler yıkılmıştı o yüzden molozların arasından tırmanacak bir yerler buldu. Çatı esiyordu. İlerideki kum fırtınasının yaklaşmakta olduğunu bir kez daha kendine teyit ettikten sonra çantasından çıkardığı zıpkını karşıdaki binalardan birine fırlattı. İki bina aynı yükseklikteydi ve aralarında otuz metre vardı. İnce ama sağlam bir iple iki binanın çatısı arasında ipten bir köprü vardı artık. İpin kendi ucundaki kancayı çatıdaki kalın inşaat demirlerine doladı. Karşı tarafı yoklamak için ipi kendine doğru sertçe çekti. Yola koyulmaya hazırdı. Karşı tarafa geçmek için çantasının yan tarafına bağlanmış makarayı çıkardı ve ipe geçirdi. Tutamacından tuttu ve kendini boşluğa doğru salladı. Gerilen ip esnemeden öylece titredi. Makaralar hızla dönmeye başladı ve böylece karşı apartmana doğru zorlanmadan gidebildi. Öteki çatıya çıktığında belindeki bıçağı kullanarak ipi kesti. İpi keserken, geldiği apartmanın en üst katındaki hareketlilik gözüne ilişti. Pencerelerin ardından beliren kırmızı kolluklu adamları seçebilmişti. 

Dört el silah sesi duydu sonra. Odalardan birinde dört kez yanıp sönen sarı ışık. Ardından o kızı gördü. Elindeki tabancayla kapıya doğru çaresizce ateş etmişti ama anlaşılan şarjörü bitmişti. O adamlar, içeri girdiklerinde küçük kızı saçından çekerek ayağa kaldırdılar.

Sör Bravo, kestiği ipi serbest bıraktı ve arkasını dönüp çatıdan inerken arkasından bir el ateş sesi duymuştu.

yazar

Yazar: Peaky Monkey

Bilerek ve isteyerek bir işe girişmiş ama sonunda kendi çukurumu kazmıştım. İki işten birini seçemez olunca, ikisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim. Sırf, salt hıncımdan dolayı sevmediğim işi yapmaz olabiliyordum. Bu hıncımla kime kötülük ettiğimi açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da iş yapmamakla bütün zararı olsa olsa kendimin çekeceğidir. Gelecek zararı bilmekle birlikte, denizciliği bırakma fikri bile tek başına, dertlerime tuz biber ekiyordu.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.