Kaos – Dinlerin, İdeolojilerin Kifayetsizliği ve İnsanlığın Büyük Trajedisi /1

Daha eskilere gidilse de,Türkiye de özellikle son on beş, yirmi yıldır; özgür aklın, bilimsel ve analitik düşünebilmenin tüm yolları ve yöntemleri neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumdadır. Yalnız yazının bu girizgâhı ve oklarının hedefi, sanıldığı gibi sadece birilerini işaret etmiyor, toplumun genelini, tüm katmanlarını, hepsini işaret ediyor, kapsıyor..Bu yazı, sadece saf aklın, bilimin, felsefe’nin ve vicdanın harmanlanmasından süzülen samimi ve yapıcı bir eleştiridir. Bunun dışında, insanları, dini ya da politik grupları hedef alma, dalga geçme, küçümseme, onların düşüncelerini değiştirme ya da yönlendirme amacı taşımamakta, onlara rakip yeni bir yol ya da ideoloji icâd etme amacında da değildir. Bununla birlikte, bu yazıyı yazdıran düşünce sistemi, aslında aynı çamurun içinde beraberce bulanıp, farkında olmadan birbiriyle simbiyotik ilişki içinde olanlardan çok farklı bir yol izlemektedir. Aksine bu dini ve politik ideolojilerle farkında olmadan çile içinde kendini tanımlamaya ve bulmaya çalışan, kendini sınırlayan ve hapseden zavallı insanların bir zihinsel sıçrama ile kendilerini ham bir taş içinde yontarak, ağır, aksakta olsa insanlığın tekâmül merdivenlerinde ilerlemesine yardımcı olmak istiyoruz..

Eğer gerçeği arıyorsanız, amacınız bu ise, eğer doğanın yasalarına paralel, sürekli bir gelişim ve değişim ile tekâmül yolunda ilerlemek istiyorsanız, iğneleri sadece bir yere değil, bir çok yere batırıp acıtmanız gerekmektedir. Bu nedenle var olan tüm ideolojileri ve inançları sorguluyorum. Ancak bunu yaparken birini, diğerlerine karşı seçip, birini biricik ve tek yetkin, son ilan etmeyip, hepsini adaletle, tüm artı, eksi yönlerini incelemeye çalışmaktayım.

Bu tespitlere hangi gerekçelerle, nasıl ulaştık ? Bu tespitleri yapabilmek için bilincinize yerleştirdiğiniz dini, politik, ideolojik ( her ne ise.. ) tüm görüşlerinizden sıyrılarak, sadece saf akıl, bilim, felsefe ve adaletli bir vicdan ile olay ve olguları gözlemleyebilmeniz gerekmektedir. Tabi ki bu donanımlardan sonra da, söz konusu inanç, ideoloji, öğreti v.s..v.s. kalıplarının içinde kendini arayan ve tanımlamaya çalışan söz konusu çeşitli insan gruplarının içinde bulunmanız ve çelikten bir irade ile tartışmadan onları sabırla dinlemeniz, onların dünyaya ve hayata bakış açılarını anlamak için, onlara can alıcı kritik soruları sormanız ve verecekleri cevapları sizin düşünce kalıplarınızın dışında, gerçek hür bir akıl ve vicdanla analiz ediyor olabilmeniz gerekmektedir..Eğer çevreniz de, Dünya da ve yaşadığınız ülke de olup bitenleri tam olarak bağımsız bir şekilde anlamak istiyorsanız, yöntem ya da kendimizce ürettiğimiz yöntemlerden birisi budur diye düşünmekteyiz. Bunun dışında kesin ve köşeli hatlarla bir tarafın tarafgirliğini duygusal olarak icra ediyorsanız,( kendinizce yüzde yüz inanıp, size mantıklı gelse de..) bu durumda sizin tarafgirliğini yaptığınız ideoloji ya da din ya da her ne ise, onun mutlaka keskin, çatışmalı rakip kutupları ortaya çıkacaktır ve bu bir kör dövüşüne dönüşecektir. Türkiye de ya da Dünyada, insanların ezici büyük çoğunluğunun desteğini alarak, henüz bu kör dövüşünden kesin galip çıkan her hangi legal ya da illegal bir parti, sistem, topluluk, devlet, örgüt bulunmamaktadır. Bulunması da imkânsıza yakın bir seviyededir. Ayrıca başarı ya da başarısızlıkta göreceli bir kavram olduğundan, neye göre başarı ? neye göre başarısızlıktır ? Örneğin akp, toplumun üst yapısının soyut değerlerini köküne kadar sömürüp, somut neticeler elde ederken, gerçek anlamda hiç bir ideolojisi olmayan, yolsuzluklara ve hukuksuzluklara dibine kadar katrana bulanmış bir organizasyon değil midir ? Öyledir, ancak toplumun ve devletin çöküş aşamasında bile halen bir karşılığı bulunmaktadır. Hem de 17 senedir..!!

Siz bunları ideolojisini iyi bilen bir Sosyaliste söylediğiniz zaman, toplum da uzun yıllardır ve halen bir karşılığı olan akp’nin oy oranının ya da toplumda ki karşılığının kendileri için zerrece hiç bir şey ifade etmediğini, bunun diyalektik düşünce dizgesinde geçmiş nedenlerinden tutunda, tüm diğer nedenleri sizlere uzun uzun, güzelce sıralarlar. Bu güzel, iyi, katılıyorum. Ancak geçmişte, Cumhuriyetin kuruluşunda Sosyalizmin bu topraklara ve topluma gelemeyiş nedenini ise, 3, 5 kişiye bağlarlar. Evet yanlış duymadınız ; toplumun alt ve üst yapısını, sosyolojisini v.s. hiçe sayarak bunun sorumluluğunu Cumhuriyetin kurucusu 3, 5 kişinin üzerine yıkma eğilimi mevcuttur.( Bazı insaf ve izân sahibi olanlar hariç ) Halk arasında ki tabirle bu konularda epey hararetli “nizah” yaparlar.. Ancak sıra kendilerinin bu tarihsel süreçte niçin başarılı olamadıkları, toplumda neden bir karşılıkları olmadığını, hele de tüm bunları bir kenara bırakın 100’ün üzerinde irili, ufaklı bir sürü farklı fraksiyonun niçin birleşemediğini ( ya da aynı çatı altına gelemediğini ) ve birleşmenin ötesinde bir çoğunun neden kavgalı olduklarını sorduğunuzda inanın net ve doyurucu bir cevap alamazsınız..

Sorumluluk almak yerine, suç ve suçlu arama, hep “ama” larla, “fakat”larla başka bir yerlerde havada asılı “nedenler” durmaktadır. Ancak yine de, her şeye rağmen bu güruhtan bazı insanlar başka hiç bir topluluğun yapamadığı öz eleştiriyi yapabilmektedir. Bu da diyalektik materyalist maddeci düşünce metodunun, onlara verdiği çok sağlam tahkim edilmiş düşünebilme yeteneğidir. Buna beynin sol mantık/matematik  lobunun yoğun çalışması neden olmakla beraber, diğer empati/ duygusal zekâ’nın körelmesine neden olmuştur. Gerçekten de Marksistlerin en anlamadıkları konu; insan psikolojisidir. İnsanın duygusal içkinliğini anlamada oldukça yetersiz kalmışlardır. Demek ki insanı sadece midesinden yakalamak yetmiyor ? Onun ruhsal ve psikolojik gelişimini de sağlamak ve katkıda bulunmak zorundasınız…

Türkiye de dini inançları siyasallaştırmak isteyen, yani bireyin ve toplumun tuvalete gitmesinden tutunda, kamu ya da özel hayatın her alanını düzenlemesi ve kapsaması gerektiğine körü körüne inanan bir miktar hasta beyinli insan topluluğundan her hangi birine şu soruyu sorduğunuz zaman ; “Ortadoğu da ( tüm İslâm coğrafyalarında)  süregelen az gelişmişlik, hiç bitmeyen iç, dış savaşlar, kaos, adeta orta çağa geri dönmüş ülkelerden bahsettiğiniz zaman size ; “Ama onlar İslamiyeti doğru uygulamıyor” ya da  “bölgeyi sürekli mikser gibi karıştıran etki ajanlarından” bahsederler ama asla kendi sözde ümmet ve İslam medeniyetinin iç çelişkilerinden, değişmeye ve gelişmeye engel, revize olamayan inançlarının olumsuz yanlarını asla düşünmezler. Bunu düşünebilmek onlara ölüm gibi gelir. Zaten çoğunluğu yaşamayı ve yaşatmayı değil ölümü seçerler. Siyasal islamcılar nekrofolisttir. Bunların da beyinlerinin sadece sağ lobu aşırı çalıştığından diğer mantık bölümü geri dönüşü olmayan bir tatile çıkmış, akıllarını vestiyer de unutmuş, son derece tehlikeli ve hasta ruhlu insan topluluğudur.

İslamiyet aşağı, yukarı 1400 yıl önce,  Kapitalizm 19.yüzyılda sanayi devrimi ile, Sovyet Sosyalist devrimi 102 yıl önce,  Türkiye de Kemalizm’in resmi sistemleşmesi ve Chp parti programına alınması  85 yıl önce gerçekleşti…

Bu bağlamda yukarıda ki hepsi için konuşmak gerekir ise ; “X ideoloji, X din v.s..v.s amalarla, fakatlarla, şu veya bu nedenden dolayı çökmesinin nedenleri değil sonuçları önemlidir. Çöktü mü?  çöktü. Bitti. Lamı cimi yok. Lafı dolandırmaya da gerek yok.  Bunların çökmeleri milyonlarca insanı hayal kırıklığına, yüzyıllar süren düşmanlıklara, kine, intikama, fakirliğe neden oldu mu ? oldu…Gerisi halk arasında ki tabirle “ölü götü’nün değerlenmesi” meselesidir.  Sonuçlar kör göze parmak misali ortadayken X ideolojiyi, X dini v.s.. biricik ve ulaşabilecek en son nirvana, yetkin ve biricik doğru görüp; “Ama şu olmasaydı, ama bu olmasaydı yıkılmazdı, bu hâlâ biricik ve değişmez yol, yöntem demek; kusura bakmayın ama doğru ve aydınlanmış bir aklın düşünme metodu değildir. Bu olsa olsa aklın inat ve kararlılıkla çürümeye doğru gitmesinden başka bir şey değildir…

Sorun sadece ; şu ya da bu ideolojinin diğerinden daha iyi olması, diğerinin daha kötü olması sorunu değil..Aslında dini inançların ilk ortaya çıkışları da insanlığın tekâmül merdivenlerinin ilk basamaklarıdır. İnsanlığın fiziksel evrimi gibi düşünsel, bilişsel evrimi de yavaş yavaş gelişmektedir. Dinleri, ideolojileri birbirleri ile sürekli mantıksızca karşılaştırmak, çatıştırmak, birini, diğerine karşı rakip görmek ya da birini diğerine karşı seçmek…Bunlar özgür düşünce sistemini bilmeyen insanların en sevdiği sabit fikir sistemidir. Halbu ki dinler, öğretiler, ideolojiler ; çoğunlukla kendi coğrafyasında, kendi toplumunun alt ve üst yapısının gereklerinden doğmuştur. Homo Sapiens dediğimiz günümüz insanının ilk temsilcileri, ilkel komün dönemi hariç, tarım devrimi ile birlikte maddi eşitsizliklerin başladığı dönemdir. Bu dönem yaklaşık 7000 yıllık bir dönemi kapsar. Ateşin bulunması ile tekerleğin bulunması arasında yaklaşık iki yüz bin yıl süre bulunmaktadır. İnsanlık farklı coğrafyalarda; çok ağır, çok çileli, çok uzun bir fiziksel ve bilişsel evrimle, değişe değişe bu günlere gelmiştir. Bu günlere gelişte çeşitli dinler, mitler, efsaneler ve sonunda 18 ve 19.yüzyıl olmak üzere ideolojiler dönemi başlamıştır. Kısacası insanlar ve diğer tüm canlılar sürekli bir değişim ve döngü sistemi içinde yaşamaktadır. Bu değişmez  evrensel kanundur. Kim bu kanuna karşı gelir ? O zamanın ve değişimin çarkları arasında un, ufak olur. Kırmızı ile belirttiğim cümle’nin konusu ile ilgili ; insanlığın düşünsel evrimi ve değişimi ile ilgili size eşsiz bir eser öneriyorum. ORHAN HAÇERLİOĞLU’nun PDF kitabı>>> “DÜŞÜNCE TARİHİ” <<<  ( bu kitap o kadar ilgi gördü ki yıllar sonra tekrar takrar baskıları yapıldı, orjinalini almanızı öneririm ) Bu evrensel kanun x din, x ideoloji, x insan, x nesne, aklınıza gelebilecek her türlü canlı, cansız materyal için böyledir. Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet ve başka dinler; ilk ortaya çıktığı orjinleri gibi kalmış mıdır ? bir çok mezheplere, fraksiyonlara ve cemaatlere bölünmüş, kimi zaman bu bölünmeler uzun süreli çok kanlı savaşlara neden olmamış mıdır ? Yine ideolojiler ; Kapitalizm, Liberalizm, Faşizm, Sosyalizm, Türkiye de Kemalizm, orta doğu Arap dünyasında Baas hareketleri… Bunların her biri kendi içlerinde, kendi aralarında defalarca bölünüp, kendi aralarında birbirlerini revizyonizmle, hainlikle  suçlamadı mı ?  kendi aralarında kanlı iç hesaplaşmalara girişmedi mi ? Türkiye de Atatürk ve devrim ekibi sonrası Kemalizm adına neler yapıldı ??? Kemalizm adına yapılan her şey doğru muydu ? Her şey mükemmel, her şey doğru icra edildi ise bu günkü feci tabloyu ortaya çıkaran nedenler nedir ? Türkiye’nin bu günkü içler acısı duruma gelmesini aklını vestiyerde unutan kimi akp’liler gibi “dış güçler, üst akıl, etki ajanları” v.s. diyerek rahatlayıp, bu günkü duruma gelişin tüm suçunu ve yükünü bir yerlere yükleyip rahatlamak ve her şeye rağmen kendimizi avutmak doğru mudur ? Söz konusu bahaneleri neden olarak gördükten sonra dalga geçtiğiniz akp’lilerden farkınız ne ? Bu acıtıcı ve beyni zorlayan soruları kendimize sormamız gerekir..Ancak tüm bu kaotik tartışmalardan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün tarihsel şahsiyetini ve 1923’ten 38’e kadar olan çekirdek devrim ekibini dışarıda tutuyorum. ATATÜRK hiç şüphesiz kısa hayatında inanılması güç işler başarmış, genelde dünya insanlık tarihine, özelde memleket sathında adını altın harflerle yazdırmış, etkileri dünya çapında hissedilmiş deha bir insan. Öyle ki ; 1950, 60 lardan beri çok yoğun sistematik dinci/yobaz propagandalar, 1970 – 80 ler de “Kemalizm adına, hesabına hareket eden işkenceci, katliamcı, amerikancı, cia köpeği cuntacılar ve yine o 12 Eylül cuntacılarının attıkları temel ve sağladığı imkânlarla, toplumda ayrıcalıklı “elitist” bir sınıf meydana getirip, bu günkü iktidarı başımıza belâ edenler…Tüm bunlara rağmen kalplerden ve hafızalardan silinemeyen bir insan var ortada. İşte tam da bu yüzden Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ile tek parti döneminde ki Kemalizm ideolojisini birbirinden ayırıyorum. Tam da bu konuda Hacettepe Üniversitesi tarih ve İslam tarihi üzerinde gerçek bir uzman olan akademisyenlerden Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak’ın, Atatürk ve Kemalizm arasında ki, ilişkinin “antropomorfizm” kavramı üzerinden incelendiği bir pdf kitap özetini buldum <<<( 15.sayfa )>>>  Bu konuda Ahmet hoca ile aynı şekilde düşündüğümüzü görüyorum.

1923 Cumhuriyetin resmi ilanı Devrim mi dir ? değil midir ? elbette kör göze parmak misali devrimdir…

* ( Hadi buraya devrimin tanımını da koyalım : “bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik”.  

 

*Bu devrimin, yani 29 Ekim 1923’te resmi olarak ilan edilmesi, Atatürk’ün mecliste ki konuşmasında ve aşağıda ki  “TBMM” nin 29 Ekim 1923 günü meclis tutanak belge ve zabıtlarında  :  <<<MECLİS TUTANAKLARI1>>><<<MECLİS KÜTÜPHANE BELGELERİ>>>Hiç birisinde “Kemalizm” vurgusu yok, Kemalizmden bir tek bahis yok. O zaman bu ilk devrim ne devrimidir ? neyin devrimidir ?  Bu kadar bilgi ve uğraşıdan sonra bunun tanımını söylemeye cüret etmeye her halde hakkım var : ( 1 ) Kökü İttihat ve Terakki’ye giden, elbette batı aydınlanmasından etkilenen, ama kendi toplumunun üst yapısıyla, batı aydınlanmasını ustaca harmanlayan ve kendine özgü sistemini geliştiren  “Türk Devrimidir”, ( eğer bu devrimi bir ulus, bir millet yapmış ise o devrimin, o milletin ismiyle anılmasından daha tabii ne olabilir ? bunu kuru ve bağnaz bir milliyetçilikle, bir tarafgirlikle değil, bir “realite” olarak söylüyorum. ( 2 ) Ağırlıklı olarak devrimi yapan, geliştiren kadro ve ulus Türk ulusu olsa da bu devrimin bir diğer adı da “CUMHURİYET DEVRİMİDİR”,  Cumhuriyet Devrimi ise sadece Türk etniğinden olanların değil,  bu ulusa, bu topraklara, bu devlete gönülden bağlı olan herkesin devrimidir “Cumhuriyet Devrimi”..Bu 2.tanımı da, bu topraklarda yaşayan herkese hitap ettiği için evrensel nitelikler taşımaktadır ve her 2 tanımda birbiriyle çelişmez. Her iki tanımda doğrudur. Kemalizm ise, bu tanımlamalarla yaptığımız söz konusu devrimden sonra ki yıllarda devrimin “ideolojisi” olarak yerini almıştır. Yine bu Kemalizm tartışmalarında okuyabileceğiniz bir kitap tavsiyesi : <<<Türk Devrimi ve İdeolojisi >>>not: kitabı tarihçi kitabevi / moda-istanbul adresinden yeni basımını bulabilirsiniz..  Yine Kemalizm konusunda bir diğer kitap tavsiyesi akademisyen Taha Parla’nın ( önemle tavsiye ederim !! ) : <<<“Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye de Korparatizm”>>>

Şimdi bunlardan sonra gerçekten çok değer verdiğim, vatan severliğinden, yurt severliğinden kendimden bile daha çok emin olduğum, yobazlar hariç herkesin çok sevdiği, saydığı  bilge insan ÖZDEMİR İNCE ‘ nin kendi resmi sitesinde Kemalizm ile ilgili yazdıklarına bakalım : 

 

 

Çok açık görülüyor ki, Özdemir İncenin de , biraz önce linkini verdiğim Prof.Ahmet Yaşar Ocak’ın tanımlamaları da , benim size burada yığınla örneklerle, belgelerle anlattıklarımda tek bir şeye işaret diyor ; İnsanları bir sözcükle, bir kelimeyle, bir öğreti ile, bir ideoloji ya da din ile özgür düşüncesini sınırlamaya çalıştığınız zaman ya da bu kalıplara aşırı vurgu yaptığınız zaman sanırım halk tabiri ile kantarın topuzu  kaçıyor ve bir bozulma, çürüme başlıyor. Çünkü bu yöntemle yüzde yüz doğru yapılan iş bile, yanlış bir yerlere doğru evrilmekte, saçma, sapan boş mugalatalara neden olmaktadır. Cumhuriyet devrimi ve hemen sonrasında ki Kemalizm ideolojisi , o dönem ki toplumun hamuru (sosyolojisi), ülkenin bulunduğu  Jeopolitik konumu göz önüne alındığında, belki de yapılabilecek ve mümkün olabilecek en mantıklı uygulamalardı. O dönemde ( 1920 lerde ) tüm alt yapısı çökmüş, harabe halinde ki ülkenin 11 milyonluk nüfusunda henüz ne bir işçi sınıfı, ne de üç, beş ecnebi tefeciden başka bir burjuva bulunmayan müslüman ve taassup bir ülkede Sosyalist bir rejime gidilmesi mümkün görülmüyordu. Yabancı devletlerle olan savaş hariç, Türkiye’nin en batısından, en doğusuna kadar din adına bir çok ilinde iç ayaklanmalar çıkmamış mıydı ? Görünen o ki, o dönemde tam olarak ne Sovyetler’e benzer bir sistem kurulabildi, ne de tamamen batı kapitalizmine benzer bir sistem kurulabildi. İki kutup, iki dünya arasında kalan Türkiye, beğenin ya da beğenmeyin kendine has bir sistem ortaya koydu…Ancak 1945 – 50 lere kadar işleyen bu sistem, şu da bir gerçek ki, şimdi bu gün, kapitalizm bile sayılmayan, kapitalizm ötesi, çok feci, orta çağda ki feodal dere beyliklerine benzeyen, tam bir fecaat duruma sürüklendi. Türkiye tek adam rejimi ile orta doğu da ki her hangi bir çadır devleti seviyesine indi. Devlet dediğimiz bu organizasyon, 60 lı yıllardan itibaren deyim yerindeyse kendi öz evlatlarını çiğ çiğ yemiştir… Bu ülkeyi dünya ölçeğinde aydınlık günlere taşıyabilecek devrimci gençlerini ve entelektüel aydınlarının neredeyse tamamının kökünü kurutmuştur. Tam da bu noktada Sosyalist arkadaşların bu konuda yaptıkları kimi teşhislere katılıyorum. Mesela ;

 

Yukarıda ki Kemalizm ifadelerine kesinlikle katılmıyorum. Uzlaşma : Külahıma anlat diyebileceğim, çok komik, hatta komik ötesi saçma bir ifade…Belki 1920 li yıllardan 45 – 50 lere kadar sınıflar arasında ki makas bu kadar açık ara ve çeşitli değildi. Ancak yukarıda ki ifadenin bu gün hiç bir karşılığı yoktur. Türkiye ve Dünyada ki sistem ; birilerinin ( bir avuç azınlığın ) sürekli kazanıp, servetlerini nesilden, nesile aktarmasına, diğer çoğunluğun sürekli kaybetmesine ve sürekli rekabete dayanır. Hal böyleyken yukarıda ki ifade şu anda tam anlamıyla havada kalmıştır. Orta da birbirleriyle uzlaşması imkânsız sınıflar ve bu sınıfları doğuran boktan bir sistem varken neyin uzlaşmasından bahsediyorsunuz ?

Özelde insanlığın, genelde yaşadığım vatanda insanların kanını yavaş yavaş sülük gibi çekenlerle neyi uzlaşacağım ? Şimdi belki de ;  okuyanlardan bazıları “ama o öyle değil, böyle, biz olsaydık öyle olmazdı falan diye tatava yapmasın. İşte tam olarak böyle. Bir fotoğraf düşünün;  fotoğrafta, Cumhuriyet devrimi, Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ve bir de Kemalizm var. Ben bu üçlü fotoğrafta Atatürk’ün tarihi şahsiyetini ve Cumhuriyet devrimini, diğerinden ayırıyorum. Ayırıyorum çünkü Kemalist denilen sistem, bu günlere evrilmiş ve radikal sol ile siyasal islamcıların habire vurduğu yumuşak karın haline gelmiş, onun kimi hataları ve bu güne evrilmesi yüzünden Atatürk’ün söz konusu tarihi şahsiyeti ve Cumhuriyet devrimi zedelenmiştir. Cumhuriyet devrimi ve Atatürk, bu ülkede 80 milyonun ortak değeridir ama Kemalizm 80 milyonun ortak değeri olamamıştır. Burada benim her gün Kemalizm güzellemesi yapmam, ondan yana olmam, övmem, bu yönde hoşa gidecek şeyler söylemem neyi değiştirecek ? şimdiye kadar neyi değiştirdi ? Elbette Kemalizm , Cumhuriyet devriminin ideolojisi ve aydınlanma projesinin en önemli ayağıdır. Bununla beraber, bu gün  geldiğimiz nokta ortada. Ne demek istiyorum, daha da açalım : Bu gün geldiğimiz feci durumların günah keçisi tek başına “Kemalizm” değildir ama “Kemalizm” bu günkü feci durumları önlemeye yeterli olamamıştır. Bu günkü feci durumları ;  “ama bu feci durumlar, şunlar şunlar yüzünden oldu” diyerek tüm kabahati bir yerlere yükleyip, kestirip atmak aynı müslümanların “ama gerçek müslümanlık bu değil” demesi ile aynıdır.

1930—1935 te yani Atatürk henüz sağ iken CHP tüzüğünde Kemalizmin resmi ideoloji haline gelmesi, bu düşüncelerimi ve tezlerimi değiştirmez. Atatürk’ü, belirli ilkeleri, kural ve kaideleri olan bir ideoloji ile özdeşleştirmek, onu oraya hapsetmek, ondan ayrı düşünememek, Atatürk’ün rasyonel, pragmatist, akla, bilime ve günün gerektirdiği şartlara göre hareket eden analitik aklına dolaylı yoldan bilerek ya da bilmeyerek hakarettir. Atatürk’ün düşünce sistemini anlayamamak demektir. Atatürk sadece dar bir ideoloji ile değil, akılla, bilimle ve mensup olduğu milletle anılır ve anlaşılabilir. Çünkü rasyonel akla ve bilime inanmıştır. İdeolojiler ise bu gün var, yarın yok. İdeolojiler üzerinde bolca mugalata yapılan, bölgeden, bölgeye, ülkeden ülkeye değişebilen, bir topluma uysa bile, başka bir topluma uymayabilen, çelişkileri içinde barındıran sistemlerdir. Nitekim, Türkiye de ki aydınlanmayı örnek almak isteyen Mısır, Suriye ve Irak’da “Arap Kemalizmi ( kimileri Arap Sosyalizmi de der..Türkiye de ki Türk devriminden etkilendikleri için ben böyle diyorum)” dediğimiz “Baas Partileri” başarılı olamamışlardır.

O kadar beynelmilelci, insanlığın ortak ideali ve umudu olan Sosyalizm ideolojisi bile maalesef yıkılmıştır. İnsanlığa kan kusturan ve insanlığın tekâmülüne ket vuran Kapitalizm ise son demlerini yaşamaktadır.. Hatta bana göre Kapitalizm gebermiştir ama leşi hala kaldırılmamıştır. BU GÜN, 18 / 19.YÜZ YILDA ORTAYA ÇIKAN İDEOLOJİLERİN KİFAYETSİZLİĞİNİ VE İNSANLIĞIN YAŞADIĞI KAOS VE TRAJEDİYİ HEP BERABER YAŞAYARAK İZLİYORUZ..!! Bu arada şimdi ki Rusya federasyonu olmak üzere, Dünya’nın çeşitli ülkelerinden konuştuğum insanlar ( 22 ülke… ) Sosyalizm’in tekrar geri gelmesini  istiyorlar ve bunu yoğun olarak tartışıyorlar. Ama bir farkla “Sovyetler de ki hataların bir daha asla yaşanmaması koşulu ile”… Farkındaysanız Sosyalizm tekrar yükselişte.. Sosyalizm, Sovyetler’in simgeselliğin de yıkılmış olsa bile hala dünya da ki insanların bilinçlerinde yer etmiş. Çünkü Sosyalizm, Marx/Engels, tarafından sistemleştirilmiş ve politik bir ideoloji haline getirilmiş olsa da, ilk defa onlar tarafından icad edilmiş, bulunmuş bir ideoloji değil. Kabul etmeliyiz ki , Sosyalizm; onları da aşan, insanlığın ortak ideali, ortak bilincidir.

Türkiye de insanlar, özellikle halk, sözcüklerin büyülü gücünün olduğunu sanır. Kendini bir sözcükle tanımlamakla ve sınırlamakla bir paye elde ettiğini sanır. ( Muhafazakâr, sağcı, solcu, orta’nın sağı, orta’nın solu, şucu, bucu, Sosyalist, Kemalist,..v.s..v.s. )

Maalesef sözcüklerin sözde büyülü gücü; ne bireysel yaşamımızı, ne de ülkede ki berbat durumu engelleyebilmiştir. Hiç bir olumlu etkisinin olmadığı gibi, gezegen çapında da olumsuz gelişmeler yaşanmıştır. Küresel ısınma durdurulamamıştır. Bu konuda AB ve BM de yayınlanan raporlar, bağımsız bilim adamlarının yaptığı çalışmalar korkutucudur. Bu hızda devam etmesi halinde gezegen çapında felaket sonuçları olabileceği tahminleri yapılmaktadır. Türkiye de Burdur gölü olmak üzere, irili ufaklı bir çok göl kurumuştur. Tarım ve hayvancılık neredeyse çökmüştür. Belli başlı ürünler hariç tarım ürünleri ithal edilmektedir..Dünya ki 100 ailenin toplam serveti , tüm dünyada ki 200 küsür devletin bütçesine ulaşmıştır…Daha ne diyebiliriz ki…

Tüm bu olanlara rağmen ; halk tabiri ile “kimse yoğurdum ekşi” dememektedir. Herkes yaşanan olumsuzluklara, haklı ya da haksız bir takım nedenler bulmakta, nedenlere de bahaneler üretmekte, bahaneler üzerinden de tek kendi dünya görüşünü haklı çıkarıp, diğer bütün kötülüklerin kaynağını kendi gibi düşünmeyenler de görmektedir. Bunu sosyal medya denilen lağım çukurunda ki kısır tartışmalardan görmekte, gözlemlemekteyiz..

Son olarak ;

İlk başta söylediklerimizi yine tekrar edelim. Bu yazı doğru olduğuna inandığınız , kesin inanmışlık içinde yüzdüğünüz bir takım dünya görüşlerini yıkmak, o görüşleri değiştirip, yerine başka bir dünya görüşünü ikame etmek, ikna etmek amacıyla yazılmamıştır. Zira dünyaya, olay ve olgulara bakış açınız değişecek olsa bile, bunu sizden başka yapacak kimse bulunmamaktadır. Bulunmaması da gereklidir. Zira sağlıklı olan budur. Yazının amacı sadece sizi etkileyen, çevreleyen etmenlerden sıyrılıp, sadece ve gerçekten “sen” olarak, kendin olarak, “insan” olarak düşünmenizi, düşünmeye, sorgulamaya sevk etme amaçlı derlenmiş bir yazıdır..

Saygılarımla

Timur Türker

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.