in ,

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış…

Sokağa çıktım. Derin derin nefes aldım. Arabama bindim. Kırlara doğru yol aldım. Tepelerde kendime nefes alacak, hayatı anlayacak, kendime yeniden bakacak yerler ve anlar aradım. O arabaya binişim, o yol alışım, o yemyeşil kırlarda gördüklerim, uçan kuşlar, gelenden geçenden yiyecek bekleyen köpekler, esen rüzgarın tene dokunuşu…

Sahi ne farkı vardı daha önceki arabaya binişimden, ne farkı vardı bu sokağa çıkışımın, ne farkı vardı bu uçan kuşun, esen yelin bir ay öncekinden? Hayatı mı anladım? Hissederek mi yaşamaya başladım. “Bir idam mahkumunun son yirmi dört saati”ni yaşar gibi yaşamaya başladım. Attığım adımlar, yürüdüğüm yollar, aldığım nefes, esen yel, uçan kuş…her anın farkında olmak ne büyük sevinç, ne büyük umut, ne büyük bir güzellik ve ne büyük bir acı, felaket…

Hangisi doğru peki, farkındalığın bu kadar üst düzeye çıkmış olmasını nasıl hissetmemiz gerekiyor? İyi bir şey miydi? Acı mıydı? Kim nasıl algılıyor?

Oysa her gün yaptığım şeylerdi bunlar. Rutin olarak her gün arabama binerim. Aynı sokaklardan, aynı yollardan geçip okuluma giderim.  (Biz işe gitmeyiz değil mi, okula gideriz.) Aynı yerlerden aynı saatlerde geçer, aynı insanlarla karşılaşma olasılığını yaşardım. İstanbul yolunda trafik hep yoğun, Samsun yolunda ise sakindir. Gülveren’e dönen yolda hep çevirme vardır. Bentderesi hırçındır. Hamamönü turizm kokar. Anadolu Bulvarı ne güzel yol oldu. Kaç ilçesini dolaşırdım her gün Ankara’nın? Okula gitmek, okuldan gelmek bir zevkti. Her gün aynı sokaklar ve yollar, bazı günler farklı yollar. Çok yoldan okula gidip gelebilme şansını seviyordum.

siyah maske takılmış üzgün heykel

Ne oldu peki? Nasıl bu kadar içe kapandım, herkesten neden uzak duruyorum. Yüzümün üzerinde gözlüğümü taşırdım, şimdi bir de maske takıyorum. Hele gözlüğün buharlanması nasıl yoruyor beni. Bu maske nereden girdi hayatımıza bu kadar? “Havada dolanıp duran küçücük gözle görülmez bir şey içimize girip öldürüveriyormuş bizi. İnanayım mı?” “İnan” diyorlar. İnanıyorum. Maskeyi takıyorum, yüzüm görülmez oluyor. Nefes alıp verdikçe gözlüğüm buharlanıyor. Yolumu göremiyorum. Maskenin o kokusu, tarif edemiyorum ama bir ilaç var üzerinde, onu sevmiyorum.

Sokağa çıkmak bir lüks oldu. 65 yaş üstü ve 20 yaş altı yok oldu sokaklarda. Çok sevip çok kızdığımız öğrencilerimiz evlerindeler? Sokaklar yasak. Yemyeşil parklar, kırlar yasak. Sokağa çıkmak yasak. “Bahar geldi” diyorum. Sokağa çıkmak, derin nefes almak, arabama binmek ve kırlarda dolaşmak istiyorum. Hava çok güzel. Güneş ben dâhil herkesi dışarı çağırıyor. Kızılırmak nasıl coşkundur şimdi.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış artık diyorlar. Kimin dediğinin hiç önemi yok. Bu belki de rüya, belki de dedikodu. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış…

Peki, neler onlar? Eskisi gibi olmayacak olan ne? Sanayi çağı bitmiş, petrol çağı bitmiş, insanların artık petrole ihtiyacı yokmuş. Futbolcular doktorlardan, askerlerden, öğretmenlerden (torpil geçiyorum) çok para kazanmayacaklarmış. Silaha değil sağlık malzemelerine yatırım yapmak gerektiğini devletler öğrenecekmiş. Amerika artık dünyanın lideri değilmiş. Çin bir mermi atmadan üçüncü dünya savaşını kazanmış. Sağlık en değerli varlığımızmış, bir de kıymetini bilirsek zaman. Avrupa ülkeleri daha bir maske üretemedikleri için hepsi fos çıkmış. İnsanların okula, işe gitmelerine gerek yokmuş, bunlar evde de sürdürülebilirmiş bu sebeple takım elbiseye gerek olmayacakmış. Toplantılar yüz yüze yapılmayıp, uzaktan sistemlerle yapılacakmış. Beyaz yakalılar daha az para ödeyecekleri bölgelere taşınıp, uzaktan çalışacaklarmış. Teletıp denen bir şey ortaya çıkacak ve doktora gitmeden uzaktan tedavi başlayacakmış. 3 D yazıcılar sayesinde insan organları üretilip, insan ömrü uzayacak ancak sadece parası olanlar bu ayrıcalıktan yararlanacakmış. Ülkeler içe dönecek, mallar iç piyasada değerlendirilecekmiş. Kültürel olarak dünya birbirine benzeyecekmiş. Çok dil ve çok din varlığını kaybedecekmiş. Küreselleşmeye sebep teknoloji, küreselleşme karşıtı kullanılacakmış.  Herkesin yemek yapmayı öğrenmesi gerekiyormuş. Silaha değil, patatese ve soğana ihtiyaç daha büyükmüş. İnsanlar evlerine girdiğinde dünya kendi kendisini çabuk temizleyiveriyormuş. Sosyal medya hareketliliği artacakmış. Görüşmeler sanal olacakmış. E ticaret artacakmış. dünyayı filozoflar ve bilim insanları yönetecekmiş. En komiği de, fakir ile zengin aslında eşitmiş. İnsanlık bu salgından çıkmakta çok zorlanacakmış ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış.

Çok zorlanan insanlık doğayı, kendi doğallığını, hümanizmi yeniden keşfedip, kendisine yeni bir dünya kuracakmış. Ta ki yeniden yeni bir dünyaya ihtiyaç duyana kadar bu dünyada yaşayacakmış.

Bunlardan sıkıldım.

Yeniden kendi düşüme döndüm.

Sokağa çıktım. Derin derin nefes aldım. Arabama bindim. Kırlara doğru yol aldım. Tepelerde kendime nefes alacak, hayatı anlayacak, kendime yeniden bakacak yerler ve anlar aradım. O arabaya binişim, o yol alışım, o yemyeşil kırlarda gördüklerim, uçan kuşlar, gelenden geçenden yiyecek bekleyen köpekler, esen rüzgarın tene dokunuşu…

okur

Yazar: Suat Acar

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın
  1. Hissedip de sözcüklere dökemediklerimizi ne güzel kaleme almışsın…Tebrik ediyorum seni arkadaşım.Sonrasını bilemediğimiz bu hızlı değişimi sevemedi bizim kuşak…Keşke her şey eskisi gibi olabilseydi özlemini yaşayanlardanım ben.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.