Her Telden Çalan Bir Yazı…

Ara sıra şu tür cümlelere denk geliyorum:

“Türkiye artık o eski Türkiye değil.”

Gerçekten de ülkemiz o 2002 öncesi döneme göre daha iyi durumda…

Ben özellikle değerlendirmelerimi…

AK Parti dönemi öncesi ve sonrasına göre yapmaktayım.

Gerçi çoğu yazar bu tür bir mukayese kullanıyor.

Evet…

Türkiye, iyimser açıdan bakılırsa, koalisyon hükümetleri tarafından yönetilmiyor.

En azından ülkemizde bir siyasal istikrar olduğunu ileri sürebiliriz.

Tabii ki ülkemizde her şey istediğimiz gibi değil.

Veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti güllük gülistanlık içindedir(?)

Ülkemizin sorunları haliyle fazla.

Ama, bu sorunları doğru düzgün tartışamıyoruz.

Bizler nedense bildiğiniz gibi…

Genellikle ve çoğunlukla Avrupa uluslarına öykünürüz!

İşte…

Demokrasilerinin ne kadar iyi bir düzeyde olduğunu…

Hukuk sistemlerinin pek aksamadan işlediğini…

Temel insan hak ve özgürlüklerinde ileride olduklarını…

Sürekli dillendirir dururuz.

Evet…

Batı/Avrupa medeniyeti, şöyle baktığımızda, gıpta edilecek kazanımlara sahip.

Tabii bu Batı medeniyeti birçok şeyde derin bir geçmişe sahip. Zorlu yılların ertesinde yine çetin savaşım ve mücadeleler neticesinde bu sürekli atıf yaptığımız demokrasilerine de hukuk sistemlerine de kavuşmuşlardır.

Tüm bu gelişmeler ve ilerlemeler, uzun süren deneyimler ve çalışmalar sonucunda vuku bulabilmiştir. Eğitimden tutun da sağlığa veya imara kadar birçok alanda Avrupalı ülkeler, belirli bir standarda kavuşmuşlar ve yine bu standartları oturtmuşlardır.

Ama burada gözden kaçırmamız gereken husus… Bu, Batı medeniyetinin sürekli öykündüğümüz insanlık ve diğer entelektüel değerlerinin büyük bir mücadele ile kazanılmış olunsa da… Gözden kaçırmamız gereken nokta, kadim bir uzlaşı ve müzakere geleneklerinin de olduğudur.

Türkiye’mize gelecek olursak…

Evet, bugün Türkiye’miz eskiye oranla daha müreffeh bir devlet olabilir. Yine büyük ve iddialı hedefler tayin edebilir. Ekonomik büyümenin ve kalkınmanın sıçrama katettiği de göz ardı edilemez. Gerçekten de ideolojik gözlüklerimizi çıkardığımızda ve objektif bakabildiğimizde, ülke ekonomisinin belirli bir dönüşüm yaşadığı söylenebilir.

Bugün…

İktidara yakın yazarlar, daha çok bu ülkedeki altyapı ve üstyapıdaki gelişmeleri dillendirmekteler. Tespitleri yerli yerinde de oluyor, bazen ayaklarının yerden kesildikleri de oluyor. Şunu kabul ediyorum… Türkiye ekonomisi, artık içe kapalı ve ithal ikameci bir fasit sistemden, daha makro ölçekte düşünüp, hareket eden ve yine üretim gerçekleştirip, dış piyasalara/pazarlara mal ve hizmet satar duruma geldi.

Şöyle geçmişe göre baktığımızda…

Ekonomik kalkınma ve büyümenin yaşanmadığını iddia etmek, neredeyse AK Parti hükümetleri dönemlerinde bu ülkeye bir çivi bile çakılmadı demek, sağlıklı düşünebilme yetisini kaybetmekle eşdeğerdir. Daha doğrusu ben böyle düşünüyorum.

Ülkemizdeki en büyük açmaz da zaten bu. Sırf muhalefet yapmak için konuşmak veya sırf siyasal gücü kenara sıkıştırmak babında, gerçeklikten kopuk anlatılar peşinde koşmak, kısır bir muhalefet yapımına neden olmakta.

Aslında üzerinde durmak istediğim husus…

Müzakere kültürümüzün olmaması…

Fikir teatisinin yokluğu…

Düşüncelerin çarpıştırılmasından korkmamız!

Eleştirilmekten korkmak…

Evet…

Cari dönemde bazı olumsuzluklar yaşıyoruz. Muhalefete göre Türkiye “iyi yönetilemiyor”! Yine Türkiye’nin “normalleşmeye” ihtiyacı var.

Değerlendirmelerimizi ve eleştirilerimizi sağlam temeller üzerine inşa edelim. Tabii bazı şeyleri yaparken zorlanacağız. Çünkü, sahip olduğumuz dünya görüşümüz ve siyasal ideolojilerimiz, gözlerimizin kapanmasına neden olmakta. Bazen şu edebiyata da rast geliyorum.

“Türkiye nerelerden nerelere geldi…”

Sanırım biraz daldan dala atlıyorum.

Gerçekten de Türkiye ilerlemeler yaşıyor.

Bunu inkâr etmiyorum…

Ekonominin geldiği noktayı yukarıdaki satırlarda belirttim.

Hemen şunu da ifade edeyim…

AK Parti’nin işbaşına gelirken ki söylemleriyle, iktidarını perçinlemesi sonralarında çok büyük farklılıklar var.

AK Parti’nin en büyük yanılsaması/yanılgısı…

“Benim tüm toplumun teveccühüne ihtiyacım yok.”

Evet…

AK Parti siyaset kurumu içinde güçlendikçe ve yalnızlaştıkça, güç sarhoşluğunun verdiği hırsla tabanını konsolide etti.

Şunu ifade edelim, zaten herkesin bildiği bir gerçek:

AK Parti, İslamî duyarlılıkları fazla olan bir siyasal parti.

Muhafazakâr demokratız, derlerken aslında buradaki vurgu bence “dine” yapılmakta.

Bu paralellikte bakıldığında…

İlk dönemlerinde sergiledikleri siyasal performansın bir aldatma olduğu söylemi, içinden geçtiğimiz dönemde daha “anlamlı” hâle gelmekte.

Düşünün ki…

İslamî motifleri fazla olan bir parti olacaksınız…

Ama, öte yandan…

Avrupa Birliği idealine inandığınızı sürekli olarak deklare edeceksiniz, yine bu bağlamda, AB’ne entegrasyon için de daha önce görülmediği kadar zaman ve mesai harcayacaksınız.

Tabii insan, son dönemlerde yaşananlara baktığında…

Bu söylemin “samimiyetini” sorgulamak durumunda kalıyor.

Şöyle baktığınızda…

Her türlü ilerlemeye ve gelişime yönelik politikalar veya uygulamalar, sol siyasetin uhdesindeymiş gibi görülürken…

Yani, sol ideolojinin, “eşitlik”, “özgürlük”, “hukuk”, temel insan hakları gibi daha çok Avrupa menşeili değerlere angaje siyaset izlemesi gerekirken…

Her nedense, Türkiye’de, özgürlük ve ilerleme alanlarında daha çok sağ partilerin ve muhafazakâr liderlerin eserlerini ve tesirlerini görebilmekteyiz.

Serbest Piyasa Ekonomisinin ülkemizde iyice kök salmasında, AK Parti’nin rolünü görmemezden gelemeyiz.

Tabii ki değerlendirmelerimi “şerh” koyarak yapmaktayım.

Bizde değerlendirme yaparken pek “nesnel” davranılmaz.

Aslında Biz Türkler duygusal bir milletiz.

Tabii ki bu duygusallığımız bizi diğer milletlerden ayıran bir hasletimiz.

Kendi iç dünyamızda duygusal olmamız kadar normal bir şey yok.

Fakat…

Siyaset gibi, iktisadî faaliyetler gibi alanlarda, daha fazla ussal olmak gerektiğini düşünmekteyim.

İşte değerlendirmelerimizi “mantık-rasyonalite” çerçevesinde yapamadığımız için, kendimizce hiç olmayacak gelişmeler karşısında maruz kaldığımız hareketler, hayalkırıklığı yaşamamıza neden olmakta.

Toparlarsak…

Türkiye’de tahlillerimizi duygusal tepkiler çerçevesinde verdiğimiz için, ve özellikle bir araya gelerek müzakere yapamadığımız için, hayalkırıklığı veya savrulmalar yaşamaktayız.

AK Parti de iktidara gelirken, “insan odaklı” siyaset yapacağını dillendirmişti. Yine millete yaslanan, siyasetinin toplumun gelenekleri ve istekleri doğrultusunda şekilleneceğini ifade eden AK Parti, sonraları gerçekten de büyük bir hayalkırıklığına neden oldu.

Ekonomik tespitlerden, belirlenen hedeflere kadar; yine dış politikadan, ülkemizin orta ve uzun vadeli projelerine kadar, sürekli olarak tek parti olmanın avantajıyla hareket etti. Ama, bu refleksler, kurulduklarında ve ilerleyen dönemlerde verdikleri sözlerle tezatlıklar yaşattı.

Bu son yaşanan hadiseler de dikkate alınırsa; askerî operasyonlardan tutunda, iç kamuoyumuzu ilgilendiren hususlarda dâhil olmak kaydıyla Türkiye’de arzulanan bir toplumsal düzen ne yazık ki siyasal iktidarın hevesleri doğrultusunda berhava olmuştur.

En çok ihtiyaç duyduğumuz şeyler: Birbirimizi anlama yolunda fedakârlıkta ve feragatte bulunmaktır.

Esasında, siyasal aktörler de toplumun bileşenleri olan vatandaşlar da, toplumsal barış ve huzur için azami düzeyde “konuşmaya” ve birbirini anlamaya çabalasa…

Birçok meseleyi halledebileceğiz.

Bu çok bir “şey” mi?

(……………)

kooplogger

Yazar: Erhan Salman

Ben, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ ÇALIŞMA EKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ BÖLÜMÜ mezunuyum...

Yıllardır çeşitli mecralarda, dilimiz döndüğü kadar bir şeyler karalamaya çabalayan biriyim...

Yazma sevdasına ilk önce politikadergisi.com sitesinde başladım, sonra sırasıyla radikal blog ve milliyet blog mecralarında sürdürdüm...

Hâlen milliyet blog mecrasında yazmaya devam etmekteyim...

Elimden geldiği ve dilim döndüğü ve kalemim yazmaya devam ettiği sürece, siz kooplog ailesi ile paydaş olmaya devam edeceğim...

Yazma serüvenimde bana paydaş/yaren olmanız dileğiyle,

Esen kalın...

Blog YazarBlog Okurkooplogger

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.