Her Şeyin Sorumlusu Genetik Kodlarımız mı?

Kimsin sen? Başarıların neler? Bu hayattaki değerin ne?

Kendimizi başarılarımızla tanımlama eğilimi gösteririz. Başarılı olmanın kıstasları çoktan belirlenmiştir ve biz kaybeden tarafta olmamak için, hayatımız boyunca mütemadiyen çabalarız.

Başarıyı yakalamış, kendini gerçekleştirmiş insanlarla karşı da dinmeyen bir merak duymamız kaçınılmazdır. Ünlü bir iş insanına, ödüllü bir oyuncuya, bir müzisyene, başarısının sırrını sorduğumuzda alacağımız cevap bellidir: “Çok çalışmak!”

Bu çok gizli sırrı bizimle paylaşırken bir an için tereddüt etmezler, ekran başında gözlerini kırpmadan onu izleyen seyircinin de kafasında bir ampul yanar: “Çok çalışırsam, ben de onun kadar başarılı olabilirim!”

Gerçekten böyle mi? Başarılarımızın müsebbibi yalnızca biz miyiz? Öyleyse sefalet, başarısızlık tamamıyla kişinin yanlış tercihlerinin bir sonucu mudur?

Bu konuda kesin bir yargıya varmadan önce ufkumuzu genişletirken kafamızı da karıştıracak birkaç bilimsel araştırmadan bahsedelim.

Baba Kallikak, birbirinden çok farklı niteliklere sahip iki kadınla kurduğu ilişki sonucunda, birbirinden çok farklı iki kuşağın oluşmasına sebep olur.

Araştırmacı Henry H. Goddard, arşivlerden faydalanarak Kallilak ailesini kuşaklar boyunca inceler.

Kallilak, önce statü, ahlak ve zekâ bakımından düşük bir kadınla ilk evliliğini, daha sonra ise toplumda kabul görmüş, yüksek ahlaklı ve iyi yetişmiş bir kadınla ikinci evliliğini yapar. İlk evliliğinden kuşaklar sonra 480 tane torunu olmuştur, ikinci evliliğinden ise 446.

Goddard’ın araştırmaları sonucunda görülür ki ilk eşten olma kuşak alkolik, işsiz, hırsız ve toplum tarafından tehdit olarak algılanan torunlarla doludur.

İkinci eşten olma kuşakta ise ilk kuşağın tam tersi vaziyette doktor, avukat, mühendislik gibi mesleklerde çalışan, toplumda statüsü yüksek torunlar çoğunluktadır.

Goddard’ın ‘düşük fikirliliğin kalıtımı’ üzerine yaptığı bu araştırma, uzun süre düşük fikirlilikte kalıtımın başat etmen olarak düşünülmesine yol açmıştır.

Potansiyelimize ve eğilimlerimize genetik kodlarımızın karar verdiği konusunda hemfikir olalım. Peki, kişiliğimizin tek sorumlusu da mı kalıtım?

Güvensiz bağlanma türlerinden biri olan ‘Kayıtsız Bağlanma’ ilk çocukluk yıllarında gelişen bir karakter özelliğidir. Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini ve başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştiremezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.

Bu bağlanma tarzının sebebi bellidir. Çocuk, ihtiyaç duyduğu güven, ilgi, sevgi ve şefkati ebeveynlerinden göremeyince bu ihtiyaç duygusunu içinde en düşük dereceye indirmeyi başarır. İnsanın müthiş adaptasyon yeteneğine harika bir örnek teşkil eden bu süreç, kişinin ilerideki ilişkilerinde ciddi bağlanma problemleri yaşamasına sebep olur. Bu bireyler kimsenin ilgisine güvenemezler, ne bağlanır ne de birilerinin kendilerine bağlanmasına tahammül ederler.

Peki, sizce ‘ayrı yetiştirilmiş ikizler’ deneyi kalıtımın üstünlüğünü mü, yoksa çevrenin gelişime baskısını mı ortaya koymuştur?

Şimdiye kadar yürütülmüş en ünlü ikiz araştırmalarından biri ‘Ayrı Yetiştirilen Jim Kardeşler’ deneyidir.

“1939’da doğan Jim kardeşler daha birkaç haftalıklarken farklı ailelere evlatlık olarak gitmiş ve daha sonra ikisine de ikiz kardeşinin öldüğü söylenmiştir. 40 yaşına geldiğinde Jim Springer yaptığı araştırmalar sonucunda kardeşinin izini bulmuş ve ikizler bir araya gelmiştir.

Herkesin ilgisini çeken konu ikizlerin paylaştıkları benzerlikler olmuştur. İkisi de iki kere evlenmiştir. İkisinin de ilk eşlerinin adı Linda, ikinci eşlerinin adı Betty’dir. İkisi de oğullarına aynı ismi koymuştur (yalnızca 1 harf farkıyla) James Alan ve James Allan. Çocukken ikisinin de Toy adında bir köpeği olmuştur. İkisi de bulundukları yerlerde yarı zamanlı olarak şeriflik yapmıştır. İkisi de birbirinden bağımsız olarak Florida’daki Pas-Grille plajına birkaç kez tatille gitmiş ve oraya açık mavi renkli Chevrolet’ler sürmüşlerdir. İkisi de Salem marka sigara ve Miller Lite marka bira içmeyi sevmiştir. İkisi de tırnaklarını kemirmiş ve 18 yaşından beri migren-gerginlik karması baş ağrıları çekmiştir. İkisi de eşlerine aşk notları yazıp evin etrafına dağıtmıştır. İkisi de marangozluk ve mekanik çizimlerden zevk almıştır.”

Bu deney tek başına kalıtımın gelişimde yegane etmen olarak kabul edilmesine sebep olamamıştı, çünkü diğer bazı ikiz çalışmaları da tam tersi şeyler söylüyordu.

Aynı aile içinde yetişmiş ikizlerde bile, ergenlik çağından sonra keskin bir şekilde ayrılan karekter özellikleri, tamamen farklı ilgi alanları, farklı dini- siyasi görüşler, farklı meslek- hayat tarzı seçimleri; gelişimde kritik dönemleri atlattıktan sonra bile çevre etkisine ne kadar açık olduğumuzu kanıtlar niteliktedir.

Öte yandan Freud, oral dönemde takılı kalmış bir bebeğin bağımlılığa aşırı yatkın, saf, edilgen, iyimser, onaylanmaya ve desteklenmeye muhtaç bir kişilik geliştirmesinin kaçınılmaz olduğunu savunur. Ve bu savın örneklerini kendimizde veya çevremizdeki insanlarda kolayca gözlemlemiz mümkündür. Örneğin Erikson, 5-11 yaş arası dönemde başarıyla tanışmamış çocukların hayatları boyunca aşağılık duygusundan kurtulamayacaklarını söyler.

Dilimizle anlamlı sesler çıkarma yeteneği (konuşma) genetik kodlarımızda kayıtlı bir yetenektir fakat hiç konuşma duymadan büyümüş bir çocuk, diliyle ancak anlamsız sesler çıkarabilir.

Yahudiler görece çalışkan, azimli, başarılı bir millet olarak düşünülür. Yahudiler bu meziyetlere sahip oldukları için mi üstün ırk olduklarını düşünürler, yoksa bu meziyetler şartlanmışlıklarının doğal bir sonucu mudur?

Bu durumun dini boyutu bile tartışılır fakat Nazi Almanya’sının Holokost Katliamı’nda Yahudiler üzerinde uyguladıkları ağır seçilim baskısı nedense konuşulmaz.

Naziler Yahudileri sistematik bir şekilde katlederken, sanatkarları, bilim insanlarını, işlerine yarayacak kadar akıllı olan hiçbir yahudiyi öldürmemişlerdir. Katliam sonrasında bu akıllı azınlık birbirleriyle birleşerek çoğalmışlar ve kendileri gibi disiplinli, görece çalışkan bir neslin oluşmasına sebep olmuşlardır. Böyle bir seçilim baskısına maruz kalan her ırk benzer sonuçlar vereceğinden üstün ırk savı kendiliğinden çürümüş olur.

Sonuç olarak, kişiliği ve gelişimi hem genetik hem de çevre etkiler. Fakat aslolan çaresizliğimizdir. Genetik kodlarımızı biz seçmediğimiz gibi, doğduğumuz, büyüdüğümüz çevre üzerinde de hiçbir söz hakkımız yoktur.

Çok çalışmak bir seçimdir fakat azimli bir insan olmak, kalıtımdır. Sanatkar olmak isteyebilirsiniz fakat estetik duygusunun, ilk çocukluk gibi kritik bir gelişim evresinde öğrenilmiş olması gerekir.

Fırsatların en eşit olduğu sistemde bile fırsat eşitliği denen şeyden bahsetmek aslında söz konusu değildir. Genetik mirasımıza, büyütüldüğümüz çevreye, en sonunda yaşadığımız ülkenin şartlarına bile 1. dereceden mahkum olduğumuzu unutmamak gerekir.

Bundandır ki başarıya ulaşmış insanları tanrılaştırmanın da, başarısızlıktan paçasını kurtarmayan insanları düşük insan olarak görmenin de hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Bu düşünceden hareketle kendi hayatımıza ve kişiliğimize daha rasyonel bir bakış açısı geliştirmemiz dileğiyle…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

2 yorum

Yorum Yazın
  1. Çok güzel bir yazı olmuș, emeğine sağlık. Gen Bencildir kitabını anımsattı bana. Genetik üzerine çok fazla ilerleme kaydettiğimiz doğru. Fakat ne kadar ilerlersek ilerleyelim, genler insanları istediği șekle sokmaya devam edecektir. Genetiğimiz üzerine daha da rasyonel düșünce kazanmalıyız..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.