GÜLE GÜLE GİT ÇOCUK

Dağ taş suskun, sadece yaylanın aşağı tarafından sesi gelen dere ve ağaçlara tünemiş küçük kuşların cıvıltısı duyuluyordu. Henüz sabah saatleri olduğundan tepedeki güneş, dün geceki yağmurla ıslanan çimlere ve gürül gürül akan derenin berrak suyuna göz alıcı bir parlaklık katıyordu. Çimlerin ıslaklığını umursamadan bir kaç saattir, neredeyse gün doğumundan beri sonsuzmuş gibi görünen yeşilliğin içinde genç bir adam sırt üstü uzanıyordu. Onu bu haliyle bir gökteki bulutlar, bir de dalları neredeyse göğe uzanan ağaçlara yuva yapmış o küçük kuşlar görebilirdi. Diğer türlü aşağıdan bakan birisi otlar ve ağaçlardan başka şey göremeyecek gibiydi olduğu yerden.

Birazdan genç adam, gözlerini açmasına sebep olan güneşin ışıltısından yüzünü korumak için önce kolunu yüzüne siper etmiş sonra zihninde başlayıp yankısı kulaklarına kadar inen seslere dikkat kesilmişti. Yıllar önce, henüz beş-altı yaşlarında küçük bir çocukken rahmetli dedesiyle beraber sabah ezanına kalkar, dedesi namazını kılana kadar ya sobayı yakmak için kullanılan kömürle sararmış gazete parçalarına resim çizer ya da güneşin doğuşunu cam kenarındaki sedirden seyrederek bir şekilde oyalardı kendini.  Güneş doğduğundaysa şimdi uzandığı bu yeşilliğin arasına inip rüzgârın tatlı esintisini tenine değen ipek bir kumaş gibi hissederek ve derenin sesini ilahi bir müzikmiş gibi dinleyerek  aynen böyle uyuklardı mahmurca. O bunları yaparken yukarıdaki küçük tepeciğin ortasında bulunan ahşap evlerinde babaannesi kahvaltıyı hazırlıyor, dedesiyse evin önünde semaverle çay demliyor olurdu. Sabah için her şey tastamam olunca babaannesi bağırırdı yukarıdan, “Gel buraya sidikli!” diye. Ona sidikli diye hitap etmesinin sebebi sabah güneşinin sidikliye vurduğunu söyleyen şu meşhur atasözüydü. Ama çocuk, sidikli olduğu için değil, o çayırın içine uzanıp dostu olan dağlarla, taşlarla ve o güzel kokulu mor çiçeklerle kendilerinden başka kimsenin bilmediği sessiz bir alfabeyle sohbet ettiği için izin verirdi güneşin yüzüne değmesine. Babaanne bunu hiçbir zaman bilememişti. O yüzden çocuk, ona böyle seslenmesinden nefret eder ve duymazdan gelir, dedesi tatlı dille çağırdığında salına salına giderdi yanlarına. Babaannesini hiç sevememişti zaten. Bu sevgisizlik karşılıklıydı da, babaanne de onu pek sevmezdi. Dedesinin ilk eşi öldükten sonra yeniden bir hayat kurmak için evlendiği bu donuk kadının, bazen mahzun mahzun bakan çocuğa merhamet edesi geliverir, sevgi sözcüğü söylemeden sarı saçlarını okşar ve fazla oyalanmadan o çok önemli ev işlerine dönerdi. 

Öz torunu değildi ya çocuk, kendi kanından, kendi canından değildi ya bir türlü kabullenemezdi onu. Annesiyle babası da o henüz kundakta bir bebekken farklı yerlere çekip gidince bu yaşlı kadın hepten baş belası olarak görmüştü çocuğu. “Eyvah!” demişti o zaman, “Başımıza kaldı bu velet.” Oysa babaannenin ona baktığı söylenemezdi. Zavallı dedesi İhtiyar Ali çekmişti tüm kahrını. 

Bu dünyada annesiz ve babasızsan, seni koşulsuz kabul eden kimse yoksa hayatında, kundaktaki zararsız bebek olsan dahi sokaktaki köpekten farkın kalmazdı. Seni ne insan yerine koyan olurdu ne de dikkate alan. Dikkate alınmazdın çünkü zaten ekmeğini fazlasıyla yediğin bir kapıdan başka bir şey istemeye hak sahibi olarak görülmezdin. Bu küçük çocukta böyle böyle, birileri tarafından itilip kakılarak büyümüştü işte. Sadece dedesi yanında olmuş, bir zaman gelip onunda bu dünyadaki vadesi dolduğunda iyice kimsesizleşmişti çocuk. Dedesi de onu bir başına bıraktıktan sonra yüzüne söylenen kötü sözler ve şahsına yönelik yapılan her şeyin iğnesi daha bir sivriltilmiş, daha bir derinlere batırılır olmuştu zamanla.Büyümüştü işte bir şekilde çocuk. 

Babaanneden duyan duymayan herkesin ona “sidikli” diye seslendiği bu dağ köyünden çekip gitmişti Ben kendi derdime kendim çare bulurum diyebildiği bir yaşta. Hem de annesi ve babası gibi kimseye haber vermeden, ansızın yapmıştı bunu. Hoş, haber verseydi birilerinin umurunda olur muydu orası da bilinmezdi. Ardından sadece iyi dost olduğu bu dağın taşın, bu çiçeklerin ve bu uçsuz bucaksız göğün, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun çocuk?” dediğini duyar gibi olmuştu rüzgârın getirdiği uğultuyla o kadar.  Onlar dışında ne babaanne üzülmüştü gitemesine ne de diğer evlerdeki köylüler yokluğunu fark etmişti. Şansı olsa dağı taşı ve hatta göğü de katlar, cebine koyup öyle giderdi buralardan. Ama bu sadece bir çocuğun ulaşılmaz arzusundan ibaret kalmıştı o zamanlar.

Şimdi bir şekilde başının çaresine bakabilen bir genç adam olan o kimsesiz çocuk, uzandığı yerden ellerinin altındaki ıslak otları çekiştirerek doğruldu ve dikilip tepeciğin üstündeki eski evine baktı. Ev, hatta bir ev değil bütün köy yılların ve bol yağışlı havanın etkisiyle inin cinin top oynadığı bir harabeden ibaretti artık. Babaanne ölmüştü, diğerleriyse teker teker çekip gitmişti buradan. Bomboştu artık bir zamanlar insanlarıyla şen şakrak olan, yolu düşenlerin konakladığı bu yer. 

Az sonra, “Size de kalmamış buralar” diye mırıldandı kendi kendine genç adam, “Oysa zamanında el kadar çocuğu sığdıramamıştınız içinize. Sultan Süleyman’ a kalmamış bu dünya, şu ufacık köy size mi kalacaktı?” Kalmazdı. Ne ev, ne mal ne de mülk hiç bir şey kalmazdı yanında bu dünyadaki ömrün dolmuşsa. Zaten Azrail’ de bakmazdı bunlara, alacağı bir tek candı ne de olsa. 

Durmadı daha fazla birilerini bulurum umuduyla geldiği bu köyde. Tepeciğe doğru tırmandı ve sonra aşağısındaki toprak yoldan şehrin yolunu tuttu. Yürüdü, yürüdü ve yürüdü. Git gide gözden kaybolurken çocukken dostu olan dağ taş, uçsuz bucaksız gök ve türlü çiçekler seslendi ardından, “Güle güle git çocuk! Güle Güle!” Ama bu kez rüzgâr bile taşımadı bu veda cümlesini. Çünkü o da biliyordu ki genç adama güzel şeyler vaad eden yeni yaşamında ruhunu acıtan bu geçmiş zamanlardaki yeri hatırlamayacaktı bile.

Gitti yine. Bu eski köyü dün olarak adlandıracağı geçmişlerde hatırlamamak üzere, ardına bir kez dönüp bakmadan yeni yarınlara gitti sadece.

*****

Umuyorum keyifle okumuşsunuzdur. İyi günler dilerim.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.