Ve işte buradaydım.Varlıkla yokluk arasında, bir boşluğun ortasında, bitmeyen bir mücadelenin tam kalbinde.
Yattığım yer soğuktu. Sertti. Nerede olduğumu, ne halde bulunduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek şey karanlıktı. Gözlerim kapalıydı ama hissedebiliyordum. Kımıldamıyordum… Kımıldayamıyordum.
Zaman zaman sesler duyuyordum. Çoğunlukla tanıdık seslerdi bunlar. Konuşuyorlardı, dertleşiyorlardı, ağlıyorlardı. Benimle…
Hatırladığım son şey sokakta yığıldığım ve gözlerimin kapandığı andı. “Hemşire,” demişlerdi. “Doktor,” diye fısıldamışlardı. Belki hastanedeydim, belki de yalnızca zihnimin kurduğu bir yanılsamanın içindeydim.
Yanılsama…
Ne garip kelime. İnsan hayatı boyunca ne çok yanılsamaya düşüyor. Masum yüreklerde yeşeren çiçekleri yakmak isteyen ne çok alevden çiyan var…
Her insanın canını yakan bir sevdiği olmuştur. Belki olmamıştır, ama olma ihtimali hep vardır.
Kısacası: mümkündür.
Güzel bakışlara aldanırsınız. Bir demet çiçeğe… Belki sadece bir tebessüme.
Ama sana güzel bakan biri, aslında hayalindekine bakıyor olabilir. Gördüğün sadece bir bakıştır. Güzel ama sana ait olmayan bir bakış.
İnsan, hislerle oynama konusunda hayret verici bir ustalığa ulaşabiliyor.
Ama bu sadece bir örnek.
Derken bir ses duydum. Hafif, kısık ve içine konuşan bir sesti bu.
Birkaç ses daha vardı; birinin oturduğunu duyumsadım ama ne kanepeydi ne sandalye. Anlayamadım.
“Tekrardan geldim, yiğidim.”
Yiğidim… Edebiyat hocam.
Lise yıllarında bana hep yetenekli olduğumu, bu yolda yürümemi söylemişti. Yürümedim. Yürümesem de edebiyatı da bırakmadım.
Ben hiçbir zaman kalıplara sığmadım. Yazılarım belki dağınıktı, belki anlaşılmazdı, ama bendendi. Ben farklı bir edebiyattım.
“Sana güzel haberlerim var. Mektubunu ulaştırdım ona. Dışarıda, benden sonra yanına gelecek. Önce ben görmek istedim seni, yiğidim. Birkaç gündür yoktum. Kalk artık be! Yeniden kahvemizi içelim, sabahlara kadar muhabbet edelim. Biliyorum seni. Ne kadar mücadeleci olduğunu. Bizi üzmeyeceğini…”
Bir iç çekiş… Derin ve acı dolu.
Sesindeki titremeyi hissettim, gözyaşlarını duydum.
Devam etti:
“Neyse, daha fazla tutmayayım seni. Sizin konuşacaklarınız vardır. Birazdan gelecek. Kantine kadar gitti… Belki onun sesi uyandırır seni. Uyandırır…”
Kimden bahsettiğini bilmiyordum.
Hocam… Sen, hep yolumu aydınlattın.
Ve şimdi ağlıyorsun. Kocaman bir adam, gözyaşlarıyla…İyi ki seni tanımışım.
“Geldim. Buradayım.”
Ne oturma sesi duydum, ne hocamın kalktığını.
Sadece o sesi…
Ve yüreğim titredi.
Ne çok sevmiştim onu.
Yüreğimdeki ilkbaharı ona yazmıştım.
Sonbahar oldum, hasretinden yaprak döktüm.
Kış oldum, dağlarda türkü…
Yaz oldum, onun uğruna kavruldum.
Yalnızca bir kez görmüştüm onu.
Şimdi de göremiyordum, görmek istiyordum, yalnızca, bir kez daha!
Gözlerim…
Küfrüm sana, gözlerim!
Yazgım… Ne büyük acı verdin bana! Nasıl bir keder bu!
Sesini bilirdim, resmini, bakışlarını… Ama en çok ruhunu tanımıştım.
İnceydi. Değerliydi sözleri.
Az okunmuş ama derin bir romandı o.
Çiçekleri severdi. İki kardeşi vardı.
Babasını ayrı severdi.
Sabahları yatakta kitap okurdu.
Kahveyi çok severdi.
Yarım kalmıştık.
Ama ben hep tamamladım bizi, hayallerimizde.
Her hayalimde daha güzel bir halde…
Şimdi yanımdaydı. Konuşuyordu.
Sesi çok güzeldi, şiir gibi…
Kalkmak, ona sarılmak istiyordum. Ama kalkamıyordum.
“Bana bu kadar değer verebileceğini düşünmemiştim. Hoca ulaştı bana. Konuştuk. Aradan zaman geçti, ama sen benden hiç vazgeçmemişsin. Bunları öğrendiğimde, ne büyük hata yaptığımı fark ettim. Mücadele etmeliydim. Ama ben kestirip attım. Şimdi senden istiyorum. Mücadele et. Geri dön. Senin bana olan hislerine sahip çıkacağım. Yeter ki sen de bunu gör. Lütfen… Lütfen gel. Özür dilerim… Her şey için de öz—”
Ağlıyordu.
Derininde bir çığlık vardı o ağlamanın. Bir isyan, bir yakarış…
Beni ne kadar istediğini hissedebiliyordum.
Ve tüm kalbimle diliyordum:
Bunlar bir yanılsama olmasın.
Ona sımsıkı sarılmak istiyordum.
Ama boşluktaydım.
Koca bir boşluğun ortasında…
Boşluk: Birinci Bölüm
Subscribe
Giriş Yap
Yorum yapmak için giriş yapmalısın
0 Yorum
